Birikenler…Over Explaining ve Boşluk

Kağıt ve kalem aşığı olduğumdan küçük manifestomda biriken notlarım, önce ana başlıklar, sonra dip notlar :)
Farkındalığımda yakaladığım minik çakmalar. Altı,üstü, sağı,solu,bir diğer görünümü belirginleşir zamanla..
Şimdilik böyle,

1.Over explaining…hep bir anlatma, açıklama, bazen uzatma, uzun ve birbirinin içinde kaybolup savrulan cümleler, sonra derleyip toparlama çabası..Yok anlamadı, başka türlü anlat sesi. Diğerlerinin anlama sorumluluğunu aşırı benimseyiş. DURAMAMA hali.
Gördüm. Sıkıntı kendimi anlatamama, yeterince açık, net, sade, olduğum haliyle kabul edilmeyeceğimden korkan bir kimlik.
Kendimi olduğum şu hallerimle kabul edemeyen kimliğin sesi.
Kendini hep daha fazla daha uzunnn anlatma derdi. Yine YETERSİZLİK, DEĞERSİZLİK, BAŞARASIZLIK teması.
GÜM. Kalbim sıkışıyor. Çakma büyüdü, ışık oldu. DUR dedi, zorlama, bırak, kendi yakandan düş.
Açıl, açık ol. Olmakta olan neyse, o haliyle öyle. Sen de.
Beden ve zihnini daha çok hizalamak için otur, dinle, izle, O AN’da etrafta ve kendinde olan salınımları gör. Etiketlemeden kucakla.
Ufak adımlar, her adımda bir parça daha şefkat ve KABUL, KABUL, KABUL…KAL. Burada dinlen.
İlle de diğerlerine kanıtlanacak bir şeye takılıyorsan, bu her halinle VAR OLDUĞUN tek gerçeği olsun.
Başkalarının BEKLENTİLERİNİ karşılama tuzağına yaklaştığın anları fark et, burada Özgürlük yok.
Özgürlük, kendi varlığında Işık ve Karanlığın birbirini kapsadığı yerde.
Bu yalın gerçek içinde nefeslerini uzat.
2.Boşluk…atmosferi saran, var olan her şeyi kapsayan, ellerinin, sesinin, kokunun, gözünden düşen yaşın, nefesinin içinde barındığı kocaman alan…doygun, bütün, tam, kapsayıcı, hafif, sessiz, Alem’in şefkatinin ta kendisi, olgun ve ağırbaşlı…her şeyin KABULDE olduğu o engin huzur alanı.
Derinlik, hem yatayda hem dikeyde, yönsüz, 360 derece…Sevginin tezahür alanı…

Bir sonraki başlık Zihnin Doğası üzerine, şimdiden buraya not ettim.
27.Nisan.2020, Pazartesi.

Interstellar…İzliyorum, İzliyorum, Ağlıyorum…

Ve yine ve yine…
Oturdum, izledim, yine ağlıyorum, içim taşarcasına, tüm insanlık adına, herkesin acısını ta göğsümün ortasında hissedercesine…
Bu Gezegeni çok seviyorum,
Bu devre, bu okul her ne şekilde kapanacak olursa olsun, burada yaşamayı, Uzay ve Zamana tabi olmayı,
Sevmeyi, dokunmayı, sarılmayı, İnsanları ve oğlumu çok seviyorum.

Yarın dediğimiz zaman diliminde gözlerimizi açacak mıyız bilmiyorum oğlum,
ama unutma, her nerede olursak olalım, Uzay ve Zamanı aşan tek güç bizi birbirimize bağlı tutmaya devam edecek.

Sana aktarabildiklerim kulağında her daim çınlasın ve göz kapakların altında saklı dursun,
Sesim ihtiyacın olduğunda her an seninle olsun.

5 boyutun içine hapsolmuş bu güzel gezegendeki varlığmız vazifesini yerine getirerek tekamülüne devam etsin.

Dünyaya uzanmana aracılık etme vasfıyla,
Annen

Kırılganlığın İçindeki Yaratıcılık ve Cesaret Üzerine….

