Bugün okuduğum en güzel şey

…. ve birlikte gökkuşağının üzerinden geçip aşağıya doğru kıvrılan bir merdivenden inmişler. Sonunda büyük bir kapıya gelmişler.Minik çocuk göklerdeki evinden ayrıldığı için biraz korkuyormuş ama kalbinde cesaret ve yanında bir iyilik meleğiyle kapıdan geçivermiş. O sırada dünyada minik bir bebek doğmuş.

Şuurdışı İletişim

Pek metapsişik bir başlık oldu, farkındayım ama işin özü aynen bu, hatta ve hatta “Anneyle Çocuk Arasındaki Şuurdışı İletişim” daha da uygun bir başlık olurdu yazacaklarıma…

Deniz ile yemek yeme konusunda yaşadığımız zorlukların tavan yaptığı bir dönemi yazmıştım buraya. Zaten bu süreci yaşarken belirli çıkış noktaları yakalamıştım kendi içimde ama hemen akabinde, 25 Eylül Pazar günü Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin’in Yaşar Üniversitesi’nde vermiş olduğu seminere katıldıktan sonra, bu konuyla ilgili yaşadığım tüm endişelerimin sanki sihirli bir değnek değmişçesine uçup gittiğini fark etmek, hem beni, hem Deniz’i artık miladını doldurmuş bir realiteyi geride bırakıp yeni realitelere yelken açmanın mutluluğuyla tanıştırdı.

İnsanların yaptıkları iyi ve faydalı şeylerin mutlaka konuşulması, uygarca tartışılması, toplu platformlarda dile getirilmesi, hele hele toplumun kemikleşmiş anlayışlarını değiştirecek yeni bir faydaysa bu, gerektiğinde isim verilerek, cesurca savunulması gerektiğini düşünüyorum. Ama bunu ille o “isme” tapmak, onun suflörlüğünü yapmak, onu putlaştırmak anlamında söylemiyorum elbette. Bir görüş sunar size, farklı bir anlayış, bir yol, bir yöntem gösterir, tanışır, incelersiniz, değer ve inançlarınıza, aklınıza ve yüreğinize uyar, uygular, sonuç alır ve yola devam edersiniz. Ve elbette bu güzel yolculuğu paylaşmak istersiniz her şeyiyle, ismiyle, felsefesiyle, duruşuyla, yeni nesil anne ve anne adaylarına sunduğu eşsiz vizyonla.
İşte Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin, benim için böyle bir isim.
A.S.Neill ve kendisinin çocuk yetiştirme konusuna olan yaklaşımları hayatımdaki en büyük değişim hareketlerinden biridir, bir kilometre taşıdır diyebilirim. Dolayısıyla her ne kadar kendilerini şahsen tanımasam da bu vesileyle kendilerine teşekkür etmeyi her zaman bir borç bilirim…

Her neyse asıl mesele benim ulaştığım sonuç. O gün, o konferanstan çıktıktan sonra, tamam dedim, bu mesele benim için bitmiştir, yemek mevzuu artık bir problem değildir, 3 yaşını bitirmiş bir çocuk ne zaman ve ne yemek istediğine pekala kendisi karar verebilir, unutma, en değerli şey Çocuğun, hem kendini hem onu rahat bırak.

Öyle de yaptım. Hem de büyük bir gönül rahatlığıyla. Çünkü ister bilinçaltı, ister şuurdışı diyelim, ismi hiç önemli değil, zihnimin geri planında bu mesele sonlanmıştı. Şuurdışım aradığı yanıtı bulmuş, kabullenmiş ve tatmin olmuşluğun verdiği o güveni bilincime, mimiklerime, bedenime birebir yansıtmıştı. İşin asıl inanılmaz tarafı, adeta bir SİHİR gibi, bu rahatlama, bu kabulleniş, bu güven duygusu, aramızdaki görünmeyen bağı görünür kılarcasına ÇOCUĞUMA da sirayet etmiş, onun ilk defa “ben acıktım, yemek yemek istiyorum” cümlesini kurmasına vesile olmuştu!

