20.Temmuz.2015
Dediğim her an, derin mi derin bir iç sızıntısı…geçmek bilmeyen, kendiyle çarpılıp çoğalan, sürekli kanayan bir yara…
Deme.
20.Temmuz.2015
Dediğim her an, derin mi derin bir iç sızıntısı…geçmek bilmeyen, kendiyle çarpılıp çoğalan, sürekli kanayan bir yara…
Deme.
03.07.2014
Özel okullara, özel üniversitelere milyarlar sayıp, pırıl pırıl dersliklerde, Oxford kalitesinde defter ve kitaplarla eğitim verdiğimizi sandığımız çocuklarımız, gerçek dünya deneyimi hakkında ne öğreniyorlar acaba?
Henry David Thoreau, “Doğal Yaşam ve Başkaldırı”da tam da beni 12′den vuran pek çok gerçeği çarpıcı biçimde ifade ediyor…
“Gençler yaşam deneyine hemen ve şimdi girişmezse yaşamayı nasıl daha iyi öğrenebilirler? Bana göre deneyim, zihinlerini matematikten daha iyi çalıştıracaktır.Mesela bir gencin, sanat ve bilim hakkında bir şeyler öğrenmesini istesem, yaygın olan yolu izleyip yaşama sanatı dışında her şeyin öğretildiği bir öğretim kurumuna göndermezdim; evreni bir teleskop veya mikroskopla inceleyecek fakat kendi gözüyle asla göremeyecek; kimya çalışacak ama ekmeğinin nasıl yapıldığını bilemeyecek; mekanik çalışacak ama nasıl para kazanıldığını öğrenmeyecek; Neptün’ün yeni uydularını keşfedecek fakat gözlerinin içindeki toz zerreciğinin ya da kendisinin serseri bir uydu olduğunun farkına bile varmayacak…Hangisi bir ayın sonunda daha büyük gelişme göstermiş olurdu; çakısını kendi çıkarıp eriterek ayrıştırdığı madenden yapan ve bunun için gereken bilgileri okumuş olan mı, yoksa enstitüde metalürji derslerine devam edip bu arada babasından Rodgers marka bir çakı hediye almış olan mı? Hangisinin parmaklarını kesmesi daha mümkün?”
Eğitim felsefesi ve içeriğinin bu kadar ayaklar altına alındığı, değersizleştirildiği, amacın tamamen maddi kazanca dönüştürüldüğü ve ne üzücü ki ebeveynlerin de sorgusuz sualsiz her türlü şartlanmayı kabullendiği böyle bir zaman diliminde, ÇOCUĞUM nerede, ÇOCUĞUM ne durumda? Çocuğum akıp giden doğa düzeninin ne kadar farkında? Doğa’nın, Varoluş’un, Yaratılış’ın bir parçası olduğunun, her şeyin büyük bir yardımlaşma ve dayanışma içinde sevgi ve şefkatle birbirine dönüştüğünün ne kadar farkında? Yağmur suyunun tadını soruyor mu? Düştüğünde dizinde oluşan yaranın acısını biliyor mu? Eline kıymık batıyor mu? Kurabiye hamuru yoğurup, parmaklarını yalıyor mu? Koşuyor mu, zıplıyor mu, kan ter içinde kalıyor mu, saklambaç oynarken sobelenme heyecanını yaşıyor mu? Kedileri kucaklıyor mu? Çiçek kokluyor mu?
Soracak soru çok ama gördüğüm cevaplar gerçekten içimi acıtıyor!
Bu çocuklardan çaldığımız o kadar çok şey var ki…
Geçip giden çocukluk bir daha yaşanmıyor, biliyoruz, üstelik sağlıksız geçen bir çocukluk döneminin yetişkinlikte yarattığı arazlar da cabası..
Öyleyse nedir derdimiz? Nedir bu yarış? Nedir bu hırs? Kim, kiminle, neyin derdinde?
Gerçekten anlayamıyorum, gerçekten…
Yaklaşık iki hafta önce evimizin etrafından inşa edilen modern bir kolej binasıyla karşılaşma gafletinde bulundum. Yedi katlı “apartman binasının” bahçesi bile yoktu!
Bu çocuklar teneffüste nereye çıkıyorlar? Nerede oksijen alıp, nerede koşturuyorlar diye sorgularken öğrendim ki yemekhaneleri yeraltındaymış!
Ve bu okul, ebeveynlerin çocuklarını vermek için sıraya girdiği bir okuldu!
