Yeni bir gerçeklik deneyimi; Durmak ve Dinlenmek :)

”Yaparak” var olacağına şartlanmış zihinler için evet yeni bir gerçeklik alanı :)
Hem durma hem dinlenme kuşkusuz çok boyutlu ve aslında içinde nitelikli bir dinamizm barındıran eylemler :)
Ah bu evrenin yaramaz çocuğu paradokslar; hem dinlenme hem eylem nasıl bir arada oluyorsa :)

Dur! uyaranı ile yıllar önce adamın Gurdjieff’in iyi bir öğrencisi olan Ouspensky’nin Dördüncü Yol kitabında karşılaşmış ve bir çakılmıştım olduğum an ve yere…hem kendi içimde hem de dernekte arkadaşlar arasında günlük pratiklerimizden biri haline gelmişti; birden birimiz Dur komutu verir, hepimiz o an ve yerde Kendimizi Hatırlama egzersizi yapar, ardından da paylaşımlarımız ile kahkahalara gömülürdük…..Gel gör ki üniversite öğrenciliğinin dayanılmaz hafifliğinden iş hayatının kızgın sularına geçince değişmez kaderimiz Unutma’ya tabi olsak da en azından zihinsel olarak Dur egzersizi uzun yıllar benimle birlikte kaldı.

Ve fakat yetişkin olmanın getirdiği çoklu sorumluluklar, kurumsal hayatın sonu gelmez talepleri bir de bunlara eşlik eden mükemmeliyetçi bir kimlik bir araya gelince ”Dinlenme” diye bir kelime yıllarca gerçekliğimde olamadı.
Tek gerçekliğim koş kızım koş, yapılacaklar listesini aman es geçme, oraya koyacağın her bir tık göğünde parlayan bir yıldız olacak ve o yıldız sana hep güç verecek.

Sağolsun verdi; ”başarı” olarak nitelenen bir dolu şey hakikaten ”yaparak” oldu lakin her şeyin bir bedeli var ve Zaman dediğimiz o akış hali tüm bunların seceresini bir bir önüne koyuyor.

Zaman hakikaten çok acayip bir şey; gerçekten lineer değil ve fakat entropi diye büyük bir hakikati de barındırıyor.

Bugün 52 yaşımda zihinsel ve bedensel mutlak bir ihtiyaç olarak gerçekliğime giren Dinlenme eylemini bir bebeğin dünyayı tanıması gibi en baştan öğreniyorum.

Durduğumda ne çok şeyi görebildiğime hayretler ediyorum mesela :)

Balkon demirine asılmış minik saksıdaki çiçek, apartman bahçesine park edilmiş bisiklet, yeni yıkanıp asılmış sakız çamaşırlar, fırından ekmek veren amcanın yıllanmış elleri, ağaçların üzerinde esen rüzgar ve yapraklar üzerinde titreşen canım güneş huzmeleri…

Duyuşum da artıyor; kaba gürültü arka plana çekilip arka bahçede cirit atan kuşların sevincini duyuyorum mesela;
yan bahçeden tulumba sesi geliyor birden, deliriyorum hemen cama koşuyorum halen tulumbası olan bahçeler olduğuna gözlerim doluyor; üst komşumun telefon konuşmalarında yalnızlığına çare arayan seslenişini duyuyorum örneğin, gülümsüyorum..

Bedenimi daha çok fark ediyorum; ellerimi, ayaklarımı, kalçamı, bacaklarımı, omurgamı, başımı, omuzlarımı…her birinin bir sonraki harekete uyumlanışını ve birlikteliğini izliyorum.

Meditasyona oturduğumda bir süre sonra gelen düşüncelerin yavaşlaması ise gerçek derin dinlenmeyi yakaladığım yegane gerçeklik oluyor; nefes kendiliğinden akarken beden sakinliyor…bazen bir boşlukta asılı kalma hissi ve olan biten her neyse sadece öyle görme hali..işte asıl burası derin dinlenmede az da olsa köklenebildiğim ve beni besleyen, güçlendiren bir çağrı olarak kaydoluyor; ihtiyaç duyduğum an sığınıp dinleneceğim hesapsız sınırsız bir yer şükürler olsun…

Dinlenme üzerinde tefekkür ettikçe bedenim ve zihnim çocukluk ve gençlikte onları memnun eden dolayısıyla dinlendiren anları hatırlıyor :) Neler varmış neler bir bir dökülüyor;

