Güldüren Diyaloglar

Dün akşam EGS’deki küçük 23 Nisan gösterimizden sonra oğluşumuzun karnı acıktı. Yemek için üst kata çıktık, 2 alternatif sunduk. Hem yemeği hem de ortamı sevdiği için (garson abilerimiz sağolsun) Bay Döner’de döner yemeyi tercih etti. Oturduk çekirdek aile, verdik siparişimizi, bekliyoruz.

Sorular başladı elbet: Orada ne yazıyor, burada ne yazıyor, sürekli okuyoruz.

Deniz: – Ebru, bak oradaki yuvarlağın üzerinde noktalar var. O göz.

(Bay Döner’deki “ö” üzerine konuşuyoruz)

Ebru- Evet Denizcim, gerçekten göze çok benziyor. Harflerden oluşan bir yazı bence. (Öff ya, ne kadar da gerçekçiyiz biz yetişkinler….bırak bir çocuk hayalini yaşasın, yok ille düzeltip, “gerçeklikle” ilişkilendireceğiz…)

Deniz- Hangi harf Ebru o?

Ebru- Öküz’ün “Ö”sü Denizcim!

Ve konuşmanın gerisini devralan Tolga- E yuh yani, Ördek’in Ö’sü deseydin bari!

Ve dakikalarca gülen Deniz ve ben!

“Çalışma” üzerine notlar

Hızlı günleri geride bıraktıktan sonra 2 sabahtır vapur okumalarına devam. Kitabın belki de en iyi paragraflarından biri:

“Çalışma sistemi bir insanın içinde uygun şekilde kaydedilmezse, daha yüksek merkezlerin titreşimlerini alıp iletmek üzere o kişinin içinde doğru bir şekilde gelişemez ve büyüyemez. Şunu anlamalısınız ki, kelimeler ve diyagramlar olarak alındığında, Çalışma’nın kendisinde hiçbir kuvvet yoktur, ancak isteyerek anlaşıldığında kendi varlığı vasıtasıyla Çalışma’nın ilettiklerinde kuvvet vardır. Çünkü Çalışma anlaşıldığında, insanın içinde daha önce sahip olmadığı bir şey biçimlendirir ve böylece onun içinde biçimlendirilen enstrüman -öyle diyelim- o kişinin daha önceden şuurunda olmadığı tesirlere cevap verebilir. İşte insanı değiştiren ve dönüştüren de bu tesirlerdir. Dolayısıyla kişinin, kendi içinde Çalışma’yı canlı tutmasının, Çalışma fikirlerini tekrar tekrar duyup onlar üzerinde düşünmesinin ve onlara göre hareket etmeye çalışmasının ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz. Çünkü günlük yaşamın baskısı ve arzuları yüzünden Çalışma insanın içinde ölürse, onu tekrar uyandırmak çok zor olabilir. İnsanlar kolayca uykuya dalıverirler; ve Çalışma kişinin içinde hep canlı kalacak kadar güçlü duruma gelinceye dek pek çok zaman, çalışma, çaba ve fedakarlık gerektirir; bu yüzden insanlar, onu canlı tutabilen ve görevi bu olan kişilerle teması korumalıdırlar.”

Bugüne kadar 4.Yol ekolu hakkında pek çok şey okuyup, epey bir “Kendini Tanıma” çalışması yaptığını, üstüne üstlük bir de yol aldığını düşenen ey Ben! Daha Yol’un ne kadar da başındasın…

Açılımlar, açılımlar ve açılımlar….birbiri ardına yanan ışıklar, artan farkındalıklar, birbiriyle yeni bağlantılar yapan nöronlar :) Hangi biri yazılmalı ya da yazılabilir mi, anlatılabilir mi?

Başka bir gerçeklik bu. Henüz benim için de flu.

Yaşadığımız fiziki “gerçeklik” ile aslında başka seviyeye ait bir “gerçekliğin arasında” gidip gelmek, insanda karmaşa yaratır gibi görünse de, kendimin bile şaşıp kaldığı bir sadelik, dinginlik ve pozitif enerji getiriyor bana. Bu dünyada materyal olarak hiçbir şeyin veremeyeceği bir tatmin ve huzur duygusu. İlk kez “olduğu” gibi “kabullenme” ve kendiliğinden “şifalanma” durumu. Baktığının “ardını” görebilme, gelen etkiyi şuurlu bir “tepki”ye dönüştürme süreci.

