Personal Legend

Günlerdir süregelen yağmur ince ince devam ederken, çayımı demledim, pencere önüne tünedim…yine fazlasıyla düşüncelerdeyim bu aralar…silkinmeli ve realiteye dönmeliyim en acilinden…

The Alchemist okumaya doyamıyorum. Seneler önce Türkçesini okuduğumda da bu kadar etkilenmiş miydim hatırlamıyorum ama her zaman söylerim, İngilizce’de, Türkçenin ifade edemediği bir anlam bütünlüğü var, cümleler daha bir etkili, daha bir bütün gelir her zaman bana. Daha çarpıcı, daha vurgulu ve şaşılası derecede basit! Bu basitlik ve sadelik bile tek başına yeterlidir benim için…

The old man said “Everyone, when they are young, knows what their Personal Legend is.

At that point in their lives, everything is clear and everything is possible. They are not afraid to DREAM, and to yearn for eveything they would like to see happen to them in their lives. But, as time PASSES, a mystreious force begins to convince them that it will be impossible for them to realize their Personal Legend.”

It’s a force that appears to be negative, but actually shows you how to realize your Personal Legend. It prepares your spirit and your will, because there is one great truth on this planet: whover you are, or whatever it is that you do, when you really want something, it’s because that desire originated in the soul of the universe. It’s your mission on earth.

The Soul of the World is nourished by people’s happiness. To realize one’s destiny is a person’s only real obligation. All things are one.

And when you want something, all the universe conspires in helping you to achieve it.

Tüm bu satırları okurken, kendim için düşlediklerimin geçip gitmesine seyirci kalmak çok acıttı beni…Gözlerimden yaşlar süzülürken, bir yanım, şu an sahip olduklarıma tebessüm ederken, içimdeki güçlü ses hala ve hala haykırıyor niçin beni dinlemedin, niçin düşlerinden vazgeçtin, bambaşka bir yerde, bambaşka bir olasılıklar diyarında var olabilirdin diye?

Sanırım bu ağır sorunun yanıtını bu hayatımda veremeyeceğim. Sadece almam gerekeni alıp, Yol’uma devam edeceğim. Şimdilik yapabileceğim bu sadece.

 

 

 

Nowadays I’m….

Nowadays I’m very full of energy which is coming from my innersky:)

I was inspired by Secdus writing my some posts in English, so I will try…and let’s see how it will be….

Nowadays, I’m reading some posts, reading some books, reading some magazines but especially in English! I want to read and read and read…everything whatever I can find!

Am I a crazy? Yes, sometimes I’m…I like books so much…I can not live without books, without papers and without pencils…

Now, reading “The Alchemist” by Paulo Coelho whics is shining my early mornings before the Sun.

Have a good week everyone…

Tanrılar Okulu

Bir kitap. Bir Düş Okulu. Bir Kendini Hatırlama aracı. Bir Tebliğ. Bir Yardım. Bir Ayna. Bir “Ben Kimim?” rehberi. Dikey Zamanda sınırları alt üst eden devrimsel bir Hareket. Bir Şuur değişimi. An’da büyük bir idrak. Bundan Önce ve Bundan Sonra durumu. Okumalı, okutmalı. İhtiyacımız olanı çekip almalı ve yaşamalı.

Kişisel gelişim yolculuğumda bunca zamandır yaşadıklarımdan biriktirdiğim en büyük sonuç: Her şey başka bir şey’e vesiledir. Her başlangıç aynı zamanda bir Son’dur. Her realite kendinden sonraki realitenin hazırlayıcısıdır. Ve Yol sonsuzdur, bitmez, çünkü Biz de Sonsuzuz, Evren Sonsuz, Alemler Sonsuz…Zaman, rakamlar arasına sıkıştırdığımız bir süreç değil, Zaman bir enerji, bir Oluş durumu, akıl ile kavramakta zorlandığımız ama içten içe bildiğimiz, hissettiğimiz bir Varoluş durumu…

Kelimeler hakikaten yetersiz. Maurice Nicoll ile örtüşen o kadar çok şey var ki…çünkü her şey aslında BİR. Her şey aslında aynı amaca hizmet ediyor: İnsan’ın Tekamülü. Bireysel Tekamül. Her şey bizde başlıyor, Biz’de bitiyor. Dışımızda ne bir etki, ne de bir olay var. Gerek toplumsal, gerek bireysel düzlemde, her şeyin yaratıcısı bizleriz. İyiliği de kötülüğü de Biz yaratıyoruz, kimse birbirine bir şey yapmıyor aslında. Dünya bu durumda olduğu için bizler böyle değiliz, tam aksine Dreamer’ın da söylediği gibi “The World is Such because You are Such!”

