2012 Dileklerim

2012′de en büyük dileğim daha çok DUR egzersizi yapabilmek.
Alışkanlık haline gelmiş ve farkında olmadığım tüm davranış kalıplarımla yüzleşmek. Farkına varmak. Sevgiyle, dostça, ufak notlar alarak. Karşımdaki her kim olursa olsun, benim bir AYNAM olduğunu unutmadan, kızmadan, azarlamadan, hem kendimi hem karşımdakini KABULLENEREK…Sonra da asıl iş, bu yansımalar üzerinde bire bir çalışmak. Evet, çok canım acıyacak, biliyorum, ama sonra hepsi şifalanacak, bunu da biliyorum…

Ağzımdan çıkacak her bir fazla cümleyi DUR komutu ile sonlandırmak.
Az konuşmak. İçimde birbirini bloke etmeye çalışan BEN’leri sadeleştirip BÜTÜNLÜĞE yol almak. Olayların kurbanı değil, izleyicisi ve yeri geldiğinde yöneteni olmak. Duygu ve düşünce dünyama çarpan her bir rüzgarla esip gürlemeden, Nötr kalabilmek. Yorumsuz, beklentisiz, tepkisiz…sadece OLAN’ı izleyerek…Ardından elde edilen bilgi ve tecrübeyi sentezlemek, derin şuura iletmek ki, bir daha benzer bir senaryo ile karşılaştığımda huzurla ardımda bırakabilmek…Yol almak, yol almak, yol almak…Kendi varlığımda, kendi varlıksal planımda, toplumsal tekamül planımızda küçücük de olsa bir adım atabilmek…

Geçip giden zor bir sene ile birlikte, artık içimde yerli yerine oturup, cesurca kararlar alabildiğim bir süreç yaşıyorum. Acaba’ları geride bıraktım, hiçbir soru yok zihnimde geçmişe ve geleceğe dair. Kendi seçtiğim ve istediğim şeyleri yaşıyorum, beni etkileyen ya da sürükleyen herhangi bir şey yok, Ben varım sadece. Ona güveniyorum çünkü O biliyor.

Şu ara ihtiyacım olan tek şey, mantal planda var olan ancak fiziğe tezahür ettirmekte zorlandığım bir SENTEZ ve ÜRETİM sürecini, iyi bir plan ve programla hayat şartlarıma adapte edebilmek.

Ve ve elbette bana enerji, heyecan, umut, aşk, sevgi veren işlerle daha fazla haşır neşir olmak. İçimde oradan oraya koşan hayat enerjime yaratıcı ve zarif bir yön verebilmek…

Dans mı? Evet, olabilir! Hatta Deniz’in söylemiyle “süper bir fikir”!

Osho’dan Çocuklar Üzerine

Şayet, bazen çocuğunda hoşuna gitmeyen bir şeyler bulursan kendi içine bak, onu orada bulacaksın, o çocuğa yansıtılır. Çocuk sadece duyarlı bir yanıttır. Çocuk basitçe seni özümsemek, seni taklit etmek, seni tekrar etmek için vardır. Yani eğer çocukta yanlış bir şey ortaya çıkarsa bunu ortaya koymaktansa, onu kendi içine yerleştir ve şaşıracaksın: Çocuk bunu otomatikman bırakacaktır. Çocuk yalnızca anneye fiziksel besin için bağlı değildir, o anneye her şekilde bağlıdır; ruhsal besin için de. Bu yüzden şayet sen dinginleşirsen, çocuk seni takip edecektir, o bunu bilmeden öğrenir.

Anne babalar çocukları hakkında şikayet ederken ne yaptıklarının farkında değildirler çünkü benim gözlemime göre çocukta yanlış bir şey varsa bu anne babadan geliyor olmalıdır. Bu her zaman böyledir: bunun yüzde doksan dokuzu anne babadan gelir; çocuk ne kadar küçükse oran o kadar büyüktür. Çocuk biraz büyüdüğünde ve toplumun içine girmeye başladığında o zaman elbette başkalarından da öğrenir ancak nihai hesaba göre neredeyse yüzde doksan oranında anne babadan kaynaklanır. O yüzden çocuğun ne olmasını istiyorsan öyle ol. Dingin ol, şefkatli ol, Sevgi dolu ol, neşeli ol. Ve sadece bu olarak, çocuğun bu nitelikleri özümsemeye başladığı için şaşıracaksın. Ve şayet o dinginliği içselleştirebilirse bu onun için en büyük şey olacaktır.

