Hoşçakal Anne

Bir aydan sonra ilk kez ben bıraktım bugün okula küçük prensimi…Bacaklarıma sarılışını, “terliklerimi sen giydir Ebru” deyişini, hem sınıfına ilerlemek isterken hem de beni çekiştirmesini ve en nihayetinde “Hoşçakal Anne” demesini sanırım hayatım boyunca hiç unutmayacağım.

İçime acayip bir hüzün yerleşti onu öyle bırakınca.

Gün geçtikte aramızdaki bağ tarif edilemez boyutta artıyor.

Bu bağın “Bağımlılık” değil de “Bağlılık” şeklinde gelişmesi en büyük temennim. Buna azami derecede dikkat etmeye çalışıyorum.

O benden ayrı bir varlık ve kendi yolunda yürümeli…

O’nu çok sevdiğimizi ve her daim seveceğimizi bilerek yürümeli…

Oğlum Büyüyor

Bu akşam saat 10′da uyudu. O uyuduktan sonra ne yapacağımı şaşırdım. Öylece kalakaldım kendimle. “Hadi, bak işte sana zaman.Yapmak istediğin bir sürü şey var. Kalk, harekete geç…”
Ama yok, bir türlü bir şey yapamıyorum, gidip terlemiş mi bir kontrol edeyim, gidip üstünü açmış mı bir bakayım, gidip bir öpüp koklayım diye diye en az üç kez gittim geldim odasına…
Kendi başıma kalmayı öyle bir unutmuşum ki, evde olduğum her an’ım Deniz, Deniz, Deniz…

Bu da bir dönem, geçecek biliyorum, onun hayatında, bizim hayatımızda yeni bir dönem başladı. Yeni dinamiklerle tanışıyoruz, hepimizin yerleşik dengeleri hafiften bir sallanıyor, gitmesi gerekenler giderken, iyiler muhafaza edilmeye çalışılıyor, hatta ve hatta yeni yaratılan dengelerle küçük dünyalarımız renkleniyor…İç sesimi dinlemeyi öğrendim artık. İleriye doğru bir adım atarken çok iyi biliyorum ki bazı değişim ve zorlukları da beraberinde seçiyorum ama şikayet etmiyorum, gelişimin doğası da bu değil mi zaten?

Artık kendine ait bir dünyası var. İstediğimiz de bu değil miydi? Kesinlikle buydu!
Bireyselliği gelişmeli, içsel olarak bizim her an O’nun yanında olduğumuzu bilerek, kendi istek ve arzularıyla beraber yürümeli. Çok keskin geçişler ya da çok ısrarcı telkinlerde bulunmadan, elimizden geldiğince yön vermeye çalıştık ona kendi istidatları doğrultusunda. Devam da edeceğiz çünkü önünde daha uzun bir yol var…

Dün sabah uyandı, baktım koridorda göründü, elimi tuttu ve “Bu sabah oyun evine gitmeyecek miyiz Ebru?” diye sordu. “Hayır tatlım, bugün tatil, oyun evi de tatil, tüm arkadaşların evlerinde anne ve babalarıyla birlikte. Bugün gün boyu istediğin şeyleri yapabiliriz.” dedim. “Semra öğretmenim de evinde mi bugün?” dedi. “Evet tatlım, Semra öğretmenin de, Bahadır Abin de, herkes evinde bugün.” Günlük rutinini içsel bir onayla kabullenmesi sevindirdi beni.

Fena yol almadık şu anaokul olayında. Kendi değerlerimize ve çocuk eğitimi konusundaki inançlarımıza uygun, küçük, mütevazi, oyun merkezli, esnek, hoşgörü ve sevginin çocukların gözlerinden yansıdığı bir okul bulabilmemiz de işimizi kolaylaştırdı. Elbette iniş ve çıkışları olacak, biliyorum, ama baştan kabullendiğim ve olası senaryorlara hazırlıklı olduğum için, ince eleyip sık dokumuyorum. Büyüyor ve büyümek sancılı süreç. Hayalkırıklıkları, sevinçleri, arzuları, öfkeleri, reddedilişleri, birliktelikleri ve tüm bu süreç içinde KENDİ’ni fark etmeyi öğrenecek, öğreniyor da yavaş yavaş…Onu izlerken bu haller içinde, kendimi de izliyorum aynı zamanda. Anne kimliğimle onu sarıp sarmalarken, tüm bu duyguları istediği süreç ve şiddette yaşamasına onay veriyorum, “yaşa ki, 3.5 yaşında tatmin olmayan duygularını, 35 yaşına taşıma anneciğim” diyorum.