Son günlerim, kitabı yazıp çizmekle, geri dönüp bazı bölümleri tekrar tekrar okumakla, aldığım notları sentezlemekle, kendi iç dünyamda yakaladıklarımı hazmetmekle, bazen hüzünle bazen de yüzümde büyük bir gülümsemenin keyfiyle geçiyor.

Öyle devrimci bir vizyon var ki, ölüm & doğum, eğitim, bireysel tekamül, hayat, zaman, ekonomi, tarihsel olaylar…dünyaya ait temel değer ve inançları ciddi derecede sarsıyor. Yine de kendi iç dünyamda beni bir yerden alıp başka bir yere taşıdığını ve daha da taşıyacağını biliyorum. Bu da bir araç, tıpkı Metapsişik, tıpkı NLP, tıpkı Optimum Denge, tıpkı 4.Yol ekolü gibi. Aslında hepsinin de yaptığı bir ve aynı şey. Bana, gerçek Ben’i hatırlatıyorlar.

“Bilgi, sen var olduğun andan beri sana aittir ve daima senin içindedir. Tıpkı mutluluk, refah, irade, Oluşun Birliği ya da ister Tanrı olsun isterse para, aradığın her şey gibi bilgi de sana dışarıdan gelmez. Kimse sana onu veremez, o sadece ‘anımsanabilir’”

Anımsamama yardımcı olan iyi & kötü Her Şey…ve bu yolda birlikte yürüdüğüm tüm Yol arkadaşlarım! İyi ki varsınız, Hepinize teşekkür ediyorum.

Eğitim ve Başarı üzerine devam

Sanırım konu üzerine düşünmeye devam etmem gerekiyor zira ardı ardına bazı manzaralara denk getiriliyor ya da sürekli konuyla ilgili bir şeylere rastlıyorum…demek ki daha irdelenecek çok şey var…Bakalım neler çıkacak?

1. Açıkçası bazen 4 yaşındaki çocuğumun mutlu çocukluğunu izlerken, bazen de ”allah allah, geç mi kalıyoruz?” endişesi içine sürüklenmiş bulabiliyorum kendimi. Toplu ipnozun etkisi elbet. Çevremdeki pek çok arkadaşım anaokulundaki çocuklarının sular seller gibi İngilizce konuştuğunu, sayıları 1′den 50′ye kadar jet gibi saydıklarını, önlerine konan puzzelları gözü kapalı yaptıklarını anlatırken, kaydırağın tepesinden ters kayan, yürümeyen sürekli koşan, sümüklüböcekleri ameliyat eden, bir tekne ya da bir araba motorunun nasıl çalıştığını bizden iyi bilen çocuğum gözümün önüne gelince afallıyorum elbet. Sonra “pardon ama geç kaldığın tam olarak nedir?” sorusu dikiliyor karşıma. Gülümsüyorum hemen, gevşiyorum…Hiçbir zaman bu yarışın içinde olmayacağız. Çocuğum çocukluk dönemini doyasıya yaşayacak ve sağlıklı bir doyuma ulaştıktan sonra bir başka dönem başlayacak, biliyorum diyorum. Bu bilgiye güveniyorum çünkü gerçekten işliyor. Çocuğuma güveniyorum çünkü o da bunu biliyor, benim ona duyduğum güven, içinde zaten var olan bilginin kesintisizce yaşanmasına yardımcı oluyor.