Osho- Kendin Olma Özgürlüğü

Haftasonu….

Böyle…pencere önünde, gri-siyah gökyüzünde, geçip giden bulutların yolculukları hakkında hikayeler yazarak geçti.

- Bak Denizcim, şu sağ köşedeki en siyah olana, çok hızlı hareket ediyor, çok da kalabalık. Sanırım en çok onun yolcusu var. Sence nereye gidiyor olabilir?
- Bulut değil o. Otobanda yangın çıkmış. Otoban yardım arabaları gelip, hepsini çekmişler. Hani küçük tünele girmeden garajları var ya, hepppsini oraya toplamışlar. İtfaiye de gelmiş. Yangın bulutları çokkkk yükseklere çıkmışlar. Sen görmedin mi?
- Ahh, hayır tatlım, görmedim. Çok uzaklarda çıkmış olmalı bu yangın.
- Bak, karşıdaki köprüde, görünüyor.
- Denizcim, gözlerin çok güçlü olmalı. Ben gözlüklerimle göremiyorum annecim.
- Evet, benim kartal gibi gözlerim var. Otobandaki küçük arabaları görebiliyorum (gerçekten de görüyor).Bak şu sarı olana, otoban çekicisi o!
- Hıh, evet şimdi ben de gördüm!

Cumartesi günü de hava çok bulutluydu. Ha yağdı, ha yağacak ama dışarı çıkmamıza hiçbir şey engel olamaz.
Bu bulutlarla birlikte güzel bir yağmurun geleceğini, parkları, bahçeleri, arabaları, motorları…temizleyeceğini, çiçek ve ağaçların yıkanacağını, uzundur görmediğimiz salyangozların tekrar ortaya çıkacağını öyle bir anlattım ki Deniz’e, bir türlü giydiremediğim yağmur çizmelerini en nihayetinde ayağına geçirip, kapı önünde hazırdı.

- Hem yaprakların fotoğraflarını da çekeriz Ebru. Sonra sularda koşarız, ben sana kar topu atarım. Kardan adam yapacağız değil mi biz?

İzmir gibi bir memlekette yaşadığını ve ömrü hayatında belki 1, belki de 2 kez kar görebileceğini nasıl anlatabilirim ki 3 yaşındaki çocuğa.

- Aaaa hayatım, kardan adam yapmaya Nihan ve Can’ın yanına gideceğiz Ankara’ya. Oynamak için bizi bekliyorlar.
- Ama ben uçakta pencere kenarına oturacağım, kanatlara bakacağım. Hem biz Can ile yüzeriz, değil mi?
- Ah tatlım, şimdi yaşadığımız mevsim kış. Kışın yağmur ve kar yağar, deniz soğuk olur,üşürüz. Yazın güneş gökyüzünde çok kalır, deniz ısınır, o zaman yüzebilirsiniz Can ile.
- Foça’da yüzeriz, değil mi?
- Hem Foça’da hem de Bodrum’da yüzebilirsiniz….

Diyaloglar, diyaloglar… hiç beklemediğimiz bir hızla aniden değişen, ta ortasından başlayıp direkt sonuna bağlanan hikayeler, yetişkin mantığına aykırı canavarlı, hırsızlı, yangınlı, yaramaz çocuklu, ambulanslı, ışıklı, asansörlü….hayaller, şimdi bu soruya nasıl cevap verilir diye kara kara düşündüren garip sorular…cevap vermekte zorlanıyorum çoğu zaman, kendi lineer mantığımı devreye sokup, hayalgücünü bozacağım diye çok korkuyorum, katılıyorum hemen hayaline, birlikte zenginleştirip apuk supuk hikayeler üretiyor, sonra da kahkahalarla gülüyoruz…

Cumartesi günü bisikletimizi de alıp çıktık sahile. Önümüzde güzel bir rüzgar, arkamızda geliyorum geliyorum diye bizi kovalayan yağmur bulutları, denize batıp çıkan karabataklar, bisikletimizin yanında koşan köpeklerle birlikte bir saat kadar dolaştık. Bu seferki konumuz jeneratörlerdi zira sitenin girişinde park etmiş kocaman bir jeneratör arabası vardı. Hakikaten ben de ilk kez böyle bir şey görüyorum. Deniz nasıl kaçırsın? Hemen indik bisikletten, sağı, solu, önü, arkası, egzozu, düğmeleri, kapısı…her yeri incelendi.