Ne acı, ne acı…
Haftasonlarımızı Deniz ile mümkün olduğunca dışarıda, deniz kenarında, balıkçı teknelerinin arasında, ahtapot, mercan, midye…tanıyıp, balıkçılarla sohbet ederek, pelikan ve kedileri balıklarla besleyerek, geniş yeşil alanlarda top oynayarak, deniz kenarında bisiklet ve kaykaya binip, günbatımını izleyerek geçirmeye çalışıyoruz…o kadar keyif alıyoruz ki, bir kitap ya da dvd almak için girdiğimiz avm’lerdeki kitapçı dükkanlarından bile koşar ayak çıkıyoruz…
İki hafta önce Homeros Vadisi’nde kendi çapımızda bir tırmanma deneyimi yaşadık…Deniz’in performansına, içinden taşıp gelen azme ve isteğe şapka çıkardık! Çamura battıkça, ıslandıkça, kayıp düştükçe, gözlerinden ve yanaklarından taşan ışığa şükrettik…bir kez daha anladık ki bu çocukların yeri dört duvarla çevrili modern apartman dairelerimiz değil, Doğa’nın kendisi! Dağ, tepe, deniz, vadi…
Hayatın her aşamasının bizleri zorladığı bu dönemde öncelikle çocuklarımızın ve elbette bizlerin, geldiğimiz yere, Tabiat’a, Doğa’ya, Öz’ümüze dönmeye daha çok ihtiyacımız var…lütfen biraz geriye çekilelim, lütfen, çocukluklarını zamanında yaşamaları için çocuklarımıza biraz daha imkan verelim…
Uzun bir zaman diliminden sonra iki kız kuzeni ile buluşacak olan oğlumdan kısa bir diyalog:
- Biraz arabada yalnız oturmak istiyorum. Karnım ağrıyor.
- Peki Denizcim. Karnının ağrısı geçtiği zaman kızlar ve ben seni bekliyor olacağız.
- Kendi kendimle kalınca geçiyor, biliyorum.
7-8 dakika sonra yanımızdaydı. Kimbilir kendi iç dünyasında neler düşündü, neler hissetti?
Büyüyorsun, bir tanem benim…
Seni çok seviyorum…
Ve bu anları hiç unutmak istemiyorum.
Bu muhteşem kadın, ailesi ve fotoğraflarıyla tanışmadıysanız, hiç vakit kaybetmeden web sitesini ziyaret edin…edin ki gününüz bu fotoğraflardaki dinamizm, renk, sevgi ve IŞIK ile aydınlansın!
www.rebeccazellerphotography.com
Ahh bir Türkiye’ye gelse, ne yapar, ne eder, mutlaka ailecek bir günümüzü fotoğraflamasını çok ama çok isterim…”herkes her işi yapamaz” çok önemli bir ilkedir benim için, bu kadın bu işi hem çok iyi hem çok severek hem de bambaşka bir vizyon ile yapıyor. Hakikaten çok iyi bir vizörü var. Sayesinde İskandinavların hastası oldum! Zerafet desen onlarda, doğallık desen onlarda, sıcakkanlılık, uyum, bütünlük, güzellik, alçakgönüllülük, iyi fizik…hayata dair bir sürü pozitif unsur hepsi birarada! Boşuna değil huzur ve refahın en çok bu ülkelerde görülmesi…Kadının müthiş tatlı iki çocuğu var, şimdi üçüncüye hamile! Hayranım ayrıca doğurganlıklarına da…ben 35 yaşında ancak bir tane doğurabildim, bunlar 40′ından sonra üçüncüye de yelken açıyorlar, hem de büyük bir istek ve sevgi ile…Elbette içinde yaşadıkları kültür ve sosyal imkanlar bizimkilerle karşılaştırılamaz! Benim ülkemde kadınlar ve çocuklar halen bu kadar eziliyorken, fazla bir şey söyleyemiyorum, içim acıyor zira:(
Her günümü bu siteyi açıp çocuk ve aile fotoğraflarına bakmadan geçiremez oldum. Hatta bu kadın sayesinde ayak fetişisti bile oldum diyebilirim:) Bir insan bu kadar güzel mi çocuk ayağı fotoğraflayabilir…ya da bir ayak fotoğrafıyla SEVGİ’yi bu kadar mı güzel aktarabilir?