4.Yol ekolünün kurucusu sevgili Gurdjieff, onun öğretilerini “Çalışma” sistematiği içinde derleyen sevgili Ouspenksy ve tüm çalışmaları, kendi üstün yeteneğiyle sentezleyen ve bizimle paylaşan sevgili Maurice Nicoll…Varlıksal minnet duygularımı kabul edin lütfen, her daim duacınızım.

Bir İnsan Kendi “Anlam”ını Nasıl Bulabilir?

“Çalışma” fikri ile hemhal olmuş durumdayım.
Kitap elime ilk geçtiğinde Deniz daha yeni doğmuştu, taa 3.5 yıl önce.
Ne var ki o zaman yaşadığım dönem ve ihtiyaçlarım çok farklıydı. Dolayısıyla bu değerli eser, sadece kitaplıkta yerini almakla hayat bulmuştu evimizde.
Şimdi ise çok farklı. İçimde yaşayan ve büyüyen bir varlık gibi adeta. Her gün doluyorum, her gün doluyorum, bu tesir nasıl dengelenir, nasıl yönlendirilir, nasıl faydalanılır, nasıl paylaşılır ve aktarılabilir, şimdilik bilemiyorum, sadece yaşıyorum, hem şaşkınım, hem MUTLU OLMAK diye ifade edebileceğim haletin çok çok farklı bir skalasındayım sanki…Dikeyde bir hareket; yükseldikçe aldığın enerji de artıyor…Evren, İnsan, Yaratılış, Hayat, Yıldızlar, Tesirler, Zaman, Merkezler…. “Bilgi bir enerjidir, bir tohumdur” derdi E.A. Bir kez daha Zaman’ın Ötesine uzanıp, ne demek istediğini şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum…

“Çalışma’nın bakış açısından herkes dünyaya öğrenmek için bir ders ile, kendisi hakkında yerine getireceği bir görev ile doğar ve bunu görmeye başlamazsa, yaşamı gerçekten anlamsızlaşır. Tamamen unuttuğumuz bir şeyi hatırlamak zorundayız. Yaşam çok kısadır; yaşamda kendimizi çok erken kaybederiz. Sürüklenmeyin. Kendinizi yakalayın ve sorun: ‘Ben ne yapıyorum? Nereye gidiyorum?’ Çok geç olmadan önce yapmanız gereken şeyi düşünün; üzerinde çalışmak açısından neyin sizin için önemli olduğunu düşünün. Herkes kendi içinde üzerinde çalışması gereken şeyi, bu hayatı yaşamak için gerekli olan kendi sebebini ayırt etmelidir. İnsan bu gezegene içsel bir görevle doğar ve yaşam öylesine düzenlenmiştir ki insan kendisini ve kendi anlamını sadece yaşam vasıtasıyla bulamaz, ancak bu içsel görevin ne olduğunu görmek yoluyla bulabilir. Çalışma der ki, herkes kendi görevi açısından tam olarak en iyi şartlara doğmuştur ve en iyi şartların içindedir; ve bir insan Çalışma ile karşılaşırsa eğer onun şartları, çalışma amacı için en iyisidir. Fakat tabii ki herkes, eğer başka şartlar içinde olsaydı her şey çok kolay olurdu, diye düşünür. Durum böyle değildir. Doğum kader’dir, kaza değildir ve bütün alınyazısı kişinin kendisi ile ve olası tekamülü ile tamamlanmalıdır. Kişi, kendini içinde bulduğu şartlara karşı çalışmalıdır. Yoksul doğmak zorluklara yol açar ve zengin doğmak da zorluklara yol açar. Yaşam her zaman beklediğimizden farklı olarak devam eder ve sanki her şey çapraz gider. Eğer yaşamın kendisi amaç olsaydı, durum bu olmazdı. Fakat bizim ve diğer tüm insanların anlamak ve dönüştürmek için bir başlıca özelliğe sahip olduğumuz bakış açısından bakarak kendi yaşamlarımızı düşündüğümüzde, var olmanın tüm anlamı değişir.”