- Ebru, görüyor musun? Bu nedir böyle kocaman?
- Bu bir elektrik üretme makinası Denizcim.
- Elektriği nasıl üretiyor?
- …..(bende cevap yok, hakikaten yok)
- Bak, şu kapıyı açıyorsun, oradaki kırmızı düğmeye basıyorsun, oradan elektrik çıkıyor. Hortumla bahçeye gidiyor.Bunu mutlaka Tolga’ya anlatmamız lazım.
- Bakkkk, parkta da bir tane iş makinası var. Haydi, hemen oraya gidelim.

Çocuğumun, gelecek hayalleri iş makinası operatörlüğü ya da çöpçülük üzerine kurulu. Nerede bir iş makinası görsek, biz oradayız. Hemen izin alıp içine biniyoruz. O koca kaba aletlerin acayip büyük vitesleri ve kepçeleri var. Deniz hepsini biliyor. Belediye çöpçüleriyle de kanki olduk. Bizi görür görmez el sallıyor koca adamlar, “sarı sen yine burada mısın?” diye seviyorlar Deniz’i…Bizimki mest tabii, mest.
- Ebru, beni çok seviyorlar, değil mi diye soruyor bir de bana :)

Böyle yağmurlu günleri özlemişim İzmir’de…Eve dönünce yapılan sıcak bir çay, taze lor kurabiyesi, salonda açılan küçük köşe lambası, sehpaya serilen kitap, boyama ve hamurlar, ayağımın altındaki küçük arabalar, hiç açılmayan bir televizyon ve ilk kez yağmurda koşup ıslanmanın verdiği keyifle tanışan mutlu, küçük bir oğlan çocuğu, dizimin dibinde, kollarımın arasında, göğsüme yaslanmış…

Daha ne isteyebilirim ki?

Şimşek McQueen’li Günler

En nihayetinde bizim eve de geldi. Hoşgeldi!

Yaklaşık 1 aydır her gün Şimşek, Mater, Sheriff, Tom ve diğerleri ile yatıp kalkıyoruz diyebilirim.
Her gün mutlaka filmi izleniyor, akşam diyalogları bir bir tekrarlanıp kahkahalarla gülünüyor.
Şimşek boyamaları, Şimşek çizimleri yapılıyor, Şimşek yorgan ve yastığı çadır haline getirilip, içinde bilimum yarışlar düzenleniyor.
Tüm karakterler bir çamaşır ipiyle birbirine bağlanıp, koltuk, masa, sandalye, mutfak bankosu, çamaşır makinası…üzerinde gezdirilip, olmadık bir yere park edilebiliyor. Tuvalete adım atıyorum, ayağımın altında bir Cars karakteri! Çekmeceyi açıyorum, başka bir Cars karakteri! Gece uyanıp da gözümü açtım mı gördüğüm ilk şey Cars ekibi ! Simbiyotik bir yaşam sürüyor bizim evde anlayacağınız :)

Çocuğum çıldırdı! Tuvaletini yaparken bile kucağında Şimşek ve tırı, sürekli anlatıyor sürekli….Kendini Şimşek zannediyor, koridorlar arası koşarken, dırn dırn sesler çıkarıp duvarlara tosluyor, sonra Mater gibi geri vitese takıp deliler gibi dönmeye başlıyor…Allah’ım ne komik manzaralar, ne komik…

