İzmir’de Sonbahar

İlk kez bu sene İzmir’de “Sonbahar” ve onun beraberinde getirdiği güzellikleri içimize çekerek yaşıyoruz.
Tabii bu tamamen kişisel bir yorum olarak da değerlendirilebilir zira şehir dışında yaşayan pek çok insan için ne kadar da doğaldır dağları, bayırları, küçük bahçeleri kaplayan sarı kızıl yeşil renk cümbüşünü görmek ve doğanın bereketini solumak…tam bir görsel şölen…gözlerimi kapıyorum, bir verandada elimde sıcacık çayım, önümde uzayıp giden sonsuz vadiye bakıp, “Tanrım, bu nasıl bir şey böyle? Bu renk geçişleri nasıl bu kadar güzel olabiliyor? Yaprak dokularındaki damarlar nasıl bu kadar kırılgan, nasıl bu kadar ince sesli olabiliyor? Ağaçlar nasıl böyle kendiliğinden bir döngüyle tüm yapraklarını bir bir döküp yenilenebiliyor? Bu nasıl bir düzendir böyle?” şeklinde Doğa’ya ve doğadaki düzene hayranlığımı bir kez daha haykırıyorum, bir kez daha!

Ne kadar küçük, ne kadar karanlık, ne kadar otomat ve ne kadar izole hayatlar yaşıyoruz biz şehir insanları böyle.
Daralıyorum, bunalıyorum, isyan ediyorum, bu döngüyü kırıp çıkmaya çabalıyorum, bazen beceriyorum ama sonra bir bakıyorum ki, tekrardan bu sahte düzenin adamı haline gelmiş durumdayım! Tekrar bir up hareketiyle yükseliyorum ve mümkün olduğunca bu farkındalıkla yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorum kendimi ve en azından çekirdek ailemi…

İzmir’de havaların bahar tadında gitmesinden istifade, tüm haftasonumuzu açık havada, parkların, bahçelerin, yakın çevredeki küçük ormanlık alanların içinde geçirmeye çabalıyoruz. Yaşadığımız sitenin çevre düzenlemesi bile doğadan küçük soluklar almamıza fırsat tanıyor çok şükür. Geçtiğimiz Cumartesi Deniz ile bir sonbahar etkinliği gerçekleştirdik. İkimiz de fotoğraf makinalarımızı astık boynumuza, sandviç ve içeceklerimizi çantamıza atıp, düştük yollara küçük adımlarla. Sararan yapraklarıyla küçük parkımızda bir halı oluşturan çınar ağacımızı ziyaret ettik önce. Yaprakların rengi hakkında konuştuk. Mevsimleri anlattım basitçe küçük prensime. Yapraklar üzerinde koşuşturduk, toplayıp havaya savurduk, ağaçları sallayıp yaprak yağmurunun altına sığındık, bizimle birlikte yaprakların üzerinde kovalamaca oynayan küçük kediyi sevdik, taşlar toplayıp şekillerini bulmaya çalıştık, -hatta eve getirip suluboya bile yaptık bu taşlar üzerine- havuzlu parkta mola verip öğle yemeğimizi yedik, biraz oyuncaklarda oyalandık, sonra deniz kıyısına çıktık, kayıkların pervanelerini ve isimlerini inceledik, karabatak ve martıları besledik, yakalamaç oynadık…çok keyifli bir gündü, o kadar mutlu oldu, o kadar hoşuna gitti ki bu küçük gezi Deniz’in, ertesi gün Tolga’yı da katarak etkinliğimize yine vurduk kendimizi sahile. Bu sefer Tolga olduğu için ben biraz izinliydim, oturdum toprağa, yasladım sırtımı koca bir ağacın gövdesine, çevirdim yüzümü güneşe, epey bir süre bölünmeden kitabımı okudum. Sonra da top peşinde koşmaktan yanakları al al olmuş sarı bir kuş kondu kucağıma da, “gerçek” dünyaya döndüm…Kısa bir yemek faslından sonra güneşte mayışan küçük prensim pusetinde uyuya kaldı. Fırsat bu fırsat, tam 1 saat 20 dakika hiç durmadan deniz kıyısından yürüdük Tolga’yla eski günlerdeki gibi…O puseti sürdü, ben kitap okudum ona çocuk dünyası ve çocuk gelişimiyle ilgili…Yayınevini kapattıklarından beri kitaplardan epey uzaklaştı, üzülüyorum, keşke bir imkanım olsa da, şu yayınevi işini bir toparlayabilsem. Neyse, bakalım, her şeyin bir zamanı var…

Geçtiğimiz haftasonu, zaman tünelinden çalınmış kısa metrajlı bir film gibiydi. Şahaneydi, hepimize çok iyi geldi. Pazartesi Deniz’in ilk işi, anneannesini ve fotoğraf makinesini alıp, yine sonbahar gezisine çıkmak olmuş…
Bu haftasonu için de başka planlarım var, yeter ki kapalı yerlere girmeyelim, yeter ki dağda bayırda parkta, yeşilliklerin arasında olabilelim.

Hızlı hareketlerle çekilmiş fotoğraf karelerinden kesitler

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.