2. Tam da bunları derken geçen hafta bir öğle tatilinde iş yerinden bir arkadaşım elinde koca bir ders kitabıyla çıkageldi. “Hayırdır??” dedim. “Kızın yaz tatilinde çözdüğü testlerin kontrolünü yapıyorum” dedi. Test kitabı dediği ansiklopedi gibi bir şey. “Yaz tatilinde çocuk test mi çözdü? Çok var mıydı bunlardan” dedim. “Bunun gibi 4 tane daha bitirdik. Şimdi kontrollerini yapıyorum. Öğretmenimiz aşırı mükemmelliyetçi biri. Eksiler atıyor, üzerine notlar düşüyor. Hoşuma gitmiyor.” dedi!  Hiçbir şey diyemeden kalakaldım! Sadece içimden “sen de mi ?” haykırışı yükselirken, birden kışın Deniz’in anaokulundan haftada iki kere eve getirdiği, birer sayfalık boyama aktivitelerini onunla birlikte yapmaya çalıştığım sahneler gözümün önüne geldi. Oha oldum kendime! Üstelik bu arkadaşım da çocuk gelişimi üzerine derin sohbetler yaptığımız, ufku son derece açık bir arkadaşımdı. “Nasıl yani, Deniz okula başlayınca ben de mi böyle olacağım?” sorusunun gerçekliğiyle acayip irkildim, sinirledim bozuldu…Bu nasıl kuvvetli bir ipnozdur, bu nasıl bir çelişkidir, gerçekten “doğru ve dengeli” olan nedir? Okula başlayan bir çocuğa ödev verilmeli mi? İçeriği ve amacı ne olmalı? Ebeveynler bu sürecin neresinde, ne kadar yer almalılar….bir sürü bir sürü soru geldi beraberinde….zira yine bu arkadaşımdan duyduğum kadarıyla çocukların “yapabilme” kabiliyetinin üzerinde öyle “proje ödevleri” veriliyormuş ki (kıl oldum bu proje ödevi lafına), çoğunu ebeveynler yapmak zorunda kalıyormuş! Herkes birbirini ve kendini kandırıyor ama olanlar çocuklara oluyor! Tam bir körler sağırlar birbirini ağırlar durumu yani…

3.Üzüntüyle bu sorular içinde boğuşurken, çat kapı Özgür Bolat’ın Hürriyet’teki yazısı çıktı karşıma da, derin bir nefes aldım ve “yürü git çocuğum, en faydalı proje ödevi çocuklukta, sokakta, parkta, insanlarla, doğayla…birebir yaşadıklarındır” diyebildim.

Yazının tümünü buraya almak isterdim ancak ne zamanım ne de o kadar yerim var. Stanford Üniversite’sinde bundan 80 yıl önce başlayan ve 80 yıllık veri analizinin sonuçlarını anlatan bir araştırmayı konu almış. Bu araştırma sosyal bilimler alanında tarihte yapılan en geniş çaplı araştırmaymış: “Okula erken başlayan çocuklar, daha erken mi ölür?” Başlık ürkütücü ama içerik çok iyi, çok rahatlatıcı, çok faydalı. Tüm ebeveynler okumalı!

Bir de “Too Much, Too Soon?: Early Learning and the Erosion of Childhood” kitabından not aldığı bazı hususları aktarmış. İşte benim de tam olarak ifade etmek istediklerimden kısa özetler:

Eğitime hazır olmayan çocuklar zaten zorlanacak. Peki hazır olanlar? Onları ne tür riskler bekliyor?

Stanford Araştırması’na göre, 80 yıl boyunca takip edilen kişiler karşılaştırıldığında, 5 yaşında bilişsel olarak hazır oldukları için okula başlayan çocuklar, 6 yaşında başlayanlara göre ortalamada daha kısa yaşamışlar. Hayatları daha problemli geçmiş. Özgüvenleri daha az gelişmiş. Bu çocuklar “çok hızlı ve çok erken” hayata itilen çocuklar olarak tanımlanmış.

Peki neden daha erken ölmüşler? Bunun bir sebebi yeteri kadar “yapılandırılmamış oyun” oynamamaları (çok sevdim bu ifadeyi, “yapılandırılmamış oyun”!) Yani amaçsız sadece zevk için oyun oynamamaları. Bu yaşta önemli olan fiziksel, sosyal ve duygusal gelişim. Bunu sağlayan en iyi yöntem de “yapılandırılmamış oyun”. Oyuna amaç yüklendiği zaman, o oyun olmaktan çıkıyor. Bu da onların sosyal ve duygusal olarak gelişimlerini engelliyor. Bu da stresli bir hayat sürmelerine sebebiyet veriyor. Daha kötüsü, kendini yapılandırılmış eğitim oyunlarında bulan çocuk, temel oyun ihtiyacı karşılanmadığı için hayal kırıklığı yaşıyor.

