Böyle…pencere önünde, gri-siyah gökyüzünde, geçip giden bulutların yolculukları hakkında hikayeler yazarak geçti.
- Bak Denizcim, şu sağ köşedeki en siyah olana, çok hızlı hareket ediyor, çok da kalabalık. Sanırım en çok onun yolcusu var. Sence nereye gidiyor olabilir?
- Bulut değil o. Otobanda yangın çıkmış. Otoban yardım arabaları gelip, hepsini çekmişler. Hani küçük tünele girmeden garajları var ya, hepppsini oraya toplamışlar. İtfaiye de gelmiş. Yangın bulutları çokkkk yükseklere çıkmışlar. Sen görmedin mi?
- Ahh, hayır tatlım, görmedim. Çok uzaklarda çıkmış olmalı bu yangın.
- Bak, karşıdaki köprüde, görünüyor.
- Denizcim, gözlerin çok güçlü olmalı. Ben gözlüklerimle göremiyorum annecim.
- Evet, benim kartal gibi gözlerim var. Otobandaki küçük arabaları görebiliyorum (gerçekten de görüyor).Bak şu sarı olana, otoban çekicisi o!
- Hıh, evet şimdi ben de gördüm!
Cumartesi günü de hava çok bulutluydu. Ha yağdı, ha yağacak ama dışarı çıkmamıza hiçbir şey engel olamaz.
Bu bulutlarla birlikte güzel bir yağmurun geleceğini, parkları, bahçeleri, arabaları, motorları…temizleyeceğini, çiçek ve ağaçların yıkanacağını, uzundur görmediğimiz salyangozların tekrar ortaya çıkacağını öyle bir anlattım ki Deniz’e, bir türlü giydiremediğim yağmur çizmelerini en nihayetinde ayağına geçirip, kapı önünde hazırdı.
- Hem yaprakların fotoğraflarını da çekeriz Ebru. Sonra sularda koşarız, ben sana kar topu atarım. Kardan adam yapacağız değil mi biz?
İzmir gibi bir memlekette yaşadığını ve ömrü hayatında belki 1, belki de 2 kez kar görebileceğini nasıl anlatabilirim ki 3 yaşındaki çocuğa.
- Aaaa hayatım, kardan adam yapmaya Nihan ve Can’ın yanına gideceğiz Ankara’ya. Oynamak için bizi bekliyorlar.
- Ama ben uçakta pencere kenarına oturacağım, kanatlara bakacağım. Hem biz Can ile yüzeriz, değil mi?
- Ah tatlım, şimdi yaşadığımız mevsim kış. Kışın yağmur ve kar yağar, deniz soğuk olur,üşürüz. Yazın güneş gökyüzünde çok kalır, deniz ısınır, o zaman yüzebilirsiniz Can ile.
- Foça’da yüzeriz, değil mi?
- Hem Foça’da hem de Bodrum’da yüzebilirsiniz….
Diyaloglar, diyaloglar… hiç beklemediğimiz bir hızla aniden değişen, ta ortasından başlayıp direkt sonuna bağlanan hikayeler, yetişkin mantığına aykırı canavarlı, hırsızlı, yangınlı, yaramaz çocuklu, ambulanslı, ışıklı, asansörlü….hayaller, şimdi bu soruya nasıl cevap verilir diye kara kara düşündüren garip sorular…cevap vermekte zorlanıyorum çoğu zaman, kendi lineer mantığımı devreye sokup, hayalgücünü bozacağım diye çok korkuyorum, katılıyorum hemen hayaline, birlikte zenginleştirip apuk supuk hikayeler üretiyor, sonra da kahkahalarla gülüyoruz…
Cumartesi günü bisikletimizi de alıp çıktık sahile. Önümüzde güzel bir rüzgar, arkamızda geliyorum geliyorum diye bizi kovalayan yağmur bulutları, denize batıp çıkan karabataklar, bisikletimizin yanında koşan köpeklerle birlikte bir saat kadar dolaştık. Bu seferki konumuz jeneratörlerdi zira sitenin girişinde park etmiş kocaman bir jeneratör arabası vardı. Hakikaten ben de ilk kez böyle bir şey görüyorum. Deniz nasıl kaçırsın? Hemen indik bisikletten, sağı, solu, önü, arkası, egzozu, düğmeleri, kapısı…her yeri incelendi.
- Ebru, görüyor musun? Bu nedir böyle kocaman?
- Bu bir elektrik üretme makinası Denizcim.
- Elektriği nasıl üretiyor?
- …..(bende cevap yok, hakikaten yok)
- Bak, şu kapıyı açıyorsun, oradaki kırmızı düğmeye basıyorsun, oradan elektrik çıkıyor. Hortumla bahçeye gidiyor.Bunu mutlaka Tolga’ya anlatmamız lazım.
- Bakkkk, parkta da bir tane iş makinası var. Haydi, hemen oraya gidelim.
Çocuğumun, gelecek hayalleri iş makinası operatörlüğü ya da çöpçülük üzerine kurulu. Nerede bir iş makinası görsek, biz oradayız. Hemen izin alıp içine biniyoruz. O koca kaba aletlerin acayip büyük vitesleri ve kepçeleri var. Deniz hepsini biliyor. Belediye çöpçüleriyle de kanki olduk. Bizi görür görmez el sallıyor koca adamlar, “sarı sen yine burada mısın?” diye seviyorlar Deniz’i…Bizimki mest tabii, mest.
- Ebru, beni çok seviyorlar, değil mi diye soruyor bir de bana
Böyle yağmurlu günleri özlemişim İzmir’de…Eve dönünce yapılan sıcak bir çay, taze lor kurabiyesi, salonda açılan küçük köşe lambası, sehpaya serilen kitap, boyama ve hamurlar, ayağımın altındaki küçük arabalar, hiç açılmayan bir televizyon ve ilk kez yağmurda koşup ıslanmanın verdiği keyifle tanışan mutlu, küçük bir oğlan çocuğu, dizimin dibinde, kollarımın arasında, göğsüme yaslanmış…
Daha ne isteyebilirim ki?