O çocukların saçları, kıyafetleri, çamurlu ayakkabıları, yüzlerindeki mimikler, bakışlarındaki ifadeler, tebessümler, saçlarındaki tokalar, kucaklarındaki kitaplar, çoraplarındaki kirler, aktivitelerindeki minik parmaklar, kuzenler, kardeşler, arkadaşlar, çiftlerin birbirlerine bakışlarındaki ilgi ve sevgi, parmaklardaki zerafet…hep birlikte olmaktan duyulan mutluluk ve yansımaları…Güzel insanlar bu İskandinavlar; hayatı güzel yaşayıp, güzel yansıtıyorlar!
Ben de Rebecca Zeller’in bu muhteşem fotoğraflarını enerji transformasyonu yapmada kullanır oldum. Resmen bu fotoğraflardan enerji çalıyorum! O çocuklara ve ailelere baktıkça kendimi daha iyi hissediyor, daha umut dolu oluyorum ”geleceğe” dair. Kendi sığ ve kısıtlı vizörümden kurtulup, çocukların yüzlerindeki ifadelere, mimiklere daha kolay adapte oluyor ve her geçen gün onları daha çok seviyorum…
Çocuklar çok güzel varlıklar! Çok kıymetliler! Onlara da kendimize de çok iyi bakalım!
Ve koşulsuzca SEVELİM!
Benim anasına çeken protest oğlum! Bir tanem! Sarı civcivim! Le petit Prensim! Ospiriğim! Her şeyim! Dünya Zaman’ıyla 4 yaşını bitirip, 5′in yolunu tuttuğun ilk günün bugün! Bizimle olduğun, her günümüze yeni güzellikler, yeni komiklikler katıp, bizi, gerçek, karşılıksız “Sevgi” ile tanıştırdığın için sana minnettarız! Seninle bir “Bütün” olmayı deneyimlerken, ”Bütün” içinde “bireysel” rol modelleri olmaya çalışıyoruz aynı zamanda. Aslında bizim yaptığımız bir şey yok. Sen her gelen yeni günde, içinde var olan eşsiz kaynaktan muazzam sahneler sunarak, biraz daha biraz daha büyütüyorsun bizi…
Yeni yaşın yeni güzellikler getirsin sana! Kendi öz’ünle bağlantını yitirmeden, Düş’lerinin peşinden yürüdüğün, hatta yeni Düş’ler besleyebildiğin bir yıl olsun! Her zaman yanındayız, her zaman Seni Çok Seviyoruz…Biliyorum, yıllar geçse de, aramıza fiziki mesafeler girse de, geceleri kulağına fısıldadığım sevgi sözcüklerimiz daima seninle olacak…
Seni çok seviyoruz bir tanem
Annen & Baban
Sanırım konu üzerine düşünmeye devam etmem gerekiyor zira ardı ardına bazı manzaralara denk getiriliyor ya da sürekli konuyla ilgili bir şeylere rastlıyorum…demek ki daha irdelenecek çok şey var…Bakalım neler çıkacak?
1. Açıkçası bazen 4 yaşındaki çocuğumun mutlu çocukluğunu izlerken, bazen de ”allah allah, geç mi kalıyoruz?” endişesi içine sürüklenmiş bulabiliyorum kendimi. Toplu ipnozun etkisi elbet. Çevremdeki pek çok arkadaşım anaokulundaki çocuklarının sular seller gibi İngilizce konuştuğunu, sayıları 1′den 50′ye kadar jet gibi saydıklarını, önlerine konan puzzelları gözü kapalı yaptıklarını anlatırken, kaydırağın tepesinden ters kayan, yürümeyen sürekli koşan, sümüklüböcekleri ameliyat eden, bir tekne ya da bir araba motorunun nasıl çalıştığını bizden iyi bilen çocuğum gözümün önüne gelince afallıyorum elbet. Sonra “pardon ama geç kaldığın tam olarak nedir?” sorusu dikiliyor karşıma. Gülümsüyorum hemen, gevşiyorum…Hiçbir zaman bu yarışın içinde olmayacağız. Çocuğum çocukluk dönemini doyasıya yaşayacak ve sağlıklı bir doyuma ulaştıktan sonra bir başka dönem başlayacak, biliyorum diyorum. Bu bilgiye güveniyorum çünkü gerçekten işliyor. Çocuğuma güveniyorum çünkü o da bunu biliyor, benim ona duyduğum güven, içinde zaten var olan bilginin kesintisizce yaşanmasına yardımcı oluyor.