- Söğüt’ün turkuaz sularında saatlerce yüzmek yüzmek yüzmek, güneş ışığının berrak sulardaki kırılışında oyunlar oynamak, taşların şekil, doku ve renklerine hayran olmak, her birini elime alıp izlemek, okşamak, konuşmak,
- Mavi solmuş çiçekli mayosuyla Çeşmealtı yıllarında yazlıkçı arkadaşlarıyla iskeleden sonu gelmez atlama yarışmaları yapmak,
- Gökyüzü ve bulutları izlemek; şekillerini, gelip geçiciliklerini, gün içinde değişen renk tonlarını..
- Güneş doğuş hele de batışlarını kaçımamak için günü planlamak, koşa koşa sahile, balkona ya da verandaya atmak kendini,
- Bitkilerle uğraşmak, bakım vermek, yeni patlayan filizlere delirmek, yapraklarına düşen ışığı izlemek, toprağa dokunmak, ekmek biçmek, havalandırmak ve o kokuda bir süre kalmak….doğadaki her bir bitkinin eşsiz biricik yaratılışına hayran olmak,
- Gece yarılarına kadar tek başına artistik patinaj şampiyonalarını izleyip hayal kurmak,
- 4 tekerli patene razı olup Karşıyaka sahilini boydan boya arşınlamak düşe kalka çarpa dura hep bir heyecanla,
- Söğüt’te, koyun en solunda, hiçbir yapay ışık ve sesin ulaşamadığı o sadece senin olduğun gecede sabaha kadar başının üzerinde asılı milyarlarca yıldız ve Samanyolu’nu izlemek..altındaki yerin yok olması, o göğün seni içine alması ve adeta ilahi bir senfoninin içinde huşu ile lime lime çözülmek gözlerinden tebessüm ile yaşlar süzülürken…

Şimdi bu satırları yazarken o anlara gittim ve durdum; dinlenmedeyim :)

30.Mayıs.Cumartesi, 16.11

50 sonrası Kendime Notlar Serisi :) Dinlenmeyi Bil !

Hoşgeldim !

Hem bu sayfalara hem 50 sonrası patlayan nice idrak tohumlarına…hoş rakamla doğrusal bir ilişkisi olmasa da, farkındalık, uyanış, idrak, aha be dediğin an’lar yaş aldıkça birikiyor, bu da bir gerçek..

Şimdi bugün hayatın geçtiğimiz hafta ve aylarda üzerime boca ettiği nice fırtına & yağmur & doluya dönüp baktığımda kendime ilk notum; derinlerden yükselmeye başlayan DUR sesini bastırma! O bir uyaran; sesini kısma! İnatçı Ben’in ”Ben yaparım”larına prim verip kendini onlarca parçaya bölme.
Diğerlerinin acısı ile kendi acını ayrıştırmayı bil ve sakın acı yarıştırma! Kurtarıcı değilsin, sınırlı bir varlıksın neticede, kabul et ve haddini bil! Tükenme eşiğine gelmeden bu yaşamda sana yuva vazifesi gören bu beden ve zihnine itimam göster; yakınma hikayeleri canlanmaya başladı mı bil ki ardından ciyaklama serisi ortalığı toza dumana katacak; o sebep basit kaldıracı hemen devreye sok; DUR ve DİNLEN! Bir dolu gereksiz bilmişliğini bırakıp, kıçını kırıp oturmayı öğren!
Bak bakalım yaparak var olmaya şartlanmış o koşullu zihin durup dinlendiğinde neler oluyor?

Bu akşam dinlenme üzerine tefekkür et; buraya da kaydet.

29.Mayıs.2026, Cuma.

Bir Şeyler Oluyor….

Derinden, yavaş yavaş, ilmek ilmek büyük bir şefkat ve özenle işlenen değişimin gözle görünür tezahürleri, hayatlarımıza ”basit” bir virüs ile geldi çaktı bir yumruk, yerle bir etti yerleşik her türlü ”düzeni”.

Hoşgeldin Covid19 Tsunami’si !

Durduk, tüm ezberler, tüm anlamlar, tüm normaller, içimizdeki yer ve gök, dünyanın yer ve gökü fena sallandı, halen de sallanmaya devam ediyor, edecek..

Bu gözle görünür ilk Işıktı belki ama daha niceleri yanmaya devam edecek, biliyoruz…
Galakside kayan milyonlarca Yıldız gibi yıldızlar çakacak hayatlarımızda ardı ardına.
Devre sonunun son demlerindeyiz, çok açık görüyorum, görüyoruz..