Geçen haftasonu koca tırı ve ekibini yanımızda taşıdık. Belediye otobüsünde, en arka iki koltuk bize ve Cars ekibine aitti :) Başka bir ufaklık gelip almaya yeltendi de, kızılca kıyamet koptu. Bizimki vermem diyor, diğeri isterim diye yırtınıyor..O sırada benim düşüncelerim: Şimdi bu çocukların bilinçaltına ne yönde bir mesaj gidiyor, hangisi örseleniyor :)
Eylemim ise: Bu arabalar senin Denizcim. Yanımızdalar…İstemediğin sürece kimseye vermek zorunda değilsin. Hadi şimdi biz inelim bu durakta…diyerek hem bizimkinin hem de diğerinin ızdırabına bir nokta koyuyorum. Allah’tan karşımdaki anne sevgi dolu, şefkatli bir anne de, o da çocuğunu kucaklıyor,anlayışla gülümsüyoruz birbirimize…

İşte böyle…İçimiz dışımız Şimşek Mcqueen ve arkadaşları oldu. Şaka bir yana, Deniz ile birlikte filmi defalarca ve defalarca izlerken (bu arada Tolga ya da ben evdeysek, mutlaka yanına bizi de oturtup izletiyor), nasıl oldu da böyle bir eğlenceyi daha önce kaçırdık diye hayıflanıyoruz Tolga ile. Müthiş bir şey! Çok başarılı bir çeviri, çok çok çok başarılı bir seslendirme ve çok çok çok çok başarılı, inanılmaz sempatik görseller…Aynı eğlenceyi Ice Age’de de yaşamıştık, Nemo’da da ama bunda aştık kendimizi, biz de hastası olduk Mater ve Şimşek’in! O dişler nedir yarabbim öyle….

Teoride, çocukların bu tarz film karakterlerine sarsılmaz bir tutkuyla bağlanması çok itici gelirdi bana. Halen de geliyor, sevmiyorum bir çocuğun donundan çantasına kadar her yerini Disney karakterlerinin kaplamasını. Açıkçası burada iş daha çok biz ebeveynlere düşüyor, biraz seçici ve sınırlayıcı olmak lazım diye düşünüyorum çocuğu çok üzüp zedelemeden. Ama uygulamadaki bir yanım da diyor ki, şu an bir zirve yaşıyor, öyle bir doyuma ulaşıp tatmin olacak ki, kendiliğinden inişe geçip, bitecek, bırak yaşasın, bırak kendi içinde tatmine ulaşsın. Müdahale etme, kesintiye uğratma, hayal kırıklığı yaşatma, kendiliğinden sonlanmasına müsade et sadece.

Öyle de yapıyorum ve keyifle izliyorum.

Bu arada, bundan sonraki dönem Dinozor dönemiymiş, Pi-nik Kuş ve diğerlerinden takip ediyorum. Vallahi doğru, şu meşhur Dinozor etkinliğine gittiğimizden beri, havada uçan büyük KUŞ’ları anlatıp duruyor

Küçük bir “an” ve düşündürdükleri…


Dün akşam rutin bir kontrol için doktorumuz Hasan Amca’mızı ziyarete gittik.
Deniz gitmeden çok önce motive olmuştu “hem orada kaydırağa binerim. Hem akvaryumda balıklara bakarım, hem de mutfakta yemek yaparım…” diye.
Hasan amcamızın iki katlı büyük bir salonu var. Doğal olarak çocukların ve ebeveynlerin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş bir yer. Çocuklar burada muayene öncesi ve sonrası oyunlar oynayıp, güzelliklerle ayrılıyorlar…Dün akşamki ziyaretimizden hoş bir hatıra. Benim çocuğuma sımsıkı sarılıp onu öpücüklere boğduğum binlerce andan birisi daha…

Kapıdan girdiğimiz gibi koşa koşa dev akvaryumun karşısına geçti. Sandalye üzerine çıktı ve heyecanla bana seslendi:
“Ebru, bak, Nemo buraya gelmiş! Üstelik yanında babası da var! Onlara dokunabilir miyim?”

Durup kaldığım, bir çocuğun neşesine, heyecanına, sevecenliğine, şefkatine, berraklığına, “gerçeklik” algısına sığınıp, onunla birlikte o küçük, renkli dünyada sonsuzcasına kalmak istediğim binlerce dakikadan biri daha.