Öyle sorular soruyor ki bana, öyle sohbetler geçiyor ki aramızda, artık bir arkadaşım var her daim yanımda. Uyandığında penceresinden güneş yansıyorsa odasına, ilk sözü “ne kadar güzel bir gün, değil mi Ebru?” oluyor. Apartmandan çıkıp, yeni ekilen menekşeleri gördüğü zaman, “Ebru şu çiçeklerin renklerine bak, ne kadar da güzeller değil mi?” diyor. Bahar geldiğinin ve ağaçların çiçeklendiğinin farkında. “Ebru, arılar bu ağacın üzerindeki çiçeklerden mi bal yapıyorlar?” ya da “Bak, otların arasında kara hindibalar da çıkmış, senin için bir tane koparabilir miyim?” diye de ekliyor. Bu aralar en büyük merakı tabela, bilumum şişe, direk, pano ve paketler üzerindeki yazıları okutmak ve okumak. Bitmek bilmeyen bir merakla her gördüğünü okutuyor, elbette biz okuya okuya tüm market tabelalarını, tüm otobüs şirketlerinin isimlerini, neredeyse tüm trafik işaretlerinin anlamlarını, bir sürü bir sürü sembolü öğrendi. Küçük oyuncak uçaklarının kapısındaki yazıları bile okutuyor, deodorantlarımız, saç spreylerimiz, deterjan kutuları üzerindeki tüm işaret ve semboller çözülmüş durumda. Geçenlerde araba kullanırken bana, “U dönüşü tabelası vardı, niçin dönmedin?” diye sordu, oysa ben görmemiştim bile! Zihnine kaydettiği her şeyi birleştirme ve sentezleme döneminde bir nevi. Bir alışveriş merkezinin merdivenlerinden hızla çıkarken seslendi bana: “Görmüyor musun, dikkat kaygan zemin yazıyor.” Kalakaldım, gerçekten de köşede böyle bir tabela vardı. Görsel hafıza çok güçlü. Bir kere söylemek yeterli bu veletlere. Bir daha asla unutmuyorlar!

Bizimse çöplükten beter zihnimiz acınası halde. Oradan buradan saldıran düşünceler, sesler, karışan Benlikler, yapılacak işler, şartlanmışlıklar, çıpıt çarşısı mübarek. “İnsan Kendini Hatırlamayı düşünür ancak bunu sıklıkla unutur. Düşünmekle kalmamalı, Kendini Hatırlamalıdır” diyor Maurice Nicoll. Şu ara okuduğum satırlarında öyle bir Kendim’i yakalıyorum ki, içim acıyor acıyor acıyor ama pes etmiyorum. Şu an hayatımda var olan her şey ile birlikte Çalışma’nın konusuna iştirak etmekten başka yapacak bir şeyim yok.

Büyüyen oğlumdan kareler…

Öpücük Teklifi

Elim klavye üzerinde gidip gelirken zorlanıyor ilk kez.
Bu sayfaları unutmuşum resmen…

Dün iş için ofise gelmem gerekti.
Aksilik bu ya, 20 dakikada bitecek işim, 1.5 saate uzadı.
Tolga ve Deniz de Kordon’da tekne incelemelerinde bulunduktan sonra,
“hadi artık” demek için ofisin kapısını çaldılar. Koşup açtım.

Elinde rengarenk minik balonlardan oluşan bir demetin arkasına gizlenmiş şirin mi şirin bir çocuk bana ne dese beğenirsiniz:

“Ebru, bana bir öpücük verirsen eğer, bu balonların hepsini sana verebilirim.”

Sarıldım, öptüm öptüm öptüm…
Sana bir değil binlerce öpücük verebilirim güzel oğlum.
Sen benim küçük prensimsin.

Bilgi Yarışması

Dün akşam Kim 500 Milyar İster yarışmasındaki bir soruyu gidip Tolga’ya sordum:
“1942 yılında çıkarılan bir kararnameyle Türkiye’de aşağıdakilerin hangisinin imalatı yasaklanmıştır?
Seçenekler: Ekmek, Köfte, Pasta ve Bira” dedim.