Kelimelerle zeki oyunlar oynayıp onlardan yeni dünyalar yaratmaya aşık ben, bugün o kelimelerin altına işlenen toplumsal manalara savaş açan bir Don Kişot haline geldim! Çok seviyorum bu Don Kişot kimliğimi, gerektiği zaman rahat durmuyor, anında arzı endam ediyor sahnelere..

Kırılganlığın ‘zayıflık’ adledildiği, zayıflığın ‘güçsüzlük’ ile eş anlamda tutulduğu, güçsüzlüğün ise varoluşsal bir suçluluk duygusu haline gelip,
insanların kırılgan olmaktan ölesiye korktuğu günümüzde, kırılgan olma cesareti ile kol kola durabilen insanlar bence dünyanın en büyük gücüne sahipler ki, o da KENDİLERİ OLABİLME gücü….

O güç ki, içinde hayat ne getirirse getirsin korkusuz, hesapsız, beklentisiz, olan her neyse onunla birlikte durabilme esneklik ve özgürlüğü var:

Acıysa acı,
Gözyaşıysa gözyaşı,
Kayıpsa kayıp,
Yassa yas,
Sevinçse neşe,
Aşksa aşk,
Batmaksa batmak,
Tökezlemekse tökezlemek,
Sıçmaksa sıçmak,
Yumruğu yiyip kıçının üstüne oturmak,

En basitinden en beter olarak gördüğümüz her durum içinde -ki bu sınıflandırmalar da tamamen bizim uydurmalarımız- kendini dürüstçe karşılayıp, ‘evet olmadı, batırdım şimdi çok üzgünüm ya da çok öfkeliyim, çok incindim, ağzını burnunu dağıtıp en azından bir eşitlik sağlansın istiyorum’ duygusunu olanca gerçekliği ile yaşayabilmek ve lakin durup burada bir soluklanabilmek bir temiz ağzı burnu dağıtmadan, kendimizin de karşımızdakinin de…o bir solukluk duraklamada tüm resim değişmeye başlıyor çünkü, içinde biriktirdiğin bir dolu zehirli gaz makul iki cümle ile çözülüveriyor ve o kırılganlık dediğimiz narin kaynak sahici bir güce dönüşüp bizi özgürleştiriveriyor…

Nasıl güzel nasıl rahatlatıcı nasıl insanca bir duygu…
Kırılgan olmanın nesi zayıflık nesi ‘yetersiz’ bir kişilik özelliği Allahaşkına?
Yıkalım şu inançları, yeniden yapılandıralım anlamları.
Hatta boşaltalım tüm anlamları zihinden, hür bırakalım olan biteni adlandırmayı…

Ayrıca şu farkındalıkla bakışımı nereye çevirsem gördüğüm yalın bir gerçek var ki, kırılganlıkta müthiş bir yaratıcılık var!
Yaşamayı göze aldığın, korkudan titresen de üzerine yürüyüp içinden geçtiğin her türlü duygu düşünce eylem, kendi küllerinden eşi benzeri olmayan Zümrüdü Ankalar doğuruyor çünkü…. ve o Zümrüdü Ankalar içinde zamanın sınırlarını aşan hakikat tohumları var!

O tohumlar öyle bir ateş ki, düştüğü her yürekte alev alıp, İnsanlık deneyiminde hepimizi birbirine bağlıyor.

Dün akşam katıldığım ve halen etkisiyle titrediğim Şebnem Ferah konseri işte tam da bu satırların canlı bir eylem haliydi adeta.

O sözler, o müzikler, o fotoğraflar, o orkestranın birlik beraberliği, notaların sese dönüşündeki büyü, her bir enstrümanın sıradışı kullanımı,
şarkılar arasındaki samimi sohbetler, akıp giden ahenk, o ahenkte titreşen huzur neşe ve biriciklik..ancak KIRILGAN olmayı göze almış bir kalbin yaratımları olabilirdi…ve bu kırılganlıktan çıkan cesaret ve dürüstlük, belki de nesillerce aktarılacak canlılık ve gerçeklikte şarkılar yapmasını sağlamıştı.