2. Tam da bunları derken geçen hafta bir öğle tatilinde iş yerinden bir arkadaşım elinde koca bir ders kitabıyla çıkageldi. “Hayırdır??” dedim. “Kızın yaz tatilinde çözdüğü testlerin kontrolünü yapıyorum” dedi. Test kitabı dediği ansiklopedi gibi bir şey. “Yaz tatilinde çocuk test mi çözdü? Çok var mıydı bunlardan” dedim. “Bunun gibi 4 tane daha bitirdik. Şimdi kontrollerini yapıyorum. Öğretmenimiz aşırı mükemmelliyetçi biri. Eksiler atıyor, üzerine notlar düşüyor. Hoşuma gitmiyor.” dedi! Hiçbir şey diyemeden kalakaldım! Sadece içimden “sen de mi ?” haykırışı yükselirken, birden kışın Deniz’in anaokulundan haftada iki kere eve getirdiği, birer sayfalık boyama aktivitelerini onunla birlikte yapmaya çalıştığım sahneler gözümün önüne geldi. Oha oldum kendime! Üstelik bu arkadaşım da çocuk gelişimi üzerine derin sohbetler yaptığımız, ufku son derece açık bir arkadaşımdı. “Nasıl yani, Deniz okula başlayınca ben de mi böyle olacağım?” sorusunun gerçekliğiyle acayip irkildim, sinirledim bozuldu…Bu nasıl kuvvetli bir ipnozdur, bu nasıl bir çelişkidir, gerçekten “doğru ve dengeli” olan nedir? Okula başlayan bir çocuğa ödev verilmeli mi? İçeriği ve amacı ne olmalı? Ebeveynler bu sürecin neresinde, ne kadar yer almalılar….bir sürü bir sürü soru geldi beraberinde….zira yine bu arkadaşımdan duyduğum kadarıyla çocukların “yapabilme” kabiliyetinin üzerinde öyle “proje ödevleri” veriliyormuş ki (kıl oldum bu proje ödevi lafına), çoğunu ebeveynler yapmak zorunda kalıyormuş! Herkes birbirini ve kendini kandırıyor ama olanlar çocuklara oluyor! Tam bir körler sağırlar birbirini ağırlar durumu yani…
3.Üzüntüyle bu sorular içinde boğuşurken, çat kapı Özgür Bolat’ın Hürriyet’teki yazısı çıktı karşıma da, derin bir nefes aldım ve “yürü git çocuğum, en faydalı proje ödevi çocuklukta, sokakta, parkta, insanlarla, doğayla…birebir yaşadıklarındır” diyebildim.
Yazının tümünü buraya almak isterdim ancak ne zamanım ne de o kadar yerim var. Stanford Üniversite’sinde bundan 80 yıl önce başlayan ve 80 yıllık veri analizinin sonuçlarını anlatan bir araştırmayı konu almış. Bu araştırma sosyal bilimler alanında tarihte yapılan en geniş çaplı araştırmaymış: “Okula erken başlayan çocuklar, daha erken mi ölür?” Başlık ürkütücü ama içerik çok iyi, çok rahatlatıcı, çok faydalı. Tüm ebeveynler okumalı!
Bir de “Too Much, Too Soon?: Early Learning and the Erosion of Childhood” kitabından not aldığı bazı hususları aktarmış. İşte benim de tam olarak ifade etmek istediklerimden kısa özetler:
Eğitime hazır olmayan çocuklar zaten zorlanacak. Peki hazır olanlar? Onları ne tür riskler bekliyor?
Stanford Araştırması’na göre, 80 yıl boyunca takip edilen kişiler karşılaştırıldığında, 5 yaşında bilişsel olarak hazır oldukları için okula başlayan çocuklar, 6 yaşında başlayanlara göre ortalamada daha kısa yaşamışlar. Hayatları daha problemli geçmiş. Özgüvenleri daha az gelişmiş. Bu çocuklar “çok hızlı ve çok erken” hayata itilen çocuklar olarak tanımlanmış.
Peki neden daha erken ölmüşler? Bunun bir sebebi yeteri kadar “yapılandırılmamış oyun” oynamamaları (çok sevdim bu ifadeyi, “yapılandırılmamış oyun”!) Yani amaçsız sadece zevk için oyun oynamamaları. Bu yaşta önemli olan fiziksel, sosyal ve duygusal gelişim. Bunu sağlayan en iyi yöntem de “yapılandırılmamış oyun”. Oyuna amaç yüklendiği zaman, o oyun olmaktan çıkıyor. Bu da onların sosyal ve duygusal olarak gelişimlerini engelliyor. Bu da stresli bir hayat sürmelerine sebebiyet veriyor. Daha kötüsü, kendini yapılandırılmış eğitim oyunlarında bulan çocuk, temel oyun ihtiyacı karşılanmadığı için hayal kırıklığı yaşıyor.