“İnsanlar sık sık Çalışma’yı samimi olarak hissederler fakat asla kendilerinde fark ettikleri bir şeyden başlamayı ve onun üzerinde çalışmayı samimi olarak düşünmezler. Her şeyi birlikte ve hiçbir şey ödemeden isterler.”

İzmir’de Kar!

Kesinlikle tarihe not düşmek lazım!

Gözlerime inanamadım…Hava ne kadar da puslu bugün diyorum kendi kendime…Saat 7.30 civarları.
Kargo bokunu yemeden uyanıp, saat 7 gibi tekrar uykuya teslim olan minik kuşumun yanında gözlerimi açtığımda ilk fark ettiklerimdi bunlar. Sonra perdeyi aralayıp o sisin uçuşan kar taneleri olduğunu görünce resmen fırladım yataktan!

Eh, bilmem kaç yılda bir böyle bir doğa olayına tanık olunca yaşadığımız şehirde, görgüsüzlük oluyor ister istemez, yapacak bir şey yok, hoşgörülecek çok şey var!

Ne sevinç ne sevinç! Deniz’e “kalk annecim, kar yağıyor diyorum”, sarsıyorum çocuğu o heyecanla, “yok ben uyucam” diyor. Cins cins….Daha geçenlerde yağmur yağarken ne zaman kardan adam yapacağız diyen başka biriydi sanki…

Elimde fotoğraf makinesi, bir o cama, bir bu cama koşuyorum evin içinde, lakin o kadar minik ve o kadar hızla savrulup dağılıyorlar ki havada, objektifin yakaladıklarını ekranda görmeniz mümkün değil!

Yok böyle olmaz dedim, attım kendimi aşağıya atkı, bere, eldiven ne varsa sarınıp. Zira hava -2 dereceydi. Sanırım bir rekordur İzmir’de…

Çok kısa bir sürede, o kristal berraklığındaki kar taneleri kocaman dolu taneleri boyutuna ulaşıp, ağaçların, arabaların, çimlerin, çatıların….ona zemin sunan ne varsa her yerin üzerini bembeyaz bir örtüyle kaplayarak, tertemiz bir gün armağan ettiler bize. Bir kez daha şaştık aslında doğanın kendi içinde nasıl da büyük sürprizler saklayabildiğine..o anlatılamaz yaşanır güzelliğe… Yaratıcı’nın ustalığına, hiçbir insan zihni ve elinin ulaşamayacağı görsel şölene…

Vapuru es geçip, bir otobüs yolculuğu armağan ettim kendime daha çok kar ve daha çok mutlu insan manzaraları görebilmek adına.

Zira en küçüğünden en büyüğüne kadar herkes ÇOCUK oldu dün İzmir’de…O eğlence, o coşku, o heyecan, o ışık…hakikaten günümüze farklı bir güzellik kattın sevgili KAR.
Herkesin yüzünde kocaman gülümsemeler, kime baksanız gülümsüyor, kime baksanız karın mutluluğunu yaşıyor ve o enerjiyi aktarıyor birbirine…

Bu bile yetti, bu bile…

Tek üzüldüğüm çocuğumla bu coşkuyu birlikte yaşayamamak oldu…onunla kardan adam yapıp, kar topu oynamanın hayallerini kuruyorduk oysa nicedir.
Belki izin verirler iş yerinden, “hadi gidin evinize, yaşayın bugünü gönlünüzce sevdiklerinizle”derler diye bekledim ama nafile. Eski patronumuz olsa sevgili Bay Miloviç’imiz, babamız, kesinlikle derdi, biliyoruz…gidin ve bugünü doyasıya yaşayın derdi..
Bunların akılları, fikirleri iş iş iş!

Annem çıkardı Deniz’i elbette dışarı…Zaten bizim parklar çoluk çocuk doluymuş…Pek bir coşup eğlenmişler ama bir adet eldiveni bile olmadığı için çocuğumun, elleri çok üşümüş. Akşam anlatıyordu bana, “Ebru dışarısı çok soğuktu bugün. Ellerim dondu, bak…” diye. Hakikaten karın soğuğundan sanırım, yanmış elleri, kırmızı kırmızıydı…”Ne güzel işte dedim, sana hiç unutmayacağın bir hatıra Denizcim.”