Nasıl temiz bir saygı duydum içimden, dua ettim iyi ki kırılgan olmayı göze alıp cesurca kırılganlığına sahip çıkan ve bunu bir materyal olarak kullanmak yerine hakikatiyle kendi gerçekliğinde taşıyabilen böyle insanlar var diye…

Sonra bir kez daha anladım neden bu kalpleri kendime bu kadar yakın, bu kadar kendi hizamda ve içimde hissediyorum..

Çünkü kendime karşı gözlerim zaman zaman acımasızca kör olsa da,
yaşadığım, bile isteye yaşamayı seçtiğim, inatla üzerine gidip denemeyi göze aldığım, dizlerim ya da kıçımın üstüne çöküp isyan naraları savursam da devam ettiğim her eylemimde azar azar kırılganlığını kucaklayan, onu kullanmayı öğrenerek yeni rotalara yelken açan Ebru var!

Bir kere uyandın deli kızım, kırılganlığının içindeki öfke ve ateşin seni taşıyacağı okyanusu az çok görüyorsun, yüzmeye devam..

Yarınlar kadar yakın içimde fırtına,
Bu dalgasız deniz durgun aldatıyor inanma,
Yaslanıp gururumun kambur sırtına,
Kendime rağmen durmam basar giderim diyen Şebnem’den, Ben’den ve daha ismi olmayan nicelerinden…

08.Mart.2020, Pazar..

Bir Diğerini Severek Kendimi Sevmeyi öğreniyorum….

Her zamanki gibi,
Zoru seçerek,
Kendimi sevmeyi bir diğerini severek öğreniyorum.
O’nu sevmek bana her geçen gün kendimi daha çok sevmeyi öğretiyor.
Bu yüzden daha da çok seviyorum.

Bir karar aldım.

Bir diğeri sevilmekten,
Sevgi kelimesini barındıran cümleler duymaktan,
Sevginin kapsayıcı eylemi içine kendini bırakmaktan,
Sevilmeye ihtiyacı olduğunu görüp kabullenmekten,
Sevilmeye değer olmadığını düşünüp,
Sevilmekten, UTANÇ ve KORKU ile kaçıyor diye,

Ben Sevmekten,
Sevgiyi ifade etmekten,
Sevgimi paylaşmaktan vazgeçmeyeceğim!

Kendi duygularıyla yüzleşmekten korkan insanlara,
Konfor alanlarından çıkmamaları adına hizmet etmeyeceğim.

Bir Sevgi direnişçisi olacağım!

Korkunun da, utancın da, psişelerimize kazınmış değersizlik duygusunun da canı cehenneme!

Her birimiz tüm bu duyguların çok ötesinde,
Sevgi planının eşsiz uzantıları olan Varlıklarız…

ASL’ımıza dönüşe az bir kala….

20.Kasım.2019, Çarşamba

Soru Yok. Cevap da…

Bugün bir şey oldu.
İki soru arasında düşüncelerim tatlı talı seyr ederken,
Gözlerinin İçini Gülümseten şeyi Bilmek istiyorum,
Anlayışlı Olmak ne zaman iyi değildir…