Neden büyümek bu kadar zor? “Büyümek” ne demek? “Gerçeklik” ne demek? Büyümek, olgunlaşmak ille de acı tecrübelerden geçerek elde edilen bir birikim mi? “Acı”larla birlikte süptil bedenlerimize kaydolan ve en ufak bir çağrışımla tekrar çıkıp gelen o sevimsiz duygular, o tatsız izler, derin şuurumda, öz varlığımda kaliteli bir idrake dönüşmedikçe, insan dediğimiz varlığın gelişiminde ne kadar etkilidir acaba? İnsan, “acı” dışında başka bir metotla eğitilemez mi? Bir güle dokunduğumda ya da bir günbatımı izlediğimde ya da çok sevdiğim bir şeyi yaptığımda almış olduğum güzel izlenimlerle gelişmiyor muyum ben? Tek mesele gelişmek mi bu dünya hayatında? Sorular sorular sorular….bildik cevapları artık beni tatmin etmeyen, hızlı bir değişime şiddetle ihtiyaç duyan spiritüel konular….

İzmir’de Sonbahar

İlk kez bu sene İzmir’de “Sonbahar” ve onun beraberinde getirdiği güzellikleri içimize çekerek yaşıyoruz.
Tabii bu tamamen kişisel bir yorum olarak da değerlendirilebilir zira şehir dışında yaşayan pek çok insan için ne kadar da doğaldır dağları, bayırları, küçük bahçeleri kaplayan sarı kızıl yeşil renk cümbüşünü görmek ve doğanın bereketini solumak…tam bir görsel şölen…gözlerimi kapıyorum, bir verandada elimde sıcacık çayım, önümde uzayıp giden sonsuz vadiye bakıp, “Tanrım, bu nasıl bir şey böyle? Bu renk geçişleri nasıl bu kadar güzel olabiliyor? Yaprak dokularındaki damarlar nasıl bu kadar kırılgan, nasıl bu kadar ince sesli olabiliyor? Ağaçlar nasıl böyle kendiliğinden bir döngüyle tüm yapraklarını bir bir döküp yenilenebiliyor? Bu nasıl bir düzendir böyle?” şeklinde Doğa’ya ve doğadaki düzene hayranlığımı bir kez daha haykırıyorum, bir kez daha!

Ne kadar küçük, ne kadar karanlık, ne kadar otomat ve ne kadar izole hayatlar yaşıyoruz biz şehir insanları böyle.
Daralıyorum, bunalıyorum, isyan ediyorum, bu döngüyü kırıp çıkmaya çabalıyorum, bazen beceriyorum ama sonra bir bakıyorum ki, tekrardan bu sahte düzenin adamı haline gelmiş durumdayım! Tekrar bir up hareketiyle yükseliyorum ve mümkün olduğunca bu farkındalıkla yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorum kendimi ve en azından çekirdek ailemi…

İzmir’de havaların bahar tadında gitmesinden istifade, tüm haftasonumuzu açık havada, parkların, bahçelerin, yakın çevredeki küçük ormanlık alanların içinde geçirmeye çabalıyoruz. Yaşadığımız sitenin çevre düzenlemesi bile doğadan küçük soluklar almamıza fırsat tanıyor çok şükür. Geçtiğimiz Cumartesi Deniz ile bir sonbahar etkinliği gerçekleştirdik. İkimiz de fotoğraf makinalarımızı astık boynumuza, sandviç ve içeceklerimizi çantamıza atıp, düştük yollara küçük adımlarla. Sararan yapraklarıyla küçük parkımızda bir halı oluşturan çınar ağacımızı ziyaret ettik önce. Yaprakların rengi hakkında konuştuk. Mevsimleri anlattım basitçe küçük prensime. Yapraklar üzerinde koşuşturduk, toplayıp havaya savurduk, ağaçları sallayıp yaprak yağmurunun altına sığındık, bizimle birlikte yaprakların üzerinde kovalamaca oynayan küçük kediyi sevdik, taşlar toplayıp şekillerini bulmaya çalıştık, -hatta eve getirip suluboya bile yaptık bu taşlar üzerine- havuzlu parkta mola verip öğle yemeğimizi yedik, biraz oyuncaklarda oyalandık, sonra deniz kıyısına çıktık, kayıkların pervanelerini ve isimlerini inceledik, karabatak ve martıları besledik, yakalamaç oynadık…çok keyifli bir gündü, o kadar mutlu oldu, o kadar hoşuna gitti ki bu küçük gezi Deniz’in, ertesi gün Tolga’yı da katarak etkinliğimize yine vurduk kendimizi sahile. Bu sefer Tolga olduğu için ben biraz izinliydim, oturdum toprağa, yasladım sırtımı koca bir ağacın gövdesine, çevirdim yüzümü güneşe, epey bir süre bölünmeden kitabımı okudum. Sonra da top peşinde koşmaktan yanakları al al olmuş sarı bir kuş kondu kucağıma da, “gerçek” dünyaya döndüm…Kısa bir yemek faslından sonra güneşte mayışan küçük prensim pusetinde uyuya kaldı. Fırsat bu fırsat, tam 1 saat 20 dakika hiç durmadan deniz kıyısından yürüdük Tolga’yla eski günlerdeki gibi…O puseti sürdü, ben kitap okudum ona çocuk dünyası ve çocuk gelişimiyle ilgili…Yayınevini kapattıklarından beri kitaplardan epey uzaklaştı, üzülüyorum, keşke bir imkanım olsa da, şu yayınevi işini bir toparlayabilsem. Neyse, bakalım, her şeyin bir zamanı var…