Cevap Deniz’den geldi: “Köpekbalığı olabilir mi acaba?”

Acayip komik bir çocuk. Ne laflar ne laflar. Hangi birini kaydedip, hangi birini yazacağımı şaşırıyorum. Kaydetmeyince de unutuyorum :(

Canım oğlummmmm, iyi ki varsın, iyi ki bizim aracılığımız ile dünyaya doğmayı seçmişsin, biz seni çok ama çok ama çokkkkk seviyoruz!

Annen & Baban

Yazdan Kalma Kareler

Fotoğrafları Tolga’nın telefonunda bulunca hemen arakladım.
Şu yağmurlu ve kasvetli günde habire bakıyor, özlem gidermeye çalışıyorum…

Anneye Özlem

Salı akşamı dernekteki güzel etkinliğimize katıldıktan sonra eve vardığımda saat 10 olmuştu.
Asansörden çıkar çıkmaz kapı önündeki banka oturmuş, yukarıdaki surat ifadesiyle beni bekleyen Minik Prensim ile karşılaştım. 0-3 yaş anneye bağlanma dönemini zaman zaman geride bıraktığımızı düşünsem de, yatana kadar kucağımdan inmeyip, tuvalete giderken bile peşimden ayrılmayan küçük prensim, o gece bana “halen senin şefkatine, sevgine ve ilgine çok ihtiyacım var annecim” demiş oldu.

Defalarca Ebru ne zaman gelecek diye sormuş. Biz gidelim yanına demiş. Ne Tolga ne de annem oyalayabilmiş. En sonunda kapıda, bankta beklemeye karar vermiş ve açıp kapıyı oturmuş bir güzel…Komik çocuk, hep söylüyorum hem de çok komik:)

Güzel oğlum benim, çok hızlı büyüyorsun ama halen benim miniğimsin ve hep de öyle kalmaya devam edeceksin.

SENİ ÇOK SEVİYORUM.

Haftasonu….

Böyle…pencere önünde, gri-siyah gökyüzünde, geçip giden bulutların yolculukları hakkında hikayeler yazarak geçti.

- Bak Denizcim, şu sağ köşedeki en siyah olana, çok hızlı hareket ediyor, çok da kalabalık. Sanırım en çok onun yolcusu var. Sence nereye gidiyor olabilir?
- Bulut değil o. Otobanda yangın çıkmış. Otoban yardım arabaları gelip, hepsini çekmişler. Hani küçük tünele girmeden garajları var ya, hepppsini oraya toplamışlar. İtfaiye de gelmiş. Yangın bulutları çokkkk yükseklere çıkmışlar. Sen görmedin mi?
- Ahh, hayır tatlım, görmedim. Çok uzaklarda çıkmış olmalı bu yangın.
- Bak, karşıdaki köprüde, görünüyor.
- Denizcim, gözlerin çok güçlü olmalı. Ben gözlüklerimle göremiyorum annecim.
- Evet, benim kartal gibi gözlerim var. Otobandaki küçük arabaları görebiliyorum (gerçekten de görüyor).Bak şu sarı olana, otoban çekicisi o!
- Hıh, evet şimdi ben de gördüm!

Cumartesi günü de hava çok bulutluydu. Ha yağdı, ha yağacak ama dışarı çıkmamıza hiçbir şey engel olamaz.
Bu bulutlarla birlikte güzel bir yağmurun geleceğini, parkları, bahçeleri, arabaları, motorları…temizleyeceğini, çiçek ve ağaçların yıkanacağını, uzundur görmediğimiz salyangozların tekrar ortaya çıkacağını öyle bir anlattım ki Deniz’e, bir türlü giydiremediğim yağmur çizmelerini en nihayetinde ayağına geçirip, kapı önünde hazırdı.

- Hem yaprakların fotoğraflarını da çekeriz Ebru. Sonra sularda koşarız, ben sana kar topu atarım. Kardan adam yapacağız değil mi biz?

İzmir gibi bir memlekette yaşadığını ve ömrü hayatında belki 1, belki de 2 kez kar görebileceğini nasıl anlatabilirim ki 3 yaşındaki çocuğa.