O gün bu gündür yemek yeme konusuyla ilgili bir problemimiz kalmadı.
Talep ediyor, sunuyorum, istemediği zaman “peki, ne zaman istersen o zaman söyle Denizcim” diyorum ya da sunduğum alternatifi beğenmediğinde “hadi gel, birlikte başka ne yaratabiliriz bir bakalım” diyorum, mesele kendi çözümünü anında üretir hale geliyor…

Şaşırtıcı ama gerçek! Ben bunu yaşıyorum!

Zaten anne ve babanın çocukta “problem” olarak isimlendirdikleri şeyin, mutlaka ve mutlaka kendilerinde var olan bir anlayış eksikliği olduğuna inanıyorum, kendilerinden çocuğa yansıyan etki, “problem” adı altında geri dönüyor…

Dolayısıyla bir çocuk ile annesi arasında görünmeyen alanda müthiş bir iletişim söz konusu! Çocuk resmen sizin aynanız, ne haldeyseniz onu yansıtıyor, “bak diyor, bu sensin, kendini gör, lütfen endişeli olma, rahatla ve mutlu ol! Sen üzüldüğünde ben de üzülüyorum ama seni gülerken gördüğümde dünyanın en komik, en mutlu, en uyumlu çocuğu olabiliyorum, lütfen mutlu ol annecim & babacım!”

Bu, anne ya da babaya bağımlılık değil asla, böyle görmüyorum.
Hayatının ilerleyen dönemlerinde, “Ben” algısı gelişip, “Kimlik”leri birerbirer yerine oturmaya başladığında, anne ya da babasının duygu halleri artık onu etkilemeyecek, “bu onların yaşayıp hissettikleri. Yardım edebilir miyim, belki evet, belki hayır ama ben farklı görüyor ve yaşıyorum şu an” diyebilecek. Bunu diyebilmesi için de 3 yaşında, her şeyiyle bize bağlı, kendini bizimle BİR sanan bu küçük çocukların duygu ve düşünce dünyalarını tatmin edebilmek bizim sorumluluğumzda olan bir iş. Aynamızı çok temiz tutmalıyız ki, pırıl pırıl his ve düşünceler yansısın onlara…

Ne zaman gergin, ne zaman huzursuz, ne zaman kafamda binbir tilkinin cirit attığı bir halde dolaşsam, o geceler mutlaka Deniz uyanıyor, ağlayarak beni çağırıyor, yanına uzanıyor, sarılıyorum, tekrar uykuya dalıyor ama kalktığım an aynı seramoni başa sarıyor.
Bir çocuk annenin tüm duygularını algılıyor ve bilinçdışında bu duyguları birebir yaşıyorrrrr.
Dolayısıyla annelik yedir, içir, oyna, yıka, uyut, temel ihtiyaçlarını gider anlayışının çok çok ötesinde, iki varlığın, iki ruhun, iki şuurun birbirine dolaylı olarak bağlı olduğu, müthiş bir ortak alan, bir plan gibi çalışıyor adeta.

Ne zamandır yazmak istiyordum bu konuda, çok çok iyi oldu bir iki satır not düşebilmek.

3 yaş güzellikleri

Reel olarak, 3 Ekim itibarıyla, artık 3 yaşını doldurdun benim güzel oğlum…

2 ile 3 yaş arasında öyle hızlı, öyle dinamik, öyle iniş çıkışlarla dolu gelişim ve değişim evrelerinden geçtik ki seninle birlikte, şu an, o yaşananlara, dudaklarımın yanına yerleşen minik bir tebessümle bakabiliyorum…

Seni her geçen gün daha da çok seviyoruz Denizcim, geceleri üçümüz birlikte(Şimşek Mcqueen’i de sayarsak dördümüz) yatağımıza yattığımızda daha da bir sıkı sarılasım geliyor sana, hani derler ya, adeta içime sokmak istiyorum, öyle coşkulu, öyle içten taşan bir sevgi seli bu…

Artık evin içinde varlığını tamamen ispat etmiş, 3. bir kimliksin!
Kendi beğenilerin, kendi zevklerin, kendi odan, kendi bardak, tabak, çatal&kaşığın,
olmazsa olmaz oyuncakların, çizgi filmlerin, kitapların, arkadaşların, müzik cd’lerin, diş fırçan, tuvalet adaptörün, tercih ettiğin kıyafetlerin….kısacası kendine ait bir dünyan var.
Kimi zaman çılgın ağlamaların, kimi zaman da gülme krizlerinin eşlik ettiği insan psikolojisinin doğasını yaşıyor ve yaşatıyorsun.