Stresli hayat sürmelerinin bir nedeni de o yaşta oluşan ilişki kurma modelleri. Sosyal becerileri kazanmadan okula başlayan çocuklar kendinden büyük olan çocuklar ile sağlıklı ve güvene dayalı ilişki kurmakta zorlanıyor. Öğrenme küçük yaşlarda oldukça fiziksel bir etkinlik. Çocuk çevresini fiziksel olarak kontrol altına almak, dokunmak ve deneyimlemek istiyor. Fiziksel olarak kendinden büyük olan çocukların yanında, erken okula başlayan çocuklar fiziksel zayıflıklarından dolayı kabul görmek için çırpınıyor. Stresli bir arkadaş kültüründe kendini buluyor. Kendine olan güveni kırılgan hale geliyor. Sürekli kendini ispat haline girebiliyor. İlişkilere yüklediği anlam da olumsuz şekilleniyor ve bu bakış açısını yetişkin hayatındaki diğer ilişkilerine de taşıyor.

Okula erken başlayan çocuklar, diğer çocuklarla ilişki kurabilmek için imaj yönetimine ve kabul görmeye önem vermeyi öğreniyor. Ki bu da “öğrenme aşkını” kaybetmeye sebebiyet verebiliyor. Okul öncesi eğitim ilkokul eğitiminden farklı. Bambaşka bir pedagoji, bambaşka bir ölçme ve değerlendirme ve öğretmen ile çocuk arasında bambaşka bir ilişki var. Örneğin, anaokulunda çocukların tüm çalışmaları kabul görür ve öğretmenin amacı çocukta ilgi uyandırmak ve bu ilgiyi ayakta tutmaktır. Çocuklar birbiriyle karşılaştırılmaz ve çocukların kendileri ile ilgili algıları pozitiftir. Çocukların ulaşamayacağı beklentilere girmeleri istenmez. Ama ilkokul sürecinde bu ilişki değişir. Çocuklar sevse de sevmese de belirli görevleri yerine getirmek zorundadır.

“Öğrenme aşkı” oluşmadan bir çocuğu bu yapıya sokarsanız, çocuk öğrenmeden ve okuldan çok erken soğuyabilir. Daha da risklisi, çocuğun içinde ömür boyu devam edecek bir kızgınlık yaratmış oluruz. (tam da biz Türklerin yaptığı gibi!) Bu durumda çocuk öğrenmeden uzaklaşıp, var olma ve pozitif algılanma savaşına girer. Bu da çok önemli bir stres kaynağıdır.

Küçük yaşta çocuklar kendi standartlarını oluşturmakta zorlanacağı için, öğretmene ve aileye daha çok ihtiyaç duyar. Ne iyi ne kötü, sağlıklı karar veremez. Eğer öğretmen kalabalıktan dolayı her öğrenci için gerekli geribildirimi zamanında sağlayamazsa, çocukta ya öğrenilmiş çaresizlik oluşur ya da mükemmelliyetçilik. İkisi de sağlıksızdır. Anaokulunda bireysel ilgi gören çocuk, ilkokulda bu ilgiyi göremez.

Peki bu düzeltilemez mi? Aile ve öğretmenin tutumuna bağlı. Erken yaşta okuma ve yazmanın avantajını gösteren hiçbir araştırma yok. Bu durumda okula yeni başlayan çocuklara müfredat ve okul hedeflerini empoze etmekten ziyade, onların sosyal ve duygusal gelişimlerini sağlayabilirsek, bu sorunu çözebiliriz…

Kendimi alamadım, çoğunu yazdım sanırım ama buna değerdi!