- Aaaa hayatım, kardan adam yapmaya Nihan ve Can’ın yanına gideceğiz Ankara’ya. Oynamak için bizi bekliyorlar.
- Ama ben uçakta pencere kenarına oturacağım, kanatlara bakacağım. Hem biz Can ile yüzeriz, değil mi?
- Ah tatlım, şimdi yaşadığımız mevsim kış. Kışın yağmur ve kar yağar, deniz soğuk olur,üşürüz. Yazın güneş gökyüzünde çok kalır, deniz ısınır, o zaman yüzebilirsiniz Can ile.
- Foça’da yüzeriz, değil mi?
- Hem Foça’da hem de Bodrum’da yüzebilirsiniz….

Diyaloglar, diyaloglar… hiç beklemediğimiz bir hızla aniden değişen, ta ortasından başlayıp direkt sonuna bağlanan hikayeler, yetişkin mantığına aykırı canavarlı, hırsızlı, yangınlı, yaramaz çocuklu, ambulanslı, ışıklı, asansörlü….hayaller, şimdi bu soruya nasıl cevap verilir diye kara kara düşündüren garip sorular…cevap vermekte zorlanıyorum çoğu zaman, kendi lineer mantığımı devreye sokup, hayalgücünü bozacağım diye çok korkuyorum, katılıyorum hemen hayaline, birlikte zenginleştirip apuk supuk hikayeler üretiyor, sonra da kahkahalarla gülüyoruz…

Cumartesi günü bisikletimizi de alıp çıktık sahile. Önümüzde güzel bir rüzgar, arkamızda geliyorum geliyorum diye bizi kovalayan yağmur bulutları, denize batıp çıkan karabataklar, bisikletimizin yanında koşan köpeklerle birlikte bir saat kadar dolaştık. Bu seferki konumuz jeneratörlerdi zira sitenin girişinde park etmiş kocaman bir jeneratör arabası vardı. Hakikaten ben de ilk kez böyle bir şey görüyorum. Deniz nasıl kaçırsın? Hemen indik bisikletten, sağı, solu, önü, arkası, egzozu, düğmeleri, kapısı…her yeri incelendi.

- Ebru, görüyor musun? Bu nedir böyle kocaman?
- Bu bir elektrik üretme makinası Denizcim.
- Elektriği nasıl üretiyor?
- …..(bende cevap yok, hakikaten yok)
- Bak, şu kapıyı açıyorsun, oradaki kırmızı düğmeye basıyorsun, oradan elektrik çıkıyor. Hortumla bahçeye gidiyor.Bunu mutlaka Tolga’ya anlatmamız lazım.
- Bakkkk, parkta da bir tane iş makinası var. Haydi, hemen oraya gidelim.

Çocuğumun, gelecek hayalleri iş makinası operatörlüğü ya da çöpçülük üzerine kurulu. Nerede bir iş makinası görsek, biz oradayız. Hemen izin alıp içine biniyoruz. O koca kaba aletlerin acayip büyük vitesleri ve kepçeleri var. Deniz hepsini biliyor. Belediye çöpçüleriyle de kanki olduk. Bizi görür görmez el sallıyor koca adamlar, “sarı sen yine burada mısın?” diye seviyorlar Deniz’i…Bizimki mest tabii, mest.
- Ebru, beni çok seviyorlar, değil mi diye soruyor bir de bana :)

Böyle yağmurlu günleri özlemişim İzmir’de…Eve dönünce yapılan sıcak bir çay, taze lor kurabiyesi, salonda açılan küçük köşe lambası, sehpaya serilen kitap, boyama ve hamurlar, ayağımın altındaki küçük arabalar, hiç açılmayan bir televizyon ve ilk kez yağmurda koşup ıslanmanın verdiği keyifle tanışan mutlu, küçük bir oğlan çocuğu, dizimin dibinde, kollarımın arasında, göğsüme yaslanmış…

Daha ne isteyebilirim ki?

Şimşek McQueen’li Günler

En nihayetinde bizim eve de geldi. Hoşgeldi!