Mutfakta en büyük yardımcımsın:) Tüm çorba ve makarnaları karıştıranım, salondaki sehpaya tabak ve bardakları tek tek taşıyanımsın:) Rondonun bir numaralı kullanıcısı, yumurtaların en sert kırıcısısın:) Unları en ince eleyen, baharatları tek tek koklayıp yerleştiren küçük gurmemsin benim!

Çamaşır ve bulaşık makinasının benden sonraki ikinci komutanı, asılacak çamaşırların nöbetçi askeri, eline geçirdiği çorapları eldiven niyetine kullanıp direksiyona asılan, Şimşek Mcqueen’in gelmiş geçmiş en hızlı şöförüsün:)

Tüm otobüs, kamyon, dolmuş, traktör, kepçe, çimento kamyonu, çekici, ambulans, itfaiye, atv…gibi bilimum motorlu taşıtlardan sorumlu Bakan, her gece bunlardan biriyle yatan minik prensimizsin bizim…

“Arkadaşlarımmmmm, çabuk buraya gelin, burada bir salyangoz varrrr!” diye parktaki tüm çocukları peşine takan, kaydıraklardan kafa üstü kayıp, türlü türlü canavar hikayelerini bir çırpıda anlatan, sonra da “ayyy çok korktummmm” diye kucağıma tırmanan sevimli mi sevimli bir zıpırsın…

Objektiflerle barışık, anında poz çakan, ekrandaki kendi görüntünü “ebru, ne kadar sevimli bir çocuk bu” diye sevebilen matrak mı matrak bir veletsin!

Tolga ve bana kızınca “gebertiyorsunuz beni, sizi şimdi denize atacağım” diye kafa tutabilen, sabah kahvaltısında makarna, akşam yemeğinde kızarmış sokak lokması yemeyi tercih eden, şu aralar güvenlik sistemlerine kafayı takmış, bir duyduğunu bir daha unutmayan, dans etmeyi çok seven, sehpa altına girip uyuyabilen, Pepee ve Keloğlan’ın müdavimi, gece uykularından uyanıp alacaklısı varmış gibi, “Ebruuuuu, Tolgaaaaaaaaa, gelin buraya” diye bağırıp, rüyalarımızın en güzel yerinde bizi zıplatan küçük bir afacansın…

Akşamları minik kuş misali gelişimizi kapıda bekleyen, ama işe gitmeyin siz diye yüreğimizi yakan, ellerimi o küçük ellerinin içine alıp, göz göze, nefes nefese, sarmaş dolaş yattığımız biricik varlığımızsın sen!

“Benim güzel annemmmmm” diye kucağıma tırmanıp, kollarını boynuma her dolayışında, seninle birlikte geçirdiğim ve geçireceğim tüm zamanların genişliğini dimağıma hızlıca çekip, “İyi ki Doğdun, İyi ki Seni Doğurdum Oğlum” diyorum.

Önünde daha uzun ve güzel bir hayat var…

Sana her yeni yaşında birlikte paylaşıp büyüyebileceğimiz daha nice güzel ve komik zamanlar diliyoruz Deniz’cim…

Seni çok ama çok ama çokkkkk seviyoruz.
Annen ve Baban

Ospirik Oğlumuz

Bu aralar akşam yatış ve uykuya geçiş saatlerimiz yine kendi çapında rekorlar kırmaya başladı! Pazartesi gecesi 11′de yatağa girip, ancak ve ancak 01.15′de uyuyabildik! 3 yaşında bir çocuk, gece yarısı 01.15′e kadar nasıl bu kadar zinde ve canlı kalabilir, aklım, dimağım almıyor, almıyor, almıyor!