Stresli hayat sürmelerinin bir nedeni de o yaşta oluşan ilişki kurma modelleri. Sosyal becerileri kazanmadan okula başlayan çocuklar kendinden büyük olan çocuklar ile sağlıklı ve güvene dayalı ilişki kurmakta zorlanıyor. Öğrenme küçük yaşlarda oldukça fiziksel bir etkinlik. Çocuk çevresini fiziksel olarak kontrol altına almak, dokunmak ve deneyimlemek istiyor. Fiziksel olarak kendinden büyük olan çocukların yanında, erken okula başlayan çocuklar fiziksel zayıflıklarından dolayı kabul görmek için çırpınıyor. Stresli bir arkadaş kültüründe kendini buluyor. Kendine olan güveni kırılgan hale geliyor. Sürekli kendini ispat haline girebiliyor. İlişkilere yüklediği anlam da olumsuz şekilleniyor ve bu bakış açısını yetişkin hayatındaki diğer ilişkilerine de taşıyor.
Okula erken başlayan çocuklar, diğer çocuklarla ilişki kurabilmek için imaj yönetimine ve kabul görmeye önem vermeyi öğreniyor. Ki bu da “öğrenme aşkını” kaybetmeye sebebiyet verebiliyor. Okul öncesi eğitim ilkokul eğitiminden farklı. Bambaşka bir pedagoji, bambaşka bir ölçme ve değerlendirme ve öğretmen ile çocuk arasında bambaşka bir ilişki var. Örneğin, anaokulunda çocukların tüm çalışmaları kabul görür ve öğretmenin amacı çocukta ilgi uyandırmak ve bu ilgiyi ayakta tutmaktır. Çocuklar birbiriyle karşılaştırılmaz ve çocukların kendileri ile ilgili algıları pozitiftir. Çocukların ulaşamayacağı beklentilere girmeleri istenmez. Ama ilkokul sürecinde bu ilişki değişir. Çocuklar sevse de sevmese de belirli görevleri yerine getirmek zorundadır.
“Öğrenme aşkı” oluşmadan bir çocuğu bu yapıya sokarsanız, çocuk öğrenmeden ve okuldan çok erken soğuyabilir. Daha da risklisi, çocuğun içinde ömür boyu devam edecek bir kızgınlık yaratmış oluruz. (tam da biz Türklerin yaptığı gibi!) Bu durumda çocuk öğrenmeden uzaklaşıp, var olma ve pozitif algılanma savaşına girer. Bu da çok önemli bir stres kaynağıdır.
Küçük yaşta çocuklar kendi standartlarını oluşturmakta zorlanacağı için, öğretmene ve aileye daha çok ihtiyaç duyar. Ne iyi ne kötü, sağlıklı karar veremez. Eğer öğretmen kalabalıktan dolayı her öğrenci için gerekli geribildirimi zamanında sağlayamazsa, çocukta ya öğrenilmiş çaresizlik oluşur ya da mükemmelliyetçilik. İkisi de sağlıksızdır. Anaokulunda bireysel ilgi gören çocuk, ilkokulda bu ilgiyi göremez.
Peki bu düzeltilemez mi? Aile ve öğretmenin tutumuna bağlı. Erken yaşta okuma ve yazmanın avantajını gösteren hiçbir araştırma yok. Bu durumda okula yeni başlayan çocuklara müfredat ve okul hedeflerini empoze etmekten ziyade, onların sosyal ve duygusal gelişimlerini sağlayabilirsek, bu sorunu çözebiliriz…
Kendimi alamadım, çoğunu yazdım sanırım ama buna değerdi!
Son günlerde çevremdeki çocuklu arkadaşlarımın hayatlarında yeni bir dönem başladı. Meşhur 4+4+4 eğitim sistemimizin ilk uygulamalarını hep birlikte göreceğiz. Deniz 3 Ekim itibarıyla 48 ayını dolduracağı için bu sene bu uygulamadan pratikte uzak kaldık çok şükür! Ama teoride uzak kalmak pek mümkün olamıyor zira 2 yaşındaki çocuğu olan da, 5.5 yaşında çocuğu olan da hep aynı mevzuyu konuşuyor: Çocukların EĞİTİM’i ne olacak?