Tatlı ama sert bir rüzgar esti deniz üzerinden..
Dalgalar kıyıyı öptüler..
Başımın üzerindeki koca çam dalları konsere başladı.
Güneşin bacaklarımın arasına uzanan sıcaklığını hissettim.
Karıncaların tırmandığını gördüm en son..
Başımı yumuşakça bıraktım sırtımı dayadığım eğri büğrü sert kayaların üzerine.
Gözlerimi kapadım, iyice gevşemişim…
Birden gözlerimin önünde Güneşler patlamaya,
Sayısal ifadesi mümkün olmayan çoklukta yıldızlar üzerime yağmaya başladılar.
Nefessiz kaldım.Öldüm sandım.
Güneşlerin aydınlığı içinde tarifi imkansız renk ve galaksi kümeleri acayip bir hız ile iç içe geçip benzer hızla ayrılmaya başladılar.
Bir girdap etkisi kulaklarım içinden geçip tüm bedenimi havaya kaldırdı adeta.
O güneşlerin içinde uçuyordum.
Şaşkınlık, korku ve merak…hepsini aynı anda hissettim.
Ve birden hepsi bitti.
Uçsuz bucaksız sonsuz bir alem, ışıl ışıl trilyonlarca yıldız kümeleri, bulutumsu galaksiler, patlayan Güneşler, elimi uzatıp dokunmak istediğim an sönen Yıldızlar…
Kocaman bir Sessizlik..Sessizliğin içinden akıp her yanı kaplayan acayip bir Sevgi…Huzur..tarifi mümkün değil.
Ağlayamıyorum. Başka bir duygu hali olmalı bu yoğunluğu akıtabilecek.
İçim büyüyor, omuzlarım taşıyor, burnum yanıyor sızıdan..
Burada bir şey oldu işte.
Birden tüm sorularım tükendi.
Asılı olduğum bu tabloda SORU yoktu. Dolayısıyla Cevaplar da yoktu.
Tek bir şey vardı.
Sadece OLUŞ.

Her şeyin aynı kaynaktan zuhur ettiği büyüleyici bir OLUŞ hali.

Durdum.
Tüm kelimeler tükendi.
Ne konuşacak ne de anlatılacak bir şey vardı aslında.
Sadece gözlerimizin içinden gülümseyen o ilahi düzen vardı…
Her bir sevgi ve şefkatli uzanışta patlayan Güneşler,
Her bir dokunuşta ışıl ışıl yanan Yıldızlar vardı…
Kalbimizi açtığımız her bir Can ile büyüyen Galaksiler vardı…

Sustum.
O eşsiz tabloyu Sevgili eyledim.
Aldım, göz kapaklarımın altına koydum.

Bugün bir şey oldu.
Sözcükler bitti.
O tablo her şeyi kapsadı.

Soru da kalmadı. Cevap da.

Sadece eylem kaldı.
OL eylemi !

1.Eylül.2109, Pazar
Foça günlüğü.

Sadece üç kelime…

Hayat devam ediyor….

Hislerin Tadı Üzerine…

İçime çekiyorum adeta…

Ağlamayı, bedenimin her bir hücresi ile gülmeyi, dans etmenin verdiği içsel özgürlük duygusunu, sarılmanın sıcaklığını, incinmeyi, özlemeyi, kızmayı, sövmeyi, gözlerinin içine bakarak ardını görmeyi, kulaklarım ta kalbinde dinlemeyi, küçük bir çocuğun yanağını okşamayı, onunla hikayeler yazmayı, sarmaş dolaş olmayı, kendime gülümsemeyi, avakadonun ipeksi tadının damağımda bıraktığı yumuşaklığı, günbatımlarının ilhamını, yıldızlara koşmayı, daha da daha da daha da hızlı koşmayı, bazen durmanın telaşsızlık ve şaşkınlığını, ateşin tutkusunu, Güneşin sıcak dokunuşunu, ateşböceklerinin rehberliğini, limon çiçeğinin içimi açan kokusunu, iyi bir kahvenin başdöndürücü sarhoşluğunu, müziğin beni götürdüğü sonsuz alemleri…

Bir dolu bir dolu zenginlik…nasıl tarif edilir ki…

Duyularımı açtıkça, her bir hissi içime çekip yutuyorum adeta…tadına bakarak yaşıyorum…

Ve böylesi çok güzel…

Bırak kalsın!

Giderken iyi ki iyi ki diyeceğim öyle çok şey kaydediyorum ki bu Dünya okulundan…

Kalbimle, 04.Mart.2019

Closing Time

Güçlü ama tatlı bir rüzgar esiyor son günlerde..
Bazen gök gürlemeleri de oluyor içinde,rengarenk ve yüksekkkk oktavlı..
Toplamış yönünü şaşırmış meltemleri, gel diyor daha çok kalbime, artık başka bir mecraya akacağız…

Geliyor, biliyorum, daha önceleri de hep böyle oldu.
Lakin hep bir çatışma içinde, ille de çok bilmiş zihnimin oyunlarını mutlak kılavuz edinip, korkularımın tehditleriyle yalpaladığım için, tamam dedi, nasıl olsa buluşacağız zaman ve mekanın olmadığı bir yerde…bekliyorum seni…

İşte o Zaman geldi, hissediyorum..
Bu sefer dönüşü yok, kuvvetli bir içgörü ve büyüyen bir cesaret var üstelik yanında..
Küçük hayat döngüm yerle bir olacak, bunu da çok net görüyorum.
Ve her geçen gün daha büyük bir kararlılıkla yıldızlara gitme arzusunu büyütüyorum içimde.