“Ben de uyumak istiyorum, acı bana Deniz’cim” diyorum, cevap:

- Hadi şarkı söyle..
- Ne söyleyim annecim :(
- Ospirik oğlumuzu söyle :)
- Ospirik oğlumuz kim Deniz’cim?
- Ben, siz bana Ospirik diyordunuz yaa…Hadi söyle! Ospirik oğlumuzu söyle!

Ben dumur!
Bu çocuk, 3-5 aylıkken, kendisini severken kullandığımız “ospirik” lakabını nasıl hatırlar? 37′sini devirmiş anası, kafasına toka diye tutturduğu gözlüğünü evin dört bir yanında deli danalar gibi ararken, 3 yaşındaki “ospirik” oğlu, 3-5 aylıkken anne-babasının kendisine söylediği sözleri böyle net bir şekilde hatırlar ve hatırlatır işte!

Düşündürücü Diyaloglar

Geçen akşamlardan birinde hazır Deniz içeride oynuyorken erzak dolabını düzenleyim dedim.
Dolabın kapağını açar açmaz küçük bir kavanoz dibinde kalmış Patos cips kırıntıları çarptı gözüme. Normalde girmez böyle şeyler eve, yazın teyzemlerle yaptığımız bira partisinden kalmış olmalı…

Neyse, suçu şeytana atıyorum, dürttü beni, küçük bir tabağa kolaçan ediverdim kırıntıları:)
Mutfakta, oracıkta, ayak üstünde atıştırmak varken, çocuğun görüp isteyebileceğini bile bile! elimde tabakla yöneldim salona. Oturur oturmaz bizimki dikildi karşıma:

- Ebru, sen ne yiyiyorsun?
- Hayatım, biraz midem ağrıdı, bu kuru çıtırlar mideme iyi gelecek :( (yalanını yiyim)
- Ben biliyorum, bunlar cips. Ben de yiyebilir miyim?
- Hayır Denizcim. Bunlar kurutulmuş ekmek çıtırları ve çok baharatlı. Ağzın yanabilir.
- Ama ben tatmak istiyorum. Şu küçüklerden alabilir miyim?
Bu arada kucağıma iyice yerleşmiştir…
Bunun böyle olacağını bile bile, aldın geldin Ebru tabağı diye iç sesim konuşa dursun,
- Peki, küçüklerden bir tane tadabilirsin.
Minik parmaklar tabağa hücum, kucağımda sırıta sırıta büyük bir mutlulukla çıtırları götürürken,
- Ama bak, bunlar hiç acı değil. Ben bunları yemeyi çok severim. Ben bunları yiycem
diyerek tabağı elimden kaptığı gibi geçti yan koltuğa oturdu. Tabağı bacakları arasına bir güzel yerleştirdi, sevimli mi sevimli o komik ifadesini takınıp, anneme döndü ve
- Emine, bunlar ilaç ilaç! diyerek, bizi yine sarf ettiğimiz her sözcüğün geri dönüşüyle baş başa bırakarak tabaktakileri sildi süpürdü.

Bir Umut Yazısı

Ailecek zorlu zamanların içinden geçtiğimiz ve türlü şekillerde kendimi ayakta tutarak daha da güçlenmeye çalıştığım bir dönemde, Nihan‘ın yazısı ve yağmurun ardından olanca canlılığıyla bana “Merhaba” diyen Gökkuşağı kocaman bir UMUT armağan etti bugün günüme…

“Somewhere over the rainbow”u hatırlayarak gülümseyebildim yine :)

İşte hayat böyle bir şey. Bir yönden bir etki geliyor, olanca kuvvetiyle vurup, bir medcezir edasıyla yavaşca çekiliyor ruhunda, yüreğinde, bilinçaltı ve bedeninde izi kolay kolay silinmeyen yaralar bırakarak…

Diğer yandan, kapkaranlık gökyüzünde bir anda seni tekrar hayatın doğasına aşık eden ve “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim” dedirten renk geçişleriyle gökkuşağı çıkıp, alıveriyor o hüznünü yerine bol tomurcuklu Umut taneleri bırakarak…

Bir arkadaşım çocuğu ile birlikte yaşadığı gelişim dönemlerini anlatıyor mutlulukla. Evlerindeki sıcak ortamı düşünüp hemen gülümsüyorum, o minik yavrucağın yaşadığı huzur ve mutluluğu o kadar iyi biliyorum ki çünkü. İşte diyorum, işte, asıl hayat bu, bir Çocuğun gözlerine bak ve sakın pes etme!

