Bu akşam saat 10′da uyudu. O uyuduktan sonra ne yapacağımı şaşırdım. Öylece kalakaldım kendimle. “Hadi, bak işte sana zaman.Yapmak istediğin bir sürü şey var. Kalk, harekete geç…”
Ama yok, bir türlü bir şey yapamıyorum, gidip terlemiş mi bir kontrol edeyim, gidip üstünü açmış mı bir bakayım, gidip bir öpüp koklayım diye diye en az üç kez gittim geldim odasına…
Kendi başıma kalmayı öyle bir unutmuşum ki, evde olduğum her an’ım Deniz, Deniz, Deniz…
Bu da bir dönem, geçecek biliyorum, onun hayatında, bizim hayatımızda yeni bir dönem başladı. Yeni dinamiklerle tanışıyoruz, hepimizin yerleşik dengeleri hafiften bir sallanıyor, gitmesi gerekenler giderken, iyiler muhafaza edilmeye çalışılıyor, hatta ve hatta yeni yaratılan dengelerle küçük dünyalarımız renkleniyor…İç sesimi dinlemeyi öğrendim artık. İleriye doğru bir adım atarken çok iyi biliyorum ki bazı değişim ve zorlukları da beraberinde seçiyorum ama şikayet etmiyorum, gelişimin doğası da bu değil mi zaten?
Artık kendine ait bir dünyası var. İstediğimiz de bu değil miydi? Kesinlikle buydu!
Bireyselliği gelişmeli, içsel olarak bizim her an O’nun yanında olduğumuzu bilerek, kendi istek ve arzularıyla beraber yürümeli. Çok keskin geçişler ya da çok ısrarcı telkinlerde bulunmadan, elimizden geldiğince yön vermeye çalıştık ona kendi istidatları doğrultusunda. Devam da edeceğiz çünkü önünde daha uzun bir yol var…
Dün sabah uyandı, baktım koridorda göründü, elimi tuttu ve “Bu sabah oyun evine gitmeyecek miyiz Ebru?” diye sordu. “Hayır tatlım, bugün tatil, oyun evi de tatil, tüm arkadaşların evlerinde anne ve babalarıyla birlikte. Bugün gün boyu istediğin şeyleri yapabiliriz.” dedim. “Semra öğretmenim de evinde mi bugün?” dedi. “Evet tatlım, Semra öğretmenin de, Bahadır Abin de, herkes evinde bugün.” Günlük rutinini içsel bir onayla kabullenmesi sevindirdi beni.
Fena yol almadık şu anaokul olayında. Kendi değerlerimize ve çocuk eğitimi konusundaki inançlarımıza uygun, küçük, mütevazi, oyun merkezli, esnek, hoşgörü ve sevginin çocukların gözlerinden yansıdığı bir okul bulabilmemiz de işimizi kolaylaştırdı. Elbette iniş ve çıkışları olacak, biliyorum, ama baştan kabullendiğim ve olası senaryorlara hazırlıklı olduğum için, ince eleyip sık dokumuyorum. Büyüyor ve büyümek sancılı süreç. Hayalkırıklıkları, sevinçleri, arzuları, öfkeleri, reddedilişleri, birliktelikleri ve tüm bu süreç içinde KENDİ’ni fark etmeyi öğrenecek, öğreniyor da yavaş yavaş…Onu izlerken bu haller içinde, kendimi de izliyorum aynı zamanda. Anne kimliğimle onu sarıp sarmalarken, tüm bu duyguları istediği süreç ve şiddette yaşamasına onay veriyorum, “yaşa ki, 3.5 yaşında tatmin olmayan duygularını, 35 yaşına taşıma anneciğim” diyorum.
Öyle sorular soruyor ki bana, öyle sohbetler geçiyor ki aramızda, artık bir arkadaşım var her daim yanımda. Uyandığında penceresinden güneş yansıyorsa odasına, ilk sözü “ne kadar güzel bir gün, değil mi Ebru?” oluyor. Apartmandan çıkıp, yeni ekilen menekşeleri gördüğü zaman, “Ebru şu çiçeklerin renklerine bak, ne kadar da güzeller değil mi?” diyor. Bahar geldiğinin ve ağaçların çiçeklendiğinin farkında. “Ebru, arılar bu ağacın üzerindeki çiçeklerden mi bal yapıyorlar?” ya da “Bak, otların arasında kara hindibalar da çıkmış, senin için bir tane koparabilir miyim?” diye de ekliyor. Bu aralar en büyük merakı tabela, bilumum şişe, direk, pano ve paketler üzerindeki yazıları okutmak ve okumak. Bitmek bilmeyen bir merakla her gördüğünü okutuyor, elbette biz okuya okuya tüm market tabelalarını, tüm otobüs şirketlerinin isimlerini, neredeyse tüm trafik işaretlerinin anlamlarını, bir sürü bir sürü sembolü öğrendi. Küçük oyuncak uçaklarının kapısındaki yazıları bile okutuyor, deodorantlarımız, saç spreylerimiz, deterjan kutuları üzerindeki tüm işaret ve semboller çözülmüş durumda. Geçenlerde araba kullanırken bana, “U dönüşü tabelası vardı, niçin dönmedin?” diye sordu, oysa ben görmemiştim bile! Zihnine kaydettiği her şeyi birleştirme ve sentezleme döneminde bir nevi. Bir alışveriş merkezinin merdivenlerinden hızla çıkarken seslendi bana: “Görmüyor musun, dikkat kaygan zemin yazıyor.” Kalakaldım, gerçekten de köşede böyle bir tabela vardı. Görsel hafıza çok güçlü. Bir kere söylemek yeterli bu veletlere. Bir daha asla unutmuyorlar!
Bizimse çöplükten beter zihnimiz acınası halde. Oradan buradan saldıran düşünceler, sesler, karışan Benlikler, yapılacak işler, şartlanmışlıklar, çıpıt çarşısı mübarek. “İnsan Kendini Hatırlamayı düşünür ancak bunu sıklıkla unutur. Düşünmekle kalmamalı, Kendini Hatırlamalıdır” diyor Maurice Nicoll. Şu ara okuduğum satırlarında öyle bir Kendim’i yakalıyorum ki, içim acıyor acıyor acıyor ama pes etmiyorum. Şu an hayatımda var olan her şey ile birlikte Çalışma’nın konusuna iştirak etmekten başka yapacak bir şeyim yok.
Büyüyen oğlumdan kareler…