Bunlar da cep telefonumdan kar manzaraları…

İzmir’de Sonbahar

İlk kez bu sene İzmir’de “Sonbahar” ve onun beraberinde getirdiği güzellikleri içimize çekerek yaşıyoruz.
Tabii bu tamamen kişisel bir yorum olarak da değerlendirilebilir zira şehir dışında yaşayan pek çok insan için ne kadar da doğaldır dağları, bayırları, küçük bahçeleri kaplayan sarı kızıl yeşil renk cümbüşünü görmek ve doğanın bereketini solumak…tam bir görsel şölen…gözlerimi kapıyorum, bir verandada elimde sıcacık çayım, önümde uzayıp giden sonsuz vadiye bakıp, “Tanrım, bu nasıl bir şey böyle? Bu renk geçişleri nasıl bu kadar güzel olabiliyor? Yaprak dokularındaki damarlar nasıl bu kadar kırılgan, nasıl bu kadar ince sesli olabiliyor? Ağaçlar nasıl böyle kendiliğinden bir döngüyle tüm yapraklarını bir bir döküp yenilenebiliyor? Bu nasıl bir düzendir böyle?” şeklinde Doğa’ya ve doğadaki düzene hayranlığımı bir kez daha haykırıyorum, bir kez daha!

Ne kadar küçük, ne kadar karanlık, ne kadar otomat ve ne kadar izole hayatlar yaşıyoruz biz şehir insanları böyle.
Daralıyorum, bunalıyorum, isyan ediyorum, bu döngüyü kırıp çıkmaya çabalıyorum, bazen beceriyorum ama sonra bir bakıyorum ki, tekrardan bu sahte düzenin adamı haline gelmiş durumdayım! Tekrar bir up hareketiyle yükseliyorum ve mümkün olduğunca bu farkındalıkla yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorum kendimi ve en azından çekirdek ailemi…

İzmir’de havaların bahar tadında gitmesinden istifade, tüm haftasonumuzu açık havada, parkların, bahçelerin, yakın çevredeki küçük ormanlık alanların içinde geçirmeye çabalıyoruz. Yaşadığımız sitenin çevre düzenlemesi bile doğadan küçük soluklar almamıza fırsat tanıyor çok şükür. Geçtiğimiz Cumartesi Deniz ile bir sonbahar etkinliği gerçekleştirdik. İkimiz de fotoğraf makinalarımızı astık boynumuza, sandviç ve içeceklerimizi çantamıza atıp, düştük yollara küçük adımlarla. Sararan yapraklarıyla küçük parkımızda bir halı oluşturan çınar ağacımızı ziyaret ettik önce. Yaprakların rengi hakkında konuştuk. Mevsimleri anlattım basitçe küçük prensime. Yapraklar üzerinde koşuşturduk, toplayıp havaya savurduk, ağaçları sallayıp yaprak yağmurunun altına sığındık, bizimle birlikte yaprakların üzerinde kovalamaca oynayan küçük kediyi sevdik, taşlar toplayıp şekillerini bulmaya çalıştık, -hatta eve getirip suluboya bile yaptık bu taşlar üzerine- havuzlu parkta mola verip öğle yemeğimizi yedik, biraz oyuncaklarda oyalandık, sonra deniz kıyısına çıktık, kayıkların pervanelerini ve isimlerini inceledik, karabatak ve martıları besledik, yakalamaç oynadık…çok keyifli bir gündü, o kadar mutlu oldu, o kadar hoşuna gitti ki bu küçük gezi Deniz’in, ertesi gün Tolga’yı da katarak etkinliğimize yine vurduk kendimizi sahile. Bu sefer Tolga olduğu için ben biraz izinliydim, oturdum toprağa, yasladım sırtımı koca bir ağacın gövdesine, çevirdim yüzümü güneşe, epey bir süre bölünmeden kitabımı okudum. Sonra da top peşinde koşmaktan yanakları al al olmuş sarı bir kuş kondu kucağıma da, “gerçek” dünyaya döndüm…Kısa bir yemek faslından sonra güneşte mayışan küçük prensim pusetinde uyuya kaldı. Fırsat bu fırsat, tam 1 saat 20 dakika hiç durmadan deniz kıyısından yürüdük Tolga’yla eski günlerdeki gibi…O puseti sürdü, ben kitap okudum ona çocuk dünyası ve çocuk gelişimiyle ilgili…Yayınevini kapattıklarından beri kitaplardan epey uzaklaştı, üzülüyorum, keşke bir imkanım olsa da, şu yayınevi işini bir toparlayabilsem. Neyse, bakalım, her şeyin bir zamanı var…