Çocuğu Zor Yemek Yiyen ya da Hiç Yemeyen Bir Anne Ne Yapar?

Son 15-20 gündür yine TOP dönemlerimizden birini yaşıyoruz Deniz ile.

Moralimin dip yapıp yerlerde süründüğü, sinirlenip bağırdığım, kurallar koyup yönetimi ele almaya çalıştığım, ama inanmadığım için bir işe yaramayan bu sığ davranış modellerinden sonra yine alternatif çıkış yolları arayıp, hem kendimi hem aile fertlerini yükseltmeye çalıştığım bir döngünün içinden geçiyoruz. Hayırlar ola!

Biliyorum, geçecek, her sert çıkış kendi içinde dengelenip kendi ritmini bulacak…
Sonra başka bir iniş çıkış, eski & yeni realite çatışmaları…derken yeni bir yolculuk….hiç bitmeyen bir gelişim & değişim süreci aynen Doğa’da olduğu gibi. Aynen Çocuklu bir hayatın doğasında olduğu gibi…

Deniz hiçbir zaman yemek yemeyi seven bir çocuk olmadı. Bu konuda her zaman anneannesi ve ben inisiyatifi ele alıp, onu “bilinçli ve kaliteli” beslemeye çabaladık. Kimi zaman oyunla, kimi zaman kitapla, kimi zaman hikayeyle, kimi zaman gezme ve araştırmayla, çoğu zaman da binbir çeşit maymunlukla, zaten sevmediği bir süreci onun için daha da sıkıntılı hale getirmeden, tabiri caizse “geçiştirmeye” çalıştık. Dile kolay, 36 aylık, hadi ilk 6 ay sadece anne sütü, 30 aylık bir marathon! Yemek yemeyi “istemediği”, “reddettiği” zamanlarda bazen onu kandırarak yedirdik ama bazen de ısrarlı direnci karşısında teslim bayrağı çekmekten başka bir şey gelmedi elimizden. Çok üzüldük, kahrolduk, kendimizi suçladık, gerildik, her güne “acaba bugün nasıl yemek yedireceğim” kabusuyla uyandık…Çok zor günlerdi çünkü hakikaten bir anne için en üzücü konulardan biri yemek yemeyi sevmeyen bir çocuğa severek yemek yedirmeye çalışmak ve sonuç alamadığında en kolay yol da kendini suçlamak…ama baktım ki bu iş böyle olacak gibi değil, öncelikle benim yeni bir bakış açısına ihtiyacım var. Eski kayıtları silip yerine “Akıl ve Sevgi” dolu yönergelerle hareket edeceğim yeni rehberlikler aradım, okudum, dinledim, araştırdım ve bu süreçte olayı bir “problem” olarak tanımlayanın kendi zihnimden ve eski şartlanmışlıklarımdan başka bir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleştim! Halbuki çocuğum doktor kontrolünde gayet sağlıklı bir şekilde gelişimini sürdürüyor, yapısına ve ihtiyacına göre besleniyordu. Problem o minik yavruda değil ”sağlıklı çocuk” tanımını sadece fiziksel beslenmeye eşitleyen zihnimdeki kemikleşmiş programdaydı!

Çocuğum bana kendi “istek ve ihtiyaçlarını” aynen Doğa’da olduğu gibi kendi diliyle, kendi ritmiyle bildiriyor ama “iyi anne” olma idealim bu sesi duymuyordu. “Anneciğim, benim kapasitem bu kadar, şu an yediklerim bana yetiyor. Daha fazlasına ihtiyacım olduğunda kendim talep edebilirim” diyordu ama son derece toy bir anne olan ben duymazdan gelip, üzerine bir de zaman zaman kontrol edemediğim gerginliğimle çocuğumun iradesini sıfırlıyordum. Nerede özgürlük fikri? Nerede çocuğun seçimlerine saygı gösterme, nerede öz-denetimli çocuk yetiştirme idealleri?