Ah Hayat, nasıl da büyük bir sükunet ve hayr ile kurguluyorsun her bir detayı…
Artık düşünmediğim noktalarda daha çok buluşuyoruz.

Teslim oluyorum bu sefer, mücadele etmiyorum, izliyorum…
İçimde sakin ve emin adımlarla bir şey büyüyor…
Önemsiz pek çok detay flulaşırken,
Yüreğimin taaa derinlerinde alev alan hayat ateşi, tutku ile yükseliyor…

O arzu ve tutku ile birlikte işte,
daha yüksek sesle, gümbür gümbür Closing Time dinliyorum…

Türkçe ifade edemediğim her bir hususun bütünlük ve sadeliğini İngilizcede yakalayabilmenin büyüsüne ise bayılıyorum…

Closing time, open all the doors and let you out into the world mesela…

Closing time, you don’t have to go home but you can’t stay here mesela…

Closing time, time for you to go out to the places you will be from mesela…

Ve en can alıcısı ise,

Closing time, every new beginning comes from some other beginning’s end !

İşte benim için de hep böyle oldu…

Şimdi, bilerek ve isteyerek, I KNOW WHO I WANT TO TAKE ME HOME diyorum…

Kalbimle, 24.Ocak.2019

Vedalar…

Her zaman çok sevmişimdir bu kelimeyi…
Acıyla yoğrulmuş bir ayrılığı değil de olgunlaşmış, kendi varoluş sürecini tamamlamış bir hoşça kal’ı taşır bana…
Sevgi ve tebessümle alırım içime…kızmam, hatırlarım daha çok, dışarı çıkıp izlerim küçük bir çocuğu şefkatle izler gibi…
Lakin bu aralar bir de olur olmaz anlarda içimden taşan kalp yaşları eklendi bu vedalara…

Birden kuvvetli bir ayrışma hali vuku buluyor, tam bir tanık bilinci.
Karşımda, tüm Hayat, duygu ve düşüncelerden azad olmuş halde, sadece var oluş vazifesinin can alıcı gerçekliği ile çırılçıplak beliriyor.
Sonra katı bir donma hali. Donuyor her şey. Sanki tek bir AN işte Hayat, burada daha çok fark ediyorum. Zaman yok.
Bu hali durdurmak, müdahale etmek kontrolümde değil.
O yüzden kendi sürecini tamamlaması için bırakıyorum.

Ve ardından işte, gümbür gümbür o kalp yaşları boşalıyor.
Çok derinlerde ya da yüzeye yakın son tecrübelerde kaydolmuş o tertemiz An’ların iç titreten görüntü ve sesleri,
bizi unutma dercesine hücum ediyorlar…
Onları özenle yerleştirdiğim kutularından çıkıp, kendi vedalarını hazırlamak istiyorlar.

Bunu görmek ve izlemek hem çok özel hem de çok hüzünlü…

Bırakıyorum…
Çokça ağlıyorum…
İzin verdikçe, kendi moleküllerine ayrılıp ışıl ışıl saçılıyorlar Evrene…

Onlar benim anılarım, yaşanmışlıklarım, üstelik de çokkkk güzel ve iyi ki iyi ki yaşadım dediğim her bir An ve anı için, teşekkür ederim.

Bu vedayı kucaklayabilmenin ve hatta bazen özleyebilmenin insani yumuşaklığı ile derin bir nefes alıyorum.