Kuaför Notları

Saçlarımı boyayan genç arkadaşa bu sefer Maurice Nicoll okumasını önerdim :)

Geçenlerde şifacılık üzerine konuşunca baktım tavsiye ettiğim 1-2 kitabı alıp koymuşlar sehpa üzerine; Maurice Nicoll neden olmasın dedim. Kuaföre gidince mutlaka Alem vb. tarzı sosyete dergileri okunur şeklinde genel bir kural var gözlediğim kadarıyla.  Saçma. Öğrendiler, artık bana vermiyorlar :)  

O saçlarımı boyarken benim ona okuduklarım:

“…içsel kaale almanın sık rastlanan formlarından biri başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü, bize nasıl davrandıklarını ve bize karşı gösterdikleri tutumu düşünmektir. Bir insan yeterince değerli olmadığını hissedebilir ve bu ona ıstırap çektirir; başkalarından şüphe duymasına, muazzam miktarda enerji kaybetmesine ve kendi içinde güvensiz ve saldırgan bir tutum geliştirmesine neden olur.

Bununla yakından bağlantı, hesap yapma denen özdeşleşme formudur. Kişi insanların kendisine borçlu olduğunu hissetmeye başlar; daha iyi davranışlar, daha fazla ödül, daha fazla onay hak etmektedir ve bunların hepsini psikolojik bir hesap defterine, zihninde sürekli çevirdiği sayfalara yazar. Ve böyle bir insan kendine o kadar acımaya başlar ki, aynı anda tüm acılarından bahsetmesine izin vermeden onunla herhangi bir şey hakkında konuşmak, neredeyse imkansız hale gelebilir. Bu türden tüm hesaplar, başkalarının size borçlu olduğu tüm duygular ve sizin kendinize hiçbir şey borçlu olmamanız, bir insanın içsel gelişiminde çok büyük bir psikolojik sonuçtur.

Çalışma’da bir insan sadece başkalarını bağışlayarak gelişebilir. Yani borçlarınızı silmezseniz içinizde hiçbir şey gelişemez. Size borçlu olunduğu duygusu, alacaklı olduğunuz duygusu her şeyi durdurur. Hem kendinizi hem başkalarını alıkoyarsınız.”

Bir insanın şu süreli dünya hayatında KENDİ VARLIĞI’na yapacağı en iyi yatırım ne mal ne mülk ne para ne mutluluk…-bu dünyada reel olarak elde edilecek bir şey- değil çünkü!

En iyi yatırım, Hayatın kendisi için bir öğretmen olmasına izin vermek…Kişiliği küçültürken ÖZ’ün büyümesine fırsat tanımak ve belki bir gün O’nunla tanışmak…

Bunları okuduktan sonra bir iki laf ettik üzerine kuaför dostumla. Aynadan birbirimize baktık manidar…biliyorduk ki içimizde cirit atan binbir türlü hesaplaşma var o an.

Bir sonraki görüşmede Farkındalıklar üzerine konuşmak üzere rutin hayatlarımıza geri döndük tıpış tıpış :(

Maurice Nicoll okumaya ve Çalışma fikri içinde yaşamaya doyum olmuyor!

Nicoll! Yine Maurice Nicoll ve yine “Çalışma”

Bilen bilir. Bir fikri, bir duyguyu, hele hele inanmadığım bir şeyse bu, içimde tutmam mümkün değildir, mutlaka tepkimi veririm. Tepkileri içe gömüp kendine zarar vermektense, dışa vurup ifade etmenin daha sağlıklı bir davranış olduğunu düşünürüm. Ancak ve ancak işin mahareti,

1. Tepkiyi verirken ne kadar otomatik/negatif olup olmadığını kontrol etmek

2. Buna değer mi? sorgulamasıyla bir üst realiteye geçmek.

Artık hakikaten “bilgi”min “varlık seviyem” ile birleşerek bir “Anlayış” birliğine ulaştığı günlerin tatbikatlarını yaşadığımı hissedebiliyorum.

Bağırıp çağırarak, kavga ederek, her şeye itiraz edip mismatcher’lık yaparak, ille kendi fikrini beyan etme derdiyle yanıp tutuşarak, laf cambazlığı mücadeleleri içinde varolarak…istediğim sonuçlara ulaşamayacağımı nihayet FARK EDİYORUM!

Tepkilerimizi ortaya koyabileceğimiz başka yollar da varmış! Ve bu sözde değil, EYLEM de de yapılabilen bir şeymiş!

Bir insan, az ve öz konuşarak, durumun gerektirdiği dengeli ve akılcı tutumu takınarak, son derece sakin ve soğukkanlı bir şekilde de tepkilerini dışa vurabilirmiş !