Bu yüzleşme, yemek olayımızdaki ilk çıkış noktası oldu!
Birden her şey aydınlandı, içim ferahladı, yüzümde tekrardan gülücükler açtı ve yemek saatlerimiz kendi doğasındaki ilk dönüşümünü yaşayıp belli bir dengeye kavuştu. Bu süreçte Deniz’i bol bol mutfak işlerine ortak etmeye, değişik tatları denemeye, sevdiği ve sevmediği tatları kendisinin keşfetmesine izin verip, kendi arzu ettikleri doğrultusunda beslenmesine özen gösterdik. Onun yanında “aa evet, bizimki de çok zor yiyiyor” yakınmalarından uzak durup, “istediklerini gayet severek yiyiyor” destek mesajlarını verdik. Masamızı ona göre düzenledik, küçük tabakları, küçük çatal kaşıklarıyla kendi yeme becerisini geliştirmesi için ona bol bol imkanlar sunduk, bunun feedback’ini hemen aldık, 2-2.5 yaşındayken köfte, sarma, patates…gibi katı gıdaları rahatlıkla yiyebiliyor, çorba ve cacığını döke saça, oyunla da olsa idare ediyordu. Hepimiz rahatlamıştık, belli bir dönem kendi içinde sükuna ermişti. Elbette yine zorlandığımız anlar oluyordu ama kendi yaklaşımımızı ve Deniz’in tepkilerini gözden geçirip, hemen yeni rotalar belirliyor ve onu üzüp sıkmayacak şekilde yola devam ediyorduk.

Ta ki 3 yaşını doldurmasına günler kala, bugün bu yazıyı yazmama sebep olabilecek kadar bizi zorlayan, anlayış ve hoşgörü sınırlarımızı yerle bir eden, ne yapsak, nasıl davransak, nerede yanlış yapıyoruz sorgulamalarıyla vicdanımızı didik didik edip, gün içinde binbir kere değişen “haleti ruhiyesini”ne uyum sağlamaya çalışıp, perişan düştüğümüz bugünlere kadar…

Feci bir şey! Acayip bir dönem! Tam bir Deli var karşımızda, anı anına uymuyor!
Var olan her şey “itiraz ve başkaldırı” sebebi. Her şey “Hayır”, her şey “istemiyorummmmmmmm”, her şey “benimmmmm, ben yapacağımmmm”!
Saniye durmuyor, sürekli koşma ve tırmanma halinde, koltuktan benim üzerime, benim üzerimden motoruna, oradan Tolga’ya, Tolga’dan sehpaya ve bu arada sürekli bir çene yarışı, sürekli soru soruyor, sürekli arabalar, motorlar, ışıklar hakkında binbir türlü hikaye anlatıp, sonra da “ama neden” diye açıklama istiyor…Vallaha başımız dönüyor, Dur geliyor bize, şaşıp kalıyoruz, bugüne kadar okuyup inandıklarımızı samimiyetle uygulamaya çalışıyoruz, bu bir dönem, geçecek, “karşısında” değil “yanında” yer almalıyız, “birlikte” yol almalıyız, üzmemeli, “yapma” komutundan uzak durmalı, kendini ifade etmesine imkan tanımalıyız diye ama şu an elimizdeki doneler yetersiz kalıyor açıkçası. Yemek süreci tekrar kabusa dönmek üzere…Gün boyu bir şey yemediği oluyor, ne sunsan reddediyor, gerilen sinirler, yükselen ses tonları, suratımızdaki sıkıntılı mimikler, “yemek bitmeden masadan kalkmayacaksın” direktifleri sonucunda başlayan ağlama krizleri tavan yapmış durumda!

Yine yeniden bir rehberliğe ihtiyacım var dedim kendi kendime zira tüm vizyonumu kaybetmiş durumdayım!
Hemen birincil kaynaklarıma, Paktuna Teyzem ve Neill Amcama yöneldim.