Yaklaşık 1 aydır her gün Şimşek, Mater, Sheriff, Tom ve diğerleri ile yatıp kalkıyoruz diyebilirim.
Her gün mutlaka filmi izleniyor, akşam diyalogları bir bir tekrarlanıp kahkahalarla gülünüyor.
Şimşek boyamaları, Şimşek çizimleri yapılıyor, Şimşek yorgan ve yastığı çadır haline getirilip, içinde bilimum yarışlar düzenleniyor.
Tüm karakterler bir çamaşır ipiyle birbirine bağlanıp, koltuk, masa, sandalye, mutfak bankosu, çamaşır makinası…üzerinde gezdirilip, olmadık bir yere park edilebiliyor. Tuvalete adım atıyorum, ayağımın altında bir Cars karakteri! Çekmeceyi açıyorum, başka bir Cars karakteri! Gece uyanıp da gözümü açtım mı gördüğüm ilk şey Cars ekibi ! Simbiyotik bir yaşam sürüyor bizim evde anlayacağınız :)

Çocuğum çıldırdı! Tuvaletini yaparken bile kucağında Şimşek ve tırı, sürekli anlatıyor sürekli….Kendini Şimşek zannediyor, koridorlar arası koşarken, dırn dırn sesler çıkarıp duvarlara tosluyor, sonra Mater gibi geri vitese takıp deliler gibi dönmeye başlıyor…Allah’ım ne komik manzaralar, ne komik…

Geçen haftasonu koca tırı ve ekibini yanımızda taşıdık. Belediye otobüsünde, en arka iki koltuk bize ve Cars ekibine aitti :) Başka bir ufaklık gelip almaya yeltendi de, kızılca kıyamet koptu. Bizimki vermem diyor, diğeri isterim diye yırtınıyor..O sırada benim düşüncelerim: Şimdi bu çocukların bilinçaltına ne yönde bir mesaj gidiyor, hangisi örseleniyor :)
Eylemim ise: Bu arabalar senin Denizcim. Yanımızdalar…İstemediğin sürece kimseye vermek zorunda değilsin. Hadi şimdi biz inelim bu durakta…diyerek hem bizimkinin hem de diğerinin ızdırabına bir nokta koyuyorum. Allah’tan karşımdaki anne sevgi dolu, şefkatli bir anne de, o da çocuğunu kucaklıyor,anlayışla gülümsüyoruz birbirimize…

İşte böyle…İçimiz dışımız Şimşek Mcqueen ve arkadaşları oldu. Şaka bir yana, Deniz ile birlikte filmi defalarca ve defalarca izlerken (bu arada Tolga ya da ben evdeysek, mutlaka yanına bizi de oturtup izletiyor), nasıl oldu da böyle bir eğlenceyi daha önce kaçırdık diye hayıflanıyoruz Tolga ile. Müthiş bir şey! Çok başarılı bir çeviri, çok çok çok başarılı bir seslendirme ve çok çok çok çok başarılı, inanılmaz sempatik görseller…Aynı eğlenceyi Ice Age’de de yaşamıştık, Nemo’da da ama bunda aştık kendimizi, biz de hastası olduk Mater ve Şimşek’in! O dişler nedir yarabbim öyle….

Teoride, çocukların bu tarz film karakterlerine sarsılmaz bir tutkuyla bağlanması çok itici gelirdi bana. Halen de geliyor, sevmiyorum bir çocuğun donundan çantasına kadar her yerini Disney karakterlerinin kaplamasını. Açıkçası burada iş daha çok biz ebeveynlere düşüyor, biraz seçici ve sınırlayıcı olmak lazım diye düşünüyorum çocuğu çok üzüp zedelemeden. Ama uygulamadaki bir yanım da diyor ki, şu an bir zirve yaşıyor, öyle bir doyuma ulaşıp tatmin olacak ki, kendiliğinden inişe geçip, bitecek, bırak yaşasın, bırak kendi içinde tatmine ulaşsın. Müdahale etme, kesintiye uğratma, hayal kırıklığı yaşatma, kendiliğinden sonlanmasına müsade et sadece.

Öyle de yapıyorum ve keyifle izliyorum.

Bu arada, bundan sonraki dönem Dinozor dönemiymiş, Pi-nik Kuş ve diğerlerinden takip ediyorum. Vallahi doğru, şu meşhur Dinozor etkinliğine gittiğimizden beri, havada uçan büyük KUŞ’ları anlatıp duruyor

Küçük bir “an” ve düşündürdükleri…


Dün akşam rutin bir kontrol için doktorumuz Hasan Amca’mızı ziyarete gittik.
Deniz gitmeden çok önce motive olmuştu “hem orada kaydırağa binerim. Hem akvaryumda balıklara bakarım, hem de mutfakta yemek yaparım…” diye.
Hasan amcamızın iki katlı büyük bir salonu var. Doğal olarak çocukların ve ebeveynlerin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş bir yer. Çocuklar burada muayene öncesi ve sonrası oyunlar oynayıp, güzelliklerle ayrılıyorlar…Dün akşamki ziyaretimizden hoş bir hatıra. Benim çocuğuma sımsıkı sarılıp onu öpücüklere boğduğum binlerce andan birisi daha…