Bir şeyler oluyor, anlatamıyorum.

Ölüm yanı başımda, kendi ellerimle toprağa, organik hayata teslim edip, Işıklara,
Asli vatana uğurladığım sevgililerim var.
Yaşam ve Ölümün aynı yerde, aynı An’da kol kola iç içe attığını gördüğüm günler.
Acı ile birlikte durup, onunla şu An ve burada kavgasız isyansız yeni bir ilişkiye girdiğim günler..
Birileri ağlarken yamacımda, Ölüm ve onun yasına kocaman sarıldığım günler..
Rüzgarın ağacın dalları arasından usulca süzülüp bilincimin içine girdiği, orada ekili bir dolu idrak tohumunu canlandırdığı günler.

Daha uzun durabildikçe, daha uzun izleyebildikçe, daha uzun İnsan’da susup, daha çok Doğa’daki bilgeliğin yansımalarında kalabildikçe, kendiliğinden patır patır çiçeklerin açtığı günler zihnimde..

Her şeyin birbirine daha çok yaklaştığı, her şeyin Asli düzen içinde zaten yerli yerinde olduğunu fark ettiğim günler..

Kendime daha çok yerleştiğim, kendimi Dünyanın zemininde, ondan ayrı göremediğim,
bununla beraber kendim ve diğerlerinin birbirinin içinde erimeye başladığı günler.

Daha çok sever, daha çok susar, daha bir genişlikle kucaklayabildiğim günler doğuyor bitiyor,
doğuyor bitiyor..tamamlanma diye bir mefhumun olmadığına yaklaştığım günler..

Her gün ile başlayıp her gün ile sonlanma ihtimalini daha sık hatırladığım günler.

Hayatın tam da burada, şu anda, şu satırları yazan ellerimde aktığına minnet ve imanla eğildiğim günler.

Durmak güzel, dilde susmak, kalp ve idrakte genişlemek daha da güzel..

Bir şeyler oluyor, acayip, anlatamıyorum..

Anlatma ”gerekliliğinden” sıyrılmaya adım attığım günler.

Kendi içimde çalmaya başlayan Dünyanın müziği ile ritim tutmaya başladığım günler..

Müziği kulaklıkla değil, tüm bedenimle duyabildiğim günler…

Müziğin evrensel kanun ve ilkeleri kapsayan formülasyonunu,
arabanın döner tekerleğinde, başımın tepesinde şakıyan minik serçenin neşe dolu sesinde,
rüzgarın deniz üzerinde kopan uğultusunda fark ettiğim günler…

Sezgilerimin açıldığı, onları daha net duyduğum,

Yaşama Aşık olduğum günler, anlatılamayan güzellikte…

Birikenler…Over Explaining ve Boşluk

Kağıt ve kalem aşığı olduğumdan küçük manifestomda biriken notlarım, önce ana başlıklar, sonra dip notlar :)
Farkındalığımda yakaladığım minik çakmalar. Altı,üstü, sağı,solu,bir diğer görünümü belirginleşir zamanla..
Şimdilik böyle,

1.Over explaining…hep bir anlatma, açıklama, bazen uzatma, uzun ve birbirinin içinde kaybolup savrulan cümleler, sonra derleyip toparlama çabası..Yok anlamadı, başka türlü anlat sesi. Diğerlerinin anlama sorumluluğunu aşırı benimseyiş. DURAMAMA hali.
Gördüm. Sıkıntı kendimi anlatamama, yeterince açık, net, sade, olduğum haliyle kabul edilmeyeceğimden korkan bir kimlik.
Kendimi olduğum şu hallerimle kabul edemeyen kimliğin sesi.
Kendini hep daha fazla daha uzunnn anlatma derdi. Yine YETERSİZLİK, DEĞERSİZLİK, BAŞARASIZLIK teması.
GÜM. Kalbim sıkışıyor. Çakma büyüdü, ışık oldu. DUR dedi, zorlama, bırak, kendi yakandan düş.
Açıl, açık ol. Olmakta olan neyse, o haliyle öyle. Sen de.
Beden ve zihnini daha çok hizalamak için otur, dinle, izle, O AN’da etrafta ve kendinde olan salınımları gör. Etiketlemeden kucakla.
Ufak adımlar, her adımda bir parça daha şefkat ve KABUL, KABUL, KABUL…KAL. Burada dinlen.
İlle de diğerlerine kanıtlanacak bir şeye takılıyorsan, bu her halinle VAR OLDUĞUN tek gerçeği olsun.
Başkalarının BEKLENTİLERİNİ karşılama tuzağına yaklaştığın anları fark et, burada Özgürlük yok.
Özgürlük, kendi varlığında Işık ve Karanlığın birbirini kapsadığı yerde.
Bu yalın gerçek içinde nefeslerini uzat.
2.Boşluk…atmosferi saran, var olan her şeyi kapsayan, ellerinin, sesinin, kokunun, gözünden düşen yaşın, nefesinin içinde barındığı kocaman alan…doygun, bütün, tam, kapsayıcı, hafif, sessiz, Alem’in şefkatinin ta kendisi, olgun ve ağırbaşlı…her şeyin KABULDE olduğu o engin huzur alanı.
Derinlik, hem yatayda hem dikeyde, yönsüz, 360 derece…Sevginin tezahür alanı…