Aşamalar, aşamalar, aşamalar ama hep önce FARKINDALIK!

Usta Maurice Nicoll’den çarpıcı ifadeler:

“Hayatın, kendisine karşı sürekli reaksiyon göstermemize sebep olduğunu hepiniz anlayabilirsiniz. Bütün bu reaksiyonlar hayatımızı oluşturur: Kendi kişisel hayatımızı. Kişinin hayatını değiştirmek dışsal şartları değiştirmek değildir: Kişinin reaksiyonlarını değiştirmektir.

Eğer kişisel hayatınızı oluşturan reaksiyonlar temel olarak negatifse, o zaman bu SİZİN HAYATINIZ. Sizin hayatınız, her gün gelen izlenimlere karşı verilen esasen bir negatif reaksiyonlar yığınıdır. Eğer kişi kendi üzerinde çalışmayı diliyorsa, negatif reaksiyonları kışkırtmamak için izlenimleri dönüştürmek, o kişinin görevidir.Fakat bunun için izlenimlerin içimize girdiği noktada kendini gözlemleme çok gereklidir.”

Maurice Nicoll okumaya ve “Çalışma”ya doyulmuyor!

“Çalışma” üzerine notlar

Hızlı günleri geride bıraktıktan sonra 2 sabahtır vapur okumalarına devam. Kitabın belki de en iyi paragraflarından biri:

“Çalışma sistemi bir insanın içinde uygun şekilde kaydedilmezse, daha yüksek merkezlerin titreşimlerini alıp iletmek üzere o kişinin içinde doğru bir şekilde gelişemez ve büyüyemez. Şunu anlamalısınız ki, kelimeler ve diyagramlar olarak alındığında, Çalışma’nın kendisinde hiçbir kuvvet yoktur, ancak isteyerek anlaşıldığında kendi varlığı vasıtasıyla Çalışma’nın ilettiklerinde kuvvet vardır. Çünkü Çalışma anlaşıldığında, insanın içinde daha önce sahip olmadığı bir şey biçimlendirir ve böylece onun içinde biçimlendirilen enstrüman -öyle diyelim- o kişinin daha önceden şuurunda olmadığı tesirlere cevap verebilir. İşte insanı değiştiren ve dönüştüren de bu tesirlerdir. Dolayısıyla kişinin, kendi içinde Çalışma’yı canlı tutmasının, Çalışma fikirlerini tekrar tekrar duyup onlar üzerinde düşünmesinin ve onlara göre hareket etmeye çalışmasının ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz. Çünkü günlük yaşamın baskısı ve arzuları yüzünden Çalışma insanın içinde ölürse, onu tekrar uyandırmak çok zor olabilir. İnsanlar kolayca uykuya dalıverirler; ve Çalışma kişinin içinde hep canlı kalacak kadar güçlü duruma gelinceye dek pek çok zaman, çalışma, çaba ve fedakarlık gerektirir; bu yüzden insanlar, onu canlı tutabilen ve görevi bu olan kişilerle teması korumalıdırlar.”

Bugüne kadar 4.Yol ekolu hakkında pek çok şey okuyup, epey bir “Kendini Tanıma” çalışması yaptığını, üstüne üstlük bir de yol aldığını düşenen ey Ben! Daha Yol’un ne kadar da başındasın…

Açılımlar, açılımlar ve açılımlar….birbiri ardına yanan ışıklar, artan farkındalıklar, birbiriyle yeni bağlantılar yapan nöronlar :) Hangi biri yazılmalı ya da yazılabilir mi, anlatılabilir mi?

Başka bir gerçeklik bu. Henüz benim için de flu.

Yaşadığımız fiziki “gerçeklik” ile aslında başka seviyeye ait bir “gerçekliğin arasında” gidip gelmek, insanda karmaşa yaratır gibi görünse de, kendimin bile şaşıp kaldığı bir sadelik, dinginlik ve pozitif enerji getiriyor bana. Bu dünyada materyal olarak hiçbir şeyin veremeyeceği bir tatmin ve huzur duygusu. İlk kez “olduğu” gibi “kabullenme” ve kendiliğinden “şifalanma” durumu. Baktığının “ardını” görebilme, gelen etkiyi şuurlu bir “tepki”ye dönüştürme süreci.