Geçtiğimiz haftasonu, zaman tünelinden çalınmış kısa metrajlı bir film gibiydi. Şahaneydi, hepimize çok iyi geldi. Pazartesi Deniz’in ilk işi, anneannesini ve fotoğraf makinesini alıp, yine sonbahar gezisine çıkmak olmuş…
Bu haftasonu için de başka planlarım var, yeter ki kapalı yerlere girmeyelim, yeter ki dağda bayırda parkta, yeşilliklerin arasında olabilelim.

Hızlı hareketlerle çekilmiş fotoğraf karelerinden kesitler

Haftanın Sloganı

Cook something
Sing something
Make something
Sew something
Build something
BUY NOTHING!

Sevdim bunu!

Kısa ve Güzel Rehberlikler

Dün bir arkadaşım kısa ama güzel rehberlikler sunan küçük bir mail gönderdi bana. Hemen print edip mutfak bankoma yapıştırdım gözümün önünde dursun, sık sık okuyabileyim, zaman zaman yitirdiğim “hayata dair inançlarımı” tekrar tekrar hatırlayabileyim diye. Gerçi bir süre sonra göz görmez oluyor bu tarz notları ama bu başka, gerçekten başka…Bunları okuyup da üzerinde düşünmemek ya da etkilenmemek mümkün değil. Hepsini yazmam söz konusu olamasa da, bazılarını buraya not almak istiyorum hep birlikte tekrar tekrar okuyabilelim diye….

Şüphede kalma, ikinci bir adım daha at!
Hayat, nefrete harcayacak kadar uzun değil!
Geçmişinle barış ki, bugününün içine etmesin.
Hayatını başkaları ile mukayese etme, ötekilerin neler çektiğini bilmiyorsun.
Derin bir nefes al, kafanı sakinleştir.
Güzel ve yararlı olmayan, seni mutlu etmeyen her şeyi çöpe at! Düşünce kalıpların da dahil.
Her ne yaşıyorsan, seni öldürmediği müddetçe, güçlü kılar.
HAYATTA SEVDİĞİN HER NE İSE, PEŞİNDEN GİDERKEN ASLA “HAYIR” sözcüğünü cevap olarak kabul etme!
Mutluluğun için senden başka sorumlu yoktur!
Her yaşadığın felaketin ardından kendine şu soruyu sor: “Beş yıl sonra bunun benim için ne önemi olacak?”
Daima yaşamı seç!
Herkesi, her şeyi affet!
Zaman, her imkana sahip…Zaman tanı!
Durum ne kadar iyi veya kötü olursa olsun, değişecektir…
Mucizelere inan!
Hayatı denetlemeyi bırak! Öne çık, kendi hayatını kendin yarat!
Çocuklarınızın, yaşayacak başka çocukluk dönemi yok!
Sonuçta gerçekten önemli olan sevmiş olmandır.
Her gün dışarı çık…Mucizeler her yerde seni bekler!
Dertlerimizi bir torbaya doldurup, milletinkilerle birarada görsek, bizimkileri geri toplardık…
Kıskançlık zaman kaybıdır. Zaten ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz…
Her şeyin en iyisini daha yaşamadın!
Yol ver!

Bir Umut Yazısı

Ailecek zorlu zamanların içinden geçtiğimiz ve türlü şekillerde kendimi ayakta tutarak daha da güçlenmeye çalıştığım bir dönemde, Nihan‘ın yazısı ve yağmurun ardından olanca canlılığıyla bana “Merhaba” diyen Gökkuşağı kocaman bir UMUT armağan etti bugün günüme…

“Somewhere over the rainbow”u hatırlayarak gülümseyebildim yine :)

İşte hayat böyle bir şey. Bir yönden bir etki geliyor, olanca kuvvetiyle vurup, bir medcezir edasıyla yavaşca çekiliyor ruhunda, yüreğinde, bilinçaltı ve bedeninde izi kolay kolay silinmeyen yaralar bırakarak…

Diğer yandan, kapkaranlık gökyüzünde bir anda seni tekrar hayatın doğasına aşık eden ve “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim” dedirten renk geçişleriyle gökkuşağı çıkıp, alıveriyor o hüznünü yerine bol tomurcuklu Umut taneleri bırakarak…

Bir arkadaşım çocuğu ile birlikte yaşadığı gelişim dönemlerini anlatıyor mutlulukla. Evlerindeki sıcak ortamı düşünüp hemen gülümsüyorum, o minik yavrucağın yaşadığı huzur ve mutluluğu o kadar iyi biliyorum ki çünkü. İşte diyorum, işte, asıl hayat bu, bir Çocuğun gözlerine bak ve sakın pes etme!