Bir sonraki başlık Zihnin Doğası üzerine, şimdiden buraya not ettim.
27.Nisan.2020, Pazartesi.

Bir Diğerini Severek Kendimi Sevmeyi öğreniyorum….

Her zamanki gibi,
Zoru seçerek,
Kendimi sevmeyi bir diğerini severek öğreniyorum.
O’nu sevmek bana her geçen gün kendimi daha çok sevmeyi öğretiyor.
Bu yüzden daha da çok seviyorum.

Bir karar aldım.

Bir diğeri sevilmekten,
Sevgi kelimesini barındıran cümleler duymaktan,
Sevginin kapsayıcı eylemi içine kendini bırakmaktan,
Sevilmeye ihtiyacı olduğunu görüp kabullenmekten,
Sevilmeye değer olmadığını düşünüp,
Sevilmekten, UTANÇ ve KORKU ile kaçıyor diye,

Ben Sevmekten,
Sevgiyi ifade etmekten,
Sevgimi paylaşmaktan vazgeçmeyeceğim!

Kendi duygularıyla yüzleşmekten korkan insanlara,
Konfor alanlarından çıkmamaları adına hizmet etmeyeceğim.

Bir Sevgi direnişçisi olacağım!

Korkunun da, utancın da, psişelerimize kazınmış değersizlik duygusunun da canı cehenneme!

Her birimiz tüm bu duyguların çok ötesinde,
Sevgi planının eşsiz uzantıları olan Varlıklarız…

ASL’ımıza dönüşe az bir kala….

20.Kasım.2019, Çarşamba

Soru Yok. Cevap da…

Bugün bir şey oldu.
İki soru arasında düşüncelerim tatlı talı seyr ederken,
Gözlerinin İçini Gülümseten şeyi Bilmek istiyorum,
Anlayışlı Olmak ne zaman iyi değildir…

Tatlı ama sert bir rüzgar esti deniz üzerinden..
Dalgalar kıyıyı öptüler..
Başımın üzerindeki koca çam dalları konsere başladı.
Güneşin bacaklarımın arasına uzanan sıcaklığını hissettim.
Karıncaların tırmandığını gördüm en son..
Başımı yumuşakça bıraktım sırtımı dayadığım eğri büğrü sert kayaların üzerine.
Gözlerimi kapadım, iyice gevşemişim…
Birden gözlerimin önünde Güneşler patlamaya,
Sayısal ifadesi mümkün olmayan çoklukta yıldızlar üzerime yağmaya başladılar.
Nefessiz kaldım.Öldüm sandım.
Güneşlerin aydınlığı içinde tarifi imkansız renk ve galaksi kümeleri acayip bir hız ile iç içe geçip benzer hızla ayrılmaya başladılar.
Bir girdap etkisi kulaklarım içinden geçip tüm bedenimi havaya kaldırdı adeta.
O güneşlerin içinde uçuyordum.
Şaşkınlık, korku ve merak…hepsini aynı anda hissettim.
Ve birden hepsi bitti.
Uçsuz bucaksız sonsuz bir alem, ışıl ışıl trilyonlarca yıldız kümeleri, bulutumsu galaksiler, patlayan Güneşler, elimi uzatıp dokunmak istediğim an sönen Yıldızlar…
Kocaman bir Sessizlik..Sessizliğin içinden akıp her yanı kaplayan acayip bir Sevgi…Huzur..tarifi mümkün değil.
Ağlayamıyorum. Başka bir duygu hali olmalı bu yoğunluğu akıtabilecek.
İçim büyüyor, omuzlarım taşıyor, burnum yanıyor sızıdan..
Burada bir şey oldu işte.
Birden tüm sorularım tükendi.
Asılı olduğum bu tabloda SORU yoktu. Dolayısıyla Cevaplar da yoktu.
Tek bir şey vardı.
Sadece OLUŞ.