Geçtiğimiz haftasonu, zaman tünelinden çalınmış kısa metrajlı bir film gibiydi. Şahaneydi, hepimize çok iyi geldi. Pazartesi Deniz’in ilk işi, anneannesini ve fotoğraf makinesini alıp, yine sonbahar gezisine çıkmak olmuş…
Bu haftasonu için de başka planlarım var, yeter ki kapalı yerlere girmeyelim, yeter ki dağda bayırda parkta, yeşilliklerin arasında olabilelim.

Hızlı hareketlerle çekilmiş fotoğraf karelerinden kesitler

Haftanın Sloganı

Cook something
Sing something
Make something
Sew something
Build something
BUY NOTHING!

Sevdim bunu!

Kısa ve Güzel Rehberlikler

Dün bir arkadaşım kısa ama güzel rehberlikler sunan küçük bir mail gönderdi bana. Hemen print edip mutfak bankoma yapıştırdım gözümün önünde dursun, sık sık okuyabileyim, zaman zaman yitirdiğim “hayata dair inançlarımı” tekrar tekrar hatırlayabileyim diye. Gerçi bir süre sonra göz görmez oluyor bu tarz notları ama bu başka, gerçekten başka…Bunları okuyup da üzerinde düşünmemek ya da etkilenmemek mümkün değil. Hepsini yazmam söz konusu olamasa da, bazılarını buraya not almak istiyorum hep birlikte tekrar tekrar okuyabilelim diye….

Şüphede kalma, ikinci bir adım daha at!
Hayat, nefrete harcayacak kadar uzun değil!
Geçmişinle barış ki, bugününün içine etmesin.
Hayatını başkaları ile mukayese etme, ötekilerin neler çektiğini bilmiyorsun.
Derin bir nefes al, kafanı sakinleştir.
Güzel ve yararlı olmayan, seni mutlu etmeyen her şeyi çöpe at! Düşünce kalıpların da dahil.
Her ne yaşıyorsan, seni öldürmediği müddetçe, güçlü kılar.
HAYATTA SEVDİĞİN HER NE İSE, PEŞİNDEN GİDERKEN ASLA “HAYIR” sözcüğünü cevap olarak kabul etme!
Mutluluğun için senden başka sorumlu yoktur!
Her yaşadığın felaketin ardından kendine şu soruyu sor: “Beş yıl sonra bunun benim için ne önemi olacak?”
Daima yaşamı seç!
Herkesi, her şeyi affet!
Zaman, her imkana sahip…Zaman tanı!
Durum ne kadar iyi veya kötü olursa olsun, değişecektir…
Mucizelere inan!
Hayatı denetlemeyi bırak! Öne çık, kendi hayatını kendin yarat!
Çocuklarınızın, yaşayacak başka çocukluk dönemi yok!
Sonuçta gerçekten önemli olan sevmiş olmandır.
Her gün dışarı çık…Mucizeler her yerde seni bekler!
Dertlerimizi bir torbaya doldurup, milletinkilerle birarada görsek, bizimkileri geri toplardık…
Kıskançlık zaman kaybıdır. Zaten ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz…
Her şeyin en iyisini daha yaşamadın!
Yol ver!