Yorumlara katılmıyor, sessiz kalmayı tercih ediyorum zira çok iyi derecelerle üniversite eğitimi almış biri olarak, Türkiye’deki EĞİTİM’i zerre kadar ciddiye almıyorum! Okullarda verilen “Eğitim”e inancım olmadığı için de, ebeveyn arkadaşlarımın “başarı”sı yüksek okul arayışları ya da çocuklarından bekledikleri “başarı”nın içeriği bana anlamsız ve boş geliyor. Ama içinde yaşadığımız SİSTEM ve KÜLTÜR’den kendimiz soyutlamak mümkün olmadığı için, onları anlıyorum, öyle kabul ediyor ve kendi seçimlerine bırakıyorum. Öte yandan düşünmeye devam ediyorum elbet…bir gün gelecek benim çocuğum da bu düzenin bir üyesi olacak, o zaman ne hissedecek, ben ne hissedeceğim, Aile olarak “Eğitim” ve “Başarı” hakkındaki bakış açımızı koruyabilecek miyiz? Çocuğumuzu nasıl yönlendireceğiz? Elimizdeki imkanlarla ona sunduğumuz vizyonu ne kadar geliştirebileceğiz? Karşı karşıya kaldığımız çıkmaz sokaklarda “diğerleri” olarak yaşamaya ne kadar devam edebileceğiz….
Eğitim ve başarı, yatay düzlemde içine sıkışıp kaldığımız dar vizyondan farklı anlamlar taşıyor benim için. Daha çok dikeyde bir hareket…İçsel gelişimin temel olduğu, Doğru Kişilik’in yetiştirilmesi üzerine bir çaba…hayatın her yönüyle tecrübe edildiği, zamanında yaşanması gerekenlerin yaşandığı, “Başarısızlık”ların değil, “Sonuçlar”ın olduğu, gerekli derslerin alınıp yeni tecrübelerin yolda olduğu bir süreç daha çok. Kendine kattıkların, bilinçaltına yerleştirdiğin temel inanç ve değerler, hayattaki temel duruşun, reaksiyonların, duygu ve düşüncelerin, seni sen yapan pek çok şey…
Dolayısıyla bir çocuğa verilebilecek en temel EĞİTİM’in AİLE’de başladığına inanıyorum. Ve bir AİLE neye inanıyorsa onu yaşar. İnsanları seviyorsa çocuk insanları sevmeyi öğrenir. Bir çiçeği, bir sümüklüböceği, küçük bir kediyi seviyorsa, yağan yağmurdan, gökyüzündeki yıldızlardan, sabah açan Güneş’ten hikayeler yazabiliyorsa, çocuk hayatı sevmeyi öğrenir. Aile gezmeyi, araştırmayı, okumayı, müziği seviyorsa, çocuk küçük yaşta severek Sting dinleyebilir, kütüphanedeki kitaplardan masallar anlatabilir, küçük bir teknenin kaptanı olup, haydi denizlere açılalım diyebilir. Aile çocuğu dinleyip, gerektiği zaman empati kurabiliyorsa, çocuk da insanları dinlemeyi ve onların HİS’lerinden haberdar olmayı öğrenir. Birisi onu hayal kırıklığına uğrattığında, acısını yaşayıp, duygularını haykırabilir…Aile Toplumsal Uyum’u bozmadan, kendi değerlerini yaşayabiliyorsa, çocuk da uyum içinde özgün olmayı öğrenebilir…Aile gerektiğinde güçlü bir duruşla HAYIR diyebiliyorsa, çocuk da HAYIR diyebilmeyi öğrenir. Aile bir problem karşısında çözüm için alternatifler arıyor, zorlanıyor ama yine de pes etmiyorsa, çocuk da boyun eğmemeyi, mücadeleyi ve Arayış’ı öğrenir …ve tüm bunlar ve nicesi, Okul’lardaki Eğitim’in çocuğuma verebileceklerinden çok ama çok ama çok daha önemli ve anlamlıdır benim için!
Deniz şu an 1.sınıfa başlasa, Okul’un ona ancak basit matematik, okuma/yazma ve biraz da sosyal ortam bilgisi verebileceğine inanıyorum. Başka da bir beklentim yoktur!
Hayat kitaplardaki gibi 4+4 değil ne yazık ki! Hayat çok daha büyük ve değerli bir şey!
O yüzden Eğitim ve Başarı girdabına sıkışmadan, olanca gücümle, yapabildiğim ölçüde keyif ve sevgiyle yaşamaya bakıyorum oğlumla….Ondan hiçbir beklentim yok. Ama yaşamasını umduğum pek çok güzellik var elbette. Bakalım o neleri seçecek, acısıyla tatlısıyla birlikte yaşayacağız….