4.Yol ekolünün kurucusu sevgili Gurdjieff, onun öğretilerini “Çalışma” sistematiği içinde derleyen sevgili Ouspenksy ve tüm çalışmaları, kendi üstün yeteneğiyle sentezleyen ve bizimle paylaşan sevgili Maurice Nicoll…Varlıksal minnet duygularımı kabul edin lütfen, her daim duacınızım.

Bir İnsan Kendi “Anlam”ını Nasıl Bulabilir?

“Çalışma” fikri ile hemhal olmuş durumdayım.
Kitap elime ilk geçtiğinde Deniz daha yeni doğmuştu, taa 3.5 yıl önce.
Ne var ki o zaman yaşadığım dönem ve ihtiyaçlarım çok farklıydı. Dolayısıyla bu değerli eser, sadece kitaplıkta yerini almakla hayat bulmuştu evimizde.
Şimdi ise çok farklı. İçimde yaşayan ve büyüyen bir varlık gibi adeta. Her gün doluyorum, her gün doluyorum, bu tesir nasıl dengelenir, nasıl yönlendirilir, nasıl faydalanılır, nasıl paylaşılır ve aktarılabilir, şimdilik bilemiyorum, sadece yaşıyorum, hem şaşkınım, hem MUTLU OLMAK diye ifade edebileceğim haletin çok çok farklı bir skalasındayım sanki…Dikeyde bir hareket; yükseldikçe aldığın enerji de artıyor…Evren, İnsan, Yaratılış, Hayat, Yıldızlar, Tesirler, Zaman, Merkezler…. “Bilgi bir enerjidir, bir tohumdur” derdi E.A. Bir kez daha Zaman’ın Ötesine uzanıp, ne demek istediğini şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum…

“Çalışma’nın bakış açısından herkes dünyaya öğrenmek için bir ders ile, kendisi hakkında yerine getireceği bir görev ile doğar ve bunu görmeye başlamazsa, yaşamı gerçekten anlamsızlaşır. Tamamen unuttuğumuz bir şeyi hatırlamak zorundayız. Yaşam çok kısadır; yaşamda kendimizi çok erken kaybederiz. Sürüklenmeyin. Kendinizi yakalayın ve sorun: ‘Ben ne yapıyorum? Nereye gidiyorum?’ Çok geç olmadan önce yapmanız gereken şeyi düşünün; üzerinde çalışmak açısından neyin sizin için önemli olduğunu düşünün. Herkes kendi içinde üzerinde çalışması gereken şeyi, bu hayatı yaşamak için gerekli olan kendi sebebini ayırt etmelidir. İnsan bu gezegene içsel bir görevle doğar ve yaşam öylesine düzenlenmiştir ki insan kendisini ve kendi anlamını sadece yaşam vasıtasıyla bulamaz, ancak bu içsel görevin ne olduğunu görmek yoluyla bulabilir. Çalışma der ki, herkes kendi görevi açısından tam olarak en iyi şartlara doğmuştur ve en iyi şartların içindedir; ve bir insan Çalışma ile karşılaşırsa eğer onun şartları, çalışma amacı için en iyisidir. Fakat tabii ki herkes, eğer başka şartlar içinde olsaydı her şey çok kolay olurdu, diye düşünür. Durum böyle değildir. Doğum kader’dir, kaza değildir ve bütün alınyazısı kişinin kendisi ile ve olası tekamülü ile tamamlanmalıdır. Kişi, kendini içinde bulduğu şartlara karşı çalışmalıdır. Yoksul doğmak zorluklara yol açar ve zengin doğmak da zorluklara yol açar. Yaşam her zaman beklediğimizden farklı olarak devam eder ve sanki her şey çapraz gider. Eğer yaşamın kendisi amaç olsaydı, durum bu olmazdı. Fakat bizim ve diğer tüm insanların anlamak ve dönüştürmek için bir başlıca özelliğe sahip olduğumuz bakış açısından bakarak kendi yaşamlarımızı düşündüğümüzde, var olmanın tüm anlamı değişir.”

“İnsanlar sık sık Çalışma’yı samimi olarak hissederler fakat asla kendilerinde fark ettikleri bir şeyden başlamayı ve onun üzerinde çalışmayı samimi olarak düşünmezler. Her şeyi birlikte ve hiçbir şey ödemeden isterler.”