Biraraya Gelen Eski Enerjiler

Haftasonu derneğimizi yeni bir yere taşıdık.
Bugüne kadar dijital günlüğümde hiç bahsetmemiştim “derneğimiz”den, yeri olduğunu da düşünmüyorum halen ama tüm eski yol arkadaşlarımla, tekrardan, aynı BİRlik ruhuyla ve aynı vazife hissiyatıyla biraraya gelmek, yeni bir dönemde, yeni ve güzel şeyler yapma enerjisinin içimizi titreten gücüyle yeniden YOL’a koyulmak hepimize çok iyi geldi.

Yapacak çok işimiz, az zamanımız ama BİRLİK ruhumuz var.
Şimdi, yeniden, ORTAK ALAN’ımızı güçlendirmenin ve SEVGİ ile birbirimize kenetlenmenin vakti.
SP de aynı şeyi söylüyor:

“…bu Cemiyet’in içerisinde bulunan sizler, her biriniz, birbirinizden mesafelerce uzakta bulunuyorsunuz. Bu boşluk muhakkak ki, zararlı birtakım tesirler ve tefrika ile doludur. Mesafeyi ziyadesiyle açtığınız için, kollarınız birbirine kenetlenmekte de acz içerisinde kalmaktadır. Herkes kendi düşüncesi kadar bir mesahaya sahiptir. Eğer düşüncenizin kudretini fikrinizin kudretiyle besleyebilirseniz, muhakkak ki o zaman imanlı olacaksınız. Ve bu imanın doğurduğu Sevgi ancak sizleri bir araya getirebilir. Birbirinize karşı Sevgi içerisinde hareket etmeyi şiar edinmekten başka bir çıkar yolunuz yoktur. Çünkü insanlığın en büyük hasleti, bu kategoride, birbirini sevmektir.”

Tekrardan YOL’umuz açık olsun.

Silinen Bilinçaltı Kayıtları

Haftasonu Tolga’nın evde olmasından ve buz gibi hava muhalefeti nedeniyle eve tıkılmışlığımızdan istifade, kıçımda kurt var ya, duramam, kalkıp şu yazlık/kışlık dolaplarımızı düzenleyim, Deniz’in küçülen kıyafetlerini bir eleyim dedim. Bir o dolap bir bu dolap derken yatak odası kısa sürede çıpıt çarşısına dönüverdi. Onca dağınıklık yetmiyormuş gibi bir de yatak üzerinde, Ella Fitzgerald’ın OldMacdonald’sı eşliğinde zıp zıp zıplayıp dans eden minik adamım da kompozisyona eklenince bir an yatağın üzerindeki her şeyi alıp pencereden fırlatasım geldi..

“Çabuk koş, mutfaktan bana küçük taburelerden birini getir” diye Deniz’i payladım.
Koş komutu alınca durmayan bir çocuğum olduğunu bildiğim için, saniyesinde fırladı, gitti tabureyi getirdi.

“Bu dolabın önüne koyabilirsin Denizcim” dedim. Çocuk bir güzel yerleştirdi tabureyi. Yerden bitme annesi taburenin üzerine çıkıp, dolabın üst raflarına yönelince minik adam küçük Mahsun Kırmızıgül edasıyla soruyu patlattı:

“Gülüm, orada ne yapıyorsun gülüm?”

Ben yine dumur!

“Bu nedir şimdi, sen gülüm kelimesini televizyondan mı duydun Denizcim?” dedim (neresi kötüyse “gülüm” demenin, ama 3 yaşında bir çocuk söyleyince bir tuhaf kaçıyor canım….)

“Ee Tolga sana gülüm diyor ya!”

Meğer o an mutfakta mısır patlatmak, pardon yakmakla meşgul, yetişkin bir Mahsun Kırmızıgül yaşıyormuş bizim evde de, anasının bilinçaltı, bu “hitap” şeklini nedense ignore edivermiş kayıtlarından!

Bir çocuk, size unuttuğunuz, gizli saklı fısıldaşıp, sır sır diye köşe bucak sakındığınız her şeyi ama her şeyi, olmadık yer ve zamanlarda hatırlatabilir…

Bu, canlı kanlı bir uyarıdır yetişkinlere!