Bana yaşadığım sürece hep böyle bakmanı temenni ederim Deniz’cim…”Seni çok iyi tanıyorum, sana güveniyorum, yapacağımız çok şey var Annecim” bakışın bu
Seni Seviyorum bir tanem.
Dün akşam EGS’deki küçük 23 Nisan gösterimizden sonra oğluşumuzun karnı acıktı. Yemek için üst kata çıktık, 2 alternatif sunduk. Hem yemeği hem de ortamı sevdiği için (garson abilerimiz sağolsun) Bay Döner’de döner yemeyi tercih etti. Oturduk çekirdek aile, verdik siparişimizi, bekliyoruz.
Sorular başladı elbet: Orada ne yazıyor, burada ne yazıyor, sürekli okuyoruz.
Deniz: – Ebru, bak oradaki yuvarlağın üzerinde noktalar var. O göz.
(Bay Döner’deki “ö” üzerine konuşuyoruz)
Ebru- Evet Denizcim, gerçekten göze çok benziyor. Harflerden oluşan bir yazı bence. (Öff ya, ne kadar da gerçekçiyiz biz yetişkinler….bırak bir çocuk hayalini yaşasın, yok ille düzeltip, “gerçeklikle” ilişkilendireceğiz…)
Deniz- Hangi harf Ebru o?
Ebru- Öküz’ün “Ö”sü Denizcim!
Ve konuşmanın gerisini devralan Tolga- E yuh yani, Ördek’in Ö’sü deseydin bari!
Ve dakikalarca gülen Deniz ve ben!
Bir aydan sonra ilk kez ben bıraktım bugün okula küçük prensimi…Bacaklarıma sarılışını, “terliklerimi sen giydir Ebru” deyişini, hem sınıfına ilerlemek isterken hem de beni çekiştirmesini ve en nihayetinde “Hoşçakal Anne” demesini sanırım hayatım boyunca hiç unutmayacağım.
İçime acayip bir hüzün yerleşti onu öyle bırakınca.
Gün geçtikte aramızdaki bağ tarif edilemez boyutta artıyor.
Bu bağın “Bağımlılık” değil de “Bağlılık” şeklinde gelişmesi en büyük temennim. Buna azami derecede dikkat etmeye çalışıyorum.
O benden ayrı bir varlık ve kendi yolunda yürümeli…
O’nu çok sevdiğimizi ve her daim seveceğimizi bilerek yürümeli…
Bu akşam saat 10′da uyudu. O uyuduktan sonra ne yapacağımı şaşırdım. Öylece kalakaldım kendimle. “Hadi, bak işte sana zaman.Yapmak istediğin bir sürü şey var. Kalk, harekete geç…”
Ama yok, bir türlü bir şey yapamıyorum, gidip terlemiş mi bir kontrol edeyim, gidip üstünü açmış mı bir bakayım, gidip bir öpüp koklayım diye diye en az üç kez gittim geldim odasına…
Kendi başıma kalmayı öyle bir unutmuşum ki, evde olduğum her an’ım Deniz, Deniz, Deniz…
Bu da bir dönem, geçecek biliyorum, onun hayatında, bizim hayatımızda yeni bir dönem başladı. Yeni dinamiklerle tanışıyoruz, hepimizin yerleşik dengeleri hafiften bir sallanıyor, gitmesi gerekenler giderken, iyiler muhafaza edilmeye çalışılıyor, hatta ve hatta yeni yaratılan dengelerle küçük dünyalarımız renkleniyor…İç sesimi dinlemeyi öğrendim artık. İleriye doğru bir adım atarken çok iyi biliyorum ki bazı değişim ve zorlukları da beraberinde seçiyorum ama şikayet etmiyorum, gelişimin doğası da bu değil mi zaten?
Artık kendine ait bir dünyası var. İstediğimiz de bu değil miydi? Kesinlikle buydu!
Bireyselliği gelişmeli, içsel olarak bizim her an O’nun yanında olduğumuzu bilerek, kendi istek ve arzularıyla beraber yürümeli. Çok keskin geçişler ya da çok ısrarcı telkinlerde bulunmadan, elimizden geldiğince yön vermeye çalıştık ona kendi istidatları doğrultusunda. Devam da edeceğiz çünkü önünde daha uzun bir yol var…
Dün sabah uyandı, baktım koridorda göründü, elimi tuttu ve “Bu sabah oyun evine gitmeyecek miyiz Ebru?” diye sordu. “Hayır tatlım, bugün tatil, oyun evi de tatil, tüm arkadaşların evlerinde anne ve babalarıyla birlikte. Bugün gün boyu istediğin şeyleri yapabiliriz.” dedim. “Semra öğretmenim de evinde mi bugün?” dedi. “Evet tatlım, Semra öğretmenin de, Bahadır Abin de, herkes evinde bugün.” Günlük rutinini içsel bir onayla kabullenmesi sevindirdi beni.