Her şeyin aynı kaynaktan zuhur ettiği büyüleyici bir OLUŞ hali.

Durdum.
Tüm kelimeler tükendi.
Ne konuşacak ne de anlatılacak bir şey vardı aslında.
Sadece gözlerimizin içinden gülümseyen o ilahi düzen vardı…
Her bir sevgi ve şefkatli uzanışta patlayan Güneşler,
Her bir dokunuşta ışıl ışıl yanan Yıldızlar vardı…
Kalbimizi açtığımız her bir Can ile büyüyen Galaksiler vardı…

Sustum.
O eşsiz tabloyu Sevgili eyledim.
Aldım, göz kapaklarımın altına koydum.

Bugün bir şey oldu.
Sözcükler bitti.
O tablo her şeyi kapsadı.

Soru da kalmadı. Cevap da.

Sadece eylem kaldı.
OL eylemi !

1.Eylül.2109, Pazar
Foça günlüğü.

Sadece üç kelime…

Hayat devam ediyor….

Hislerin Tadı Üzerine…

İçime çekiyorum adeta…

Ağlamayı, bedenimin her bir hücresi ile gülmeyi, dans etmenin verdiği içsel özgürlük duygusunu, sarılmanın sıcaklığını, incinmeyi, özlemeyi, kızmayı, sövmeyi, gözlerinin içine bakarak ardını görmeyi, kulaklarım ta kalbinde dinlemeyi, küçük bir çocuğun yanağını okşamayı, onunla hikayeler yazmayı, sarmaş dolaş olmayı, kendime gülümsemeyi, avakadonun ipeksi tadının damağımda bıraktığı yumuşaklığı, günbatımlarının ilhamını, yıldızlara koşmayı, daha da daha da daha da hızlı koşmayı, bazen durmanın telaşsızlık ve şaşkınlığını, ateşin tutkusunu, Güneşin sıcak dokunuşunu, ateşböceklerinin rehberliğini, limon çiçeğinin içimi açan kokusunu, iyi bir kahvenin başdöndürücü sarhoşluğunu, müziğin beni götürdüğü sonsuz alemleri…

Bir dolu bir dolu zenginlik…nasıl tarif edilir ki…

Duyularımı açtıkça, her bir hissi içime çekip yutuyorum adeta…tadına bakarak yaşıyorum…

Ve böylesi çok güzel…

Bırak kalsın!

Giderken iyi ki iyi ki diyeceğim öyle çok şey kaydediyorum ki bu Dünya okulundan…

Kalbimle, 04.Mart.2019

Vedalar…

Her zaman çok sevmişimdir bu kelimeyi…
Acıyla yoğrulmuş bir ayrılığı değil de olgunlaşmış, kendi varoluş sürecini tamamlamış bir hoşça kal’ı taşır bana…
Sevgi ve tebessümle alırım içime…kızmam, hatırlarım daha çok, dışarı çıkıp izlerim küçük bir çocuğu şefkatle izler gibi…
Lakin bu aralar bir de olur olmaz anlarda içimden taşan kalp yaşları eklendi bu vedalara…

Birden kuvvetli bir ayrışma hali vuku buluyor, tam bir tanık bilinci.
Karşımda, tüm Hayat, duygu ve düşüncelerden azad olmuş halde, sadece var oluş vazifesinin can alıcı gerçekliği ile çırılçıplak beliriyor.
Sonra katı bir donma hali. Donuyor her şey. Sanki tek bir AN işte Hayat, burada daha çok fark ediyorum. Zaman yok.
Bu hali durdurmak, müdahale etmek kontrolümde değil.
O yüzden kendi sürecini tamamlaması için bırakıyorum.

Ve ardından işte, gümbür gümbür o kalp yaşları boşalıyor.
Çok derinlerde ya da yüzeye yakın son tecrübelerde kaydolmuş o tertemiz An’ların iç titreten görüntü ve sesleri,
bizi unutma dercesine hücum ediyorlar…
Onları özenle yerleştirdiğim kutularından çıkıp, kendi vedalarını hazırlamak istiyorlar.

Bunu görmek ve izlemek hem çok özel hem de çok hüzünlü…

Bırakıyorum…
Çokça ağlıyorum…
İzin verdikçe, kendi moleküllerine ayrılıp ışıl ışıl saçılıyorlar Evrene…

Onlar benim anılarım, yaşanmışlıklarım, üstelik de çokkkk güzel ve iyi ki iyi ki yaşadım dediğim her bir An ve anı için, teşekkür ederim.