Hayat akıp giderken her şeyin gelip geçiciliği karşısında bir kez daha tevazu ile eğiliyor,
Hoşça kal ve Hoş geldin’lere daha çok alan açıyorum…

Kalbimle, 14.Ocak.2019

Büyüyen Baharlar…

Evdeyim, balkonda, pencere kenarında hayatın kendi günlük ritmini izliyorum…
Dışarıda sıkı bir soğuk var. Güneş bulutlarla saklambaç oynuyor, bazen bu oyuna büyük kuş sürüleri katılıyor.
Aralarındaki bütünlük ve uyumu izlemek beni her zaman çok heyecanlandırıyor.
Bu Pazar aşağıda oynayan çocuk sesleri yok.
Deniz 3 saatlik antreman sonrası tatlı bir dinlenme uykusunda.
O uyurken yapılacakları kurgulamakla meşgul zihnimi yakaladığım an her şeyi bıraktım, oturdum.
Çayımı aldım, battaniyemi, çiçeklerimle sohbet ettim, hafif dokunuşlar ve özenle bakımlarını yaptım, onlara gösterdiğim bu ilgi ve özen, içimden yükselen bir hıçkırık ile bana geri döndü aniden…
Senelerce görmezden geldiğim kendi Öz Değer duygumun ‘aynı yumuşak dokunuş ve özene benim de ihtiyacım var. Lütfen beni de görüp besleyip büyütebilir misin?’ çağrısıydı bu…
Yetişkin maskesi ardına sığınıp yeterince bakım, özen, sevgi, şefkat, kabul ve değer görmeyen ne çok parçamız var içimizde, değil mi?
Ve ömrün yarısına gelip de, doğarken yüreğinde getirdiğin o her tür kaynağa sahip ÖZ’ün, dünyayla baş etmek üzere geliştirdiğin bir sürü yanlış kişilik nedeniyle baskılanıp küçülmesinin ve buradan göçüp giderken neredeyse kaybolmasının yarattığı ıstırap ne dayanılmaz!
Yürekten gelen o çağrıyı, dış empozisyonların belirlediği değerler sistemi tarafından KABUL görmek üzerine susturmak, nasıl da güçlü bir YETERRR yankısı ile geri dönüyor insana…
Biz İnsan mıyız sorusu daha sık tekrarlar oluyor kendini. Bence değiliz.
Her geçen gün İnsan olmaya dair potansiyelini güçlendireceğine, eksilten, vicdan kırıntılarını duymazdan gelip daha çok saldıran, acıtmaktan zevk alan ve buna da duygulardan azad olup güçlenmek adını veren saçma sapan bir sistemin akılsız kurbanlarıyız biz!
Ve yaşadığımızın gerçekten farkında bile değiliz!
Şimdi, şu An, o hıçkırık ile içimden gelen yalın ve temiz ses diyor ki, YAŞAM, içinde titreşen her bir organizma ile baştan aşağı BAHAR!
Sen tüm mevsimleri birarada yaşama gücüne sahip her daim açan bir BAHARsın…
Toprağına iyi bak, gerekli besini aksatma, yeni tohumlar ekmekten asla vazgeçme, dokun onlara, açmaya hazır tomurcuklarını gör ve izin ver açsın..o zaten ne yapacağını biliyor, yeter ki gör, izin ver… o tomurcuklardan taşan hayat enerjisine teslim ol, kal orada istediğin kadar, orası Öz’üne en yakın kısım, kana kana iç bu kaynaktan, beslen, şifalan…
Dışarıda her ne olursa olsun, kim neyi ne şekilde söylerse söylesin, en sağlam, en güvenli pusulan Öz Değer’inin kabul ve şefkatinden yansıyan iç görün olsun.
Diğerlerinin değerlerine göre var olma oyununa yaklaştığın her an kendi içsel gerçeğini hatırla!
Orada çok sağlam bir yürek var!
O yürek ile yaşama cesaret ve hürriyetini göster!
Bu senin temel varolma sorumluluğun!

Uyan ve sonsuz BAHAR’larına aç kendini…
Buna değersin…

İşte benim Bahar’larımdan yansımalar :)

Kalbimle, 06.Ocak.2019