Deniz&Can – Ebru&Nihan Yalıkavak Birlikteliğimize Ait Kısa Notlar

Bazen çok üzülüyorum hatıraları, özellikle çocuklarla ilgili olanları, buraya daha sık, daha güncel kaydedemediğime. Deniz ile ilgili öyle çok şey var ki son zamanlarda mutlaka “kayıt” altına alınması gereken, ama olmuyor işte… Halbuki ona bırakacağım en büyük hediye çocukluğuyla ilgili hatıraları olacak, biliyorum, benim gibi hatırlamak için habire bilinçaltı yolculuklar yapmasına gerek kalmasın diye :)

Neyse, bir gittik, pir geldik misali, 2 kadın ve 2 erkek çocuğuyla olan 6 günlük “tatil” maceramızı, büyük tecrübeler eşliğinde, derin şuurumuzda derin izler bırakarak tamamladık.

Cuma akşamı Tolga bizi almaya geldiğinde perişan vaziyetteydim, saç & baş dağılmış, üst & baş leş gibi, bir yandan üstümden düşen şortu çekmeye çabalarken, bir elimde Deniz, diğer elimde valiz, koca bir torbada meşhur deniz kabukları alışverişlerim, açlıktan zır zır öten midemle…evim evim güzel evim’e ulaştık nihayet.

Bu birlikteliği Nihan ile çok arzulamıştık, zira çocuklar ilk kez biraraya geleceklerdi, büyük beklentilerimiz yoktu iyi anlaşacaklar, iyi oynayacaklar, arıza çıkarmayacaklar, biz de iki arkadaş baş başa bol bol sohbet edebileceğiz diye. Onları izlemek bize yetecekti zira. Biz de böylece ideallerimizde paylaştığımız annelik modellerimizin uygulamalarını görecektik birlikte. Daha ne olsun!

İyi ki de dedik böyle beklentilerimiz yoktu, zira iki arkadaş ancak (1) gece, o da sağolsun bir türlü kökünü kurutmayı beceremediğimiz sivrisineklerin saldırısı sayesinde, sabahlayabildik. Bir öğlen de çocuklar sızmışken, balkonda “lafladık” biraz. Geri kalan bütün An’lar, çocuklarla birlikte bilimum eğlenceli amelelik işleri yaparak geçti. Can’ın denize düşen terliklerini kurtarma operasyonları, havuz kenarında güneşlenen insanların arasına işeyen oğlumun çişlerini çaktırmadan temizleme çabaları, bir çocuk, bir yetişkin havuzu arasında gidip gelmekten sızlayan bacaklar, oyuncak & kitap & kalem & dolmuşta pencere kenarına oturma kavgaları, sitenin yokuşlarında koşma yarışları sonucunda oluşan yaralanmaları şefkatle tedavi operasyonları, zıvanadan çıkan sivrisinek avlama cambazlıkları, bir bağırış bir çığlık, ardından gelen ağlama krizlerini “manage” etme çabalarımız, buna rağmen yılmadan, gün aşırı, 2 dolmuş seyahatiyle gerçekleştirdiğimiz Yalıkavak ve Bodrum gezilerimiz, hem bizde hem de çocuklarda hakikaten güzel hatıralar bırakarak sonlandı.