Bu vedayı kucaklayabilmenin ve hatta bazen özleyebilmenin insani yumuşaklığı ile derin bir nefes alıyorum.

Hayat akıp giderken her şeyin gelip geçiciliği karşısında bir kez daha tevazu ile eğiliyor,
Hoşça kal ve Hoş geldin’lere daha çok alan açıyorum…

Kalbimle, 14.Ocak.2019

Büyüyen Baharlar…

Evdeyim, balkonda, pencere kenarında hayatın kendi günlük ritmini izliyorum…
Dışarıda sıkı bir soğuk var. Güneş bulutlarla saklambaç oynuyor, bazen bu oyuna büyük kuş sürüleri katılıyor.
Aralarındaki bütünlük ve uyumu izlemek beni her zaman çok heyecanlandırıyor.
Bu Pazar aşağıda oynayan çocuk sesleri yok.
Deniz 3 saatlik antreman sonrası tatlı bir dinlenme uykusunda.
O uyurken yapılacakları kurgulamakla meşgul zihnimi yakaladığım an her şeyi bıraktım, oturdum.
Çayımı aldım, battaniyemi, çiçeklerimle sohbet ettim, hafif dokunuşlar ve özenle bakımlarını yaptım, onlara gösterdiğim bu ilgi ve özen, içimden yükselen bir hıçkırık ile bana geri döndü aniden…
Senelerce görmezden geldiğim kendi Öz Değer duygumun ‘aynı yumuşak dokunuş ve özene benim de ihtiyacım var. Lütfen beni de görüp besleyip büyütebilir misin?’ çağrısıydı bu…
Yetişkin maskesi ardına sığınıp yeterince bakım, özen, sevgi, şefkat, kabul ve değer görmeyen ne çok parçamız var içimizde, değil mi?
Ve ömrün yarısına gelip de, doğarken yüreğinde getirdiğin o her tür kaynağa sahip ÖZ’ün, dünyayla baş etmek üzere geliştirdiğin bir sürü yanlış kişilik nedeniyle baskılanıp küçülmesinin ve buradan göçüp giderken neredeyse kaybolmasının yarattığı ıstırap ne dayanılmaz!
Yürekten gelen o çağrıyı, dış empozisyonların belirlediği değerler sistemi tarafından KABUL görmek üzerine susturmak, nasıl da güçlü bir YETERRR yankısı ile geri dönüyor insana…
Biz İnsan mıyız sorusu daha sık tekrarlar oluyor kendini. Bence değiliz.
Her geçen gün İnsan olmaya dair potansiyelini güçlendireceğine, eksilten, vicdan kırıntılarını duymazdan gelip daha çok saldıran, acıtmaktan zevk alan ve buna da duygulardan azad olup güçlenmek adını veren saçma sapan bir sistemin akılsız kurbanlarıyız biz!
Ve yaşadığımızın gerçekten farkında bile değiliz!
Şimdi, şu An, o hıçkırık ile içimden gelen yalın ve temiz ses diyor ki, YAŞAM, içinde titreşen her bir organizma ile baştan aşağı BAHAR!
Sen tüm mevsimleri birarada yaşama gücüne sahip her daim açan bir BAHARsın…
Toprağına iyi bak, gerekli besini aksatma, yeni tohumlar ekmekten asla vazgeçme, dokun onlara, açmaya hazır tomurcuklarını gör ve izin ver açsın..o zaten ne yapacağını biliyor, yeter ki gör, izin ver… o tomurcuklardan taşan hayat enerjisine teslim ol, kal orada istediğin kadar, orası Öz’üne en yakın kısım, kana kana iç bu kaynaktan, beslen, şifalan…
Dışarıda her ne olursa olsun, kim neyi ne şekilde söylerse söylesin, en sağlam, en güvenli pusulan Öz Değer’inin kabul ve şefkatinden yansıyan iç görün olsun.
Diğerlerinin değerlerine göre var olma oyununa yaklaştığın her an kendi içsel gerçeğini hatırla!
Orada çok sağlam bir yürek var!
O yürek ile yaşama cesaret ve hürriyetini göster!
Bu senin temel varolma sorumluluğun!

Uyan ve sonsuz BAHAR’larına aç kendini…
Buna değersin…

İşte benim Bahar’larımdan yansımalar :)

Kalbimle, 06.Ocak.2019