Kapıdan girdiğimiz gibi koşa koşa dev akvaryumun karşısına geçti. Sandalye üzerine çıktı ve heyecanla bana seslendi:
“Ebru, bak, Nemo buraya gelmiş! Üstelik yanında babası da var! Onlara dokunabilir miyim?”

Durup kaldığım, bir çocuğun neşesine, heyecanına, sevecenliğine, şefkatine, berraklığına, “gerçeklik” algısına sığınıp, onunla birlikte o küçük, renkli dünyada sonsuzcasına kalmak istediğim binlerce dakikadan biri daha.

Neden büyümek bu kadar zor? “Büyümek” ne demek? “Gerçeklik” ne demek? Büyümek, olgunlaşmak ille de acı tecrübelerden geçerek elde edilen bir birikim mi? “Acı”larla birlikte süptil bedenlerimize kaydolan ve en ufak bir çağrışımla tekrar çıkıp gelen o sevimsiz duygular, o tatsız izler, derin şuurumda, öz varlığımda kaliteli bir idrake dönüşmedikçe, insan dediğimiz varlığın gelişiminde ne kadar etkilidir acaba? İnsan, “acı” dışında başka bir metotla eğitilemez mi? Bir güle dokunduğumda ya da bir günbatımı izlediğimde ya da çok sevdiğim bir şeyi yaptığımda almış olduğum güzel izlenimlerle gelişmiyor muyum ben? Tek mesele gelişmek mi bu dünya hayatında? Sorular sorular sorular….bildik cevapları artık beni tatmin etmeyen, hızlı bir değişime şiddetle ihtiyaç duyan spiritüel konular….

Silinen Bilinçaltı Kayıtları

Haftasonu Tolga’nın evde olmasından ve buz gibi hava muhalefeti nedeniyle eve tıkılmışlığımızdan istifade, kıçımda kurt var ya, duramam, kalkıp şu yazlık/kışlık dolaplarımızı düzenleyim, Deniz’in küçülen kıyafetlerini bir eleyim dedim. Bir o dolap bir bu dolap derken yatak odası kısa sürede çıpıt çarşısına dönüverdi. Onca dağınıklık yetmiyormuş gibi bir de yatak üzerinde, Ella Fitzgerald’ın OldMacdonald’sı eşliğinde zıp zıp zıplayıp dans eden minik adamım da kompozisyona eklenince bir an yatağın üzerindeki her şeyi alıp pencereden fırlatasım geldi..

“Çabuk koş, mutfaktan bana küçük taburelerden birini getir” diye Deniz’i payladım.
Koş komutu alınca durmayan bir çocuğum olduğunu bildiğim için, saniyesinde fırladı, gitti tabureyi getirdi.

“Bu dolabın önüne koyabilirsin Denizcim” dedim. Çocuk bir güzel yerleştirdi tabureyi. Yerden bitme annesi taburenin üzerine çıkıp, dolabın üst raflarına yönelince minik adam küçük Mahsun Kırmızıgül edasıyla soruyu patlattı:

“Gülüm, orada ne yapıyorsun gülüm?”

Ben yine dumur!

“Bu nedir şimdi, sen gülüm kelimesini televizyondan mı duydun Denizcim?” dedim (neresi kötüyse “gülüm” demenin, ama 3 yaşında bir çocuk söyleyince bir tuhaf kaçıyor canım….)

“Ee Tolga sana gülüm diyor ya!”

Meğer o an mutfakta mısır patlatmak, pardon yakmakla meşgul, yetişkin bir Mahsun Kırmızıgül yaşıyormuş bizim evde de, anasının bilinçaltı, bu “hitap” şeklini nedense ignore edivermiş kayıtlarından!

Bir çocuk, size unuttuğunuz, gizli saklı fısıldaşıp, sır sır diye köşe bucak sakındığınız her şeyi ama her şeyi, olmadık yer ve zamanlarda hatırlatabilir…

Bu, canlı kanlı bir uyarıdır yetişkinlere!