(Burada uzun bir parantez açıyor ve özellikle belirtmek istiyorum ki, Çocukların gelişim evrelerinin özelliklerini bilmek, büyüklerimizin “tatili zehir etti bana” ya da “çocukla tatile çıkılmaz” yakınmalarını kökten çürütüyor ve 3 yaşlarında bir çocukla yapılacak tatil perspektifini “bireysel keyif” anlarından çıkarıp, “çocuğunla birlikte geliştiğin ve değiştiğin” başka bir boyuta taşıyor. Buradan Paktuna Teyzeme bu bakışı bize kazandırdığı için teşekkürü borç biliyorum)

Yine de Nihan’a olası başka bir “tatil” için bıraktığım not aynen şöyle oldu:
Seneye, çocuklarla birlikte bir tatil, ancak (3) gün, kocalarla birlikte ve tam pansiyon olmak şartıyla kabulümdür :)

Bizim iki kafadarın ilk günkü buluşmalarından sevgi dolu kareler… Diğer günler bir saat oynadılarsa gün boyu kavga edebildiler :)

İçinde Yaşam Olmayan Evler

Yaşadığımız sitede, müstakil, tek ya da çift katlı, önünde & arkasında kocaman bahçeleri olan, kışın bile bu bahçelerinden rengarenk çiçekleri eksik olmayan şahane evler var. Bu evlerin içindeki yaşamları düşünmek, yemyeşil çim bahçelerini hayran hayran izlemek ve o bahçelerin içinde kendimizi hayal etmek, beni her zaman büyülemiştir. Geçtiğimiz kış balkonlarına öyle bir Noel ağaçları kurdular ki, Deniz ile aramızda hangisi daha süslü, hangisinin yıldızı fazla, hangisinin ışıkları daha parlak yarışmaları bile düzenlemiştik….Pazar sabahları site içinde yürüyüş yaparken, sıcacık balkonlarında kahvaltı edip gazete okuyan ev sakinlerini gördükçe, ah diyordum ah, bu bahçelerin keyfine baharda ve yazın hiç doyum olmaz. Çiçeklerin arasında, çimenlerin üzerinde yapılacak taze sabah kahvaltıları, yalın ayak yapılacak bahçe bakımları, ekilecek yeni çiçekler, yıkanacak verandalar, kuytu bir köşede çekilecek kısa öğle uykuları, akşamüzeri beş çayları…bir de kendimizi yerleştiriyordum bu dekorun içine. İflah olmaz bir hayalperestim bu konuda, ne yapayım!

Lakin, bahar geldi geçti, yaz bitiyor, yaşadım ve hayretle görüyorum ki, bu evlerin neredeyse hiçbirinde görmeyi “arzuladığım” bu manzaralarla karşılaşamadım! Yüzde 99′unun panjurları kapalı, kapıları kilitli, bahçeleri büyük bir ıssızlığa terk edilmiş durumda.
Nerede bu güzel evlerin insanları, nerede yaşamları demiştim Tolga’ya kaç ay önce birlikte yürürken. “Bu kadar saf olma, burada böyle evi olan insanın, mutlaka ki yazlığı da vardır.” demişti. Doğru, peki ama bir güzel bahar boyunca neredeydi bu insanlar? Neden birkaçını bile bahçesini kendi sularken, çiçeklerine bakım yaparken, toprağını havalandırırken, arkadaşla & dostla & akrabayla o güzel bahçede zevkli bir sofrayı paylaşırken görmedik? Neden o güzel verandalarında oturup gördükleri güzellikleri içine çeken mutlu ve huzurlu yüzlerle karşılaşmadık? Neden kapılarını açıp hafif bir rüzgarla perdelerinin havalanmasına izin vermiyorlar? Neden çocuklar yok bu bahçelerde? Ses yok, ışık yok, hareket yok…hayat daha ziyade dondurulmuş bir film karesi gibi! Maketi yapılıp büfe üzerine konan ama dokunulmasına izin verilmeyen süs objesi gibi!
Elbette insanlar “benim hayallerimi” gerçekleştirmek üzere yaşamıyorlar ama kardeşim hiç mi yaşanmaz bunca güzellik, hiç mi tadına varılmaz, hiç mi doya doya içine çekilmez???

İçinde yaşam olmayan bu evleri sevmiyorum ben.
Soğudum resmen, hemen B planını devreye soktum.
Madem onlar yok, ben hayallerimi gerçekleştireyim bari dedim…
Sitenin güvenlik görevlileriyle aram iyi, onlardan müsade isteyip hemen bir misilleme yapacağım bu bahçelere yarın sabah. Çiçekleri sulayıp, bahçeyi yıkayacağım en azından.
Eh, bir çay da ikram ederler bizim güvenlik görevlileri.
Bir biz yaşayalım bakalım bu güzellikleri…