Fena yol almadık şu anaokul olayında. Kendi değerlerimize ve çocuk eğitimi konusundaki inançlarımıza uygun, küçük, mütevazi, oyun merkezli, esnek, hoşgörü ve sevginin çocukların gözlerinden yansıdığı bir okul bulabilmemiz de işimizi kolaylaştırdı. Elbette iniş ve çıkışları olacak, biliyorum, ama baştan kabullendiğim ve olası senaryorlara hazırlıklı olduğum için, ince eleyip sık dokumuyorum. Büyüyor ve büyümek sancılı süreç. Hayalkırıklıkları, sevinçleri, arzuları, öfkeleri, reddedilişleri, birliktelikleri ve tüm bu süreç içinde KENDİ’ni fark etmeyi öğrenecek, öğreniyor da yavaş yavaş…Onu izlerken bu haller içinde, kendimi de izliyorum aynı zamanda. Anne kimliğimle onu sarıp sarmalarken, tüm bu duyguları istediği süreç ve şiddette yaşamasına onay veriyorum, “yaşa ki, 3.5 yaşında tatmin olmayan duygularını, 35 yaşına taşıma anneciğim” diyorum.
Öyle sorular soruyor ki bana, öyle sohbetler geçiyor ki aramızda, artık bir arkadaşım var her daim yanımda. Uyandığında penceresinden güneş yansıyorsa odasına, ilk sözü “ne kadar güzel bir gün, değil mi Ebru?” oluyor. Apartmandan çıkıp, yeni ekilen menekşeleri gördüğü zaman, “Ebru şu çiçeklerin renklerine bak, ne kadar da güzeller değil mi?” diyor. Bahar geldiğinin ve ağaçların çiçeklendiğinin farkında. “Ebru, arılar bu ağacın üzerindeki çiçeklerden mi bal yapıyorlar?” ya da “Bak, otların arasında kara hindibalar da çıkmış, senin için bir tane koparabilir miyim?” diye de ekliyor. Bu aralar en büyük merakı tabela, bilumum şişe, direk, pano ve paketler üzerindeki yazıları okutmak ve okumak. Bitmek bilmeyen bir merakla her gördüğünü okutuyor, elbette biz okuya okuya tüm market tabelalarını, tüm otobüs şirketlerinin isimlerini, neredeyse tüm trafik işaretlerinin anlamlarını, bir sürü bir sürü sembolü öğrendi. Küçük oyuncak uçaklarının kapısındaki yazıları bile okutuyor, deodorantlarımız, saç spreylerimiz, deterjan kutuları üzerindeki tüm işaret ve semboller çözülmüş durumda. Geçenlerde araba kullanırken bana, “U dönüşü tabelası vardı, niçin dönmedin?” diye sordu, oysa ben görmemiştim bile! Zihnine kaydettiği her şeyi birleştirme ve sentezleme döneminde bir nevi. Bir alışveriş merkezinin merdivenlerinden hızla çıkarken seslendi bana: “Görmüyor musun, dikkat kaygan zemin yazıyor.” Kalakaldım, gerçekten de köşede böyle bir tabela vardı. Görsel hafıza çok güçlü. Bir kere söylemek yeterli bu veletlere. Bir daha asla unutmuyorlar!
Bizimse çöplükten beter zihnimiz acınası halde. Oradan buradan saldıran düşünceler, sesler, karışan Benlikler, yapılacak işler, şartlanmışlıklar, çıpıt çarşısı mübarek. “İnsan Kendini Hatırlamayı düşünür ancak bunu sıklıkla unutur. Düşünmekle kalmamalı, Kendini Hatırlamalıdır” diyor Maurice Nicoll. Şu ara okuduğum satırlarında öyle bir Kendim’i yakalıyorum ki, içim acıyor acıyor acıyor ama pes etmiyorum. Şu an hayatımda var olan her şey ile birlikte Çalışma’nın konusuna iştirak etmekten başka yapacak bir şeyim yok.
Büyüyen oğlumdan kareler…