Osho’dan Çocuklar Üzerine

Şayet, bazen çocuğunda hoşuna gitmeyen bir şeyler bulursan kendi içine bak, onu orada bulacaksın, o çocuğa yansıtılır. Çocuk sadece duyarlı bir yanıttır. Çocuk basitçe seni özümsemek, seni taklit etmek, seni tekrar etmek için vardır. Yani eğer çocukta yanlış bir şey ortaya çıkarsa bunu ortaya koymaktansa, onu kendi içine yerleştir ve şaşıracaksın: Çocuk bunu otomatikman bırakacaktır. Çocuk yalnızca anneye fiziksel besin için bağlı değildir, o anneye her şekilde bağlıdır; ruhsal besin için de. Bu yüzden şayet sen dinginleşirsen, çocuk seni takip edecektir, o bunu bilmeden öğrenir.

Anne babalar çocukları hakkında şikayet ederken ne yaptıklarının farkında değildirler çünkü benim gözlemime göre çocukta yanlış bir şey varsa bu anne babadan geliyor olmalıdır. Bu her zaman böyledir: bunun yüzde doksan dokuzu anne babadan gelir; çocuk ne kadar küçükse oran o kadar büyüktür. Çocuk biraz büyüdüğünde ve toplumun içine girmeye başladığında o zaman elbette başkalarından da öğrenir ancak nihai hesaba göre neredeyse yüzde doksan oranında anne babadan kaynaklanır. O yüzden çocuğun ne olmasını istiyorsan öyle ol. Dingin ol, şefkatli ol, Sevgi dolu ol, neşeli ol. Ve sadece bu olarak, çocuğun bu nitelikleri özümsemeye başladığı için şaşıracaksın. Ve şayet o dinginliği içselleştirebilirse bu onun için en büyük şey olacaktır.

Osho- Kendin Olma Özgürlüğü

Çocuğunuzla Birlikte Büyümek-4

Tatsız bir Perşembe. Bir an önce çıkıp oğlumun yanına gitmek istiyorum.
Bu sabah vapurda bitirdim kitabı. Ama aynen Nihan‘ın dediği gibi, hiç elimden bırakasım yok. Oku oku oku, nereye kadar, önemli olan içselleştirebilmek ve hayatına katabilmek bu bilgileri ama her okuduğum satır yeni bir bakış yeni bir moral yeni bir dinamizm katıyor Deniz ile olan ilişkilerime.
Dün akşam Sports‘da arkadaşların çocukları da vardı, onlar yüzdü, eğlendi, biz onları izledikçe memnun olduk. Onlara karşı olan yönelimim bile değişmiş, oynarken ve konuşurken onlarla dikkat ettim kendime de, sanki onlardan biri gibiydim..
Çocuklar müthiş varlıklar!

Kitabın son paragrafını not alıyorum buraya bilgisayarı kapamadan.

“Bizim amacımız, çocuklarımızın benlik bilinçlerine asla zarar gelmeden büyümelerini sağlamak gibi olanaksız bir şeyi başarmak değil! Böyle bir hayat olamaz ve çocukları gerçek hayatın deneyimlerinden korumak onları sadece zayıflatır. Bunun yerine, çocuklar, gerçeklerle yüzleşerek duygusal anlamda güçlü ve dirayetli bir şekilde büyümeliler. Bizim amacımız, çocuklarımızla aramızda, onların tüm duygularını ifade edebildikleri ve sahip oldukları değere inandıkları, sevgi dolu ve korku içermeyen bir ilişki kurmak. Böylece onlar da, kendilerine anlamlı bir yaşam kurmak ve diğer insanları olumlu bir şekilde etkilemek için ihtiyaç duydukları özgüveni kazanmış olurlar.

Çocuğunuzu olduğu gibi kabul ederek, kendisi için seçtiği yolu onaylayarak, sevginizi ve takdirinizi içten bir şekilde göstererek, sahip olduğu değere inanmasını sağlayın. Bu, hiçbir beklentinin, çocuğunuza olduğu haliyle değer vermenize engel olmaması demektir.”

Naomi Aldort, Çocuğunuzla Birlikte Büyümek – Bir Rehber Kitap-