Neill’in “Özgürlük Okulu”ndan önüme gelen paragrafları yüksek sesle okuyup, yitirmeye başladığım temel inançlarımı tekrardan yapılandırmaya çalışırken, diğer yandan Paktuna Teyzemin uygulamada sonuç veren pratik metotlarına kulak verdim. Videolarını izledim, makalelerini okudum, kendi “doğru” bildiğim yanlışlarımla karşılaştım, yaş dönemlerinin özellikleriyle ilgili daha fazla bilgi edinip, çocuğumu daha dikkatli izlemeye başladım. Ve ne diyim, bu kadının gerek İnsanlığına gerekse konusundaki uzmanlığına olan güvenim daha da bir tavan yaptı. İçimde “evet, işte bu” diyen ses daha da gür bir hal aldı. Şunları söyledi bana özetle:

0-36 ay, bir insanın yaşamındaki en önemli süreçtir, hem fiziksel hem moral hem de zihinsel açıdan.
Bu süreçte çocuğa mutlaka besin sunulmalıdır. “Aç bırak, bak acıkınca nasıl yer” ya da “açlıktan ölmez” yaklaşımları doğru değildir. Bu yaştaki çocuklara mutlaka ve mutlaka besin sunulmalıdır. Eğer yemiyorsa ya da zor yiyorsa, önce yemediği şey farklı şekillerde sunulmaya çalışılmalıdır. Değişik renklerde, değişik şekillerde, değişik içeriklerde…Eğer yine yemiyorsa, zorlanmamalıdır. “Aaa, patates yemeği, bak gördün mü Deniz seni yemek istemiyor. Yeme Denizcim, sen burada kal patates, biz Deniz ile başka bir şey deneyeceğiz” gibi resmen yemekle konuşup, çocuğun tarafında olduğunuzu ona hissettirmeniz gerekir diyor. Taraf olmalısınız diyor. Oyunla yedirilebilir, arkasından yedirilebilir çünkü bu yaştaki çocuk oyun çocuğudur, yerinde duramaz, sürekli hareket halindedir, araştırır, oyunlar yaratır, bir lokma ekmek onun için kuştur, böcektir…Eğer yine yemiyorsa, bunun ardındaki nedene bakılmalıdır. Çocuk yemek yemeyi olumsuz bir şeyle eşleştirmiş olabilir. Annesi zorlamışsa, annesi kızmışsa, annesi gerilmişse, annesi bağırmışsa….çocuk bu süreci olumsuzlukla eşleştirir ve ne yazık ki reddedilen yemek süreçlerinin arkasında çoğunlukla böyle bir neden yatar. Çünkü ANNESİ ÇOCUĞUN AYNASIDIR. O AYNADA KENDİNİ GÖRÜR. ANNESİNİN ASIK SURATINDA KENDİNİ GÖRÜR. O NE YAPARSA DOĞRUDUR. O NASIL TEPKİ VERİRSE DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BİR ANNE ÇOCUĞUN AYNASIDIR!

Eh be dedim, eh be Ebrucum, kaba tabiriyle bunlar sana kapak olsun! Dön dolaş, yine kendine bak, senin her halinde O kendini görüyor, kendini yapılandırıyor! Senin gibi yemek sürecine fazla “sempatik” bakmayan bir annenin çocuğundan da farklı bir yaklaşım beklenemez ya, değil mi?
Ve lütfen artık O’na güven, sen beyninin direktiflerine göre, haz ilkesine göre besleniyor olabilirsin ama O tamamen bedeninin ihtiyaçlarına göre besleniyor. Serbest bırak, acıktığında geri gelecektir ve bir çocuğun en iyi öğrenme metodunun Doğanın kendisi ve kendi bedeni olduğunu sakın ve sakın unutma. Kendi bedenini sev, ona iyi davran, çocuğun da bunu görecek ve ona iyi bakmayı öğrenecektir.

Sevgiyle kal.

Not: sanırım blogda bugüne kadar yazdığım en uzun yazı oldu :)

Deniz&Can – Ebru&Nihan Yalıkavak Birlikteliğimize Ait Kısa Notlar

Bazen çok üzülüyorum hatıraları, özellikle çocuklarla ilgili olanları, buraya daha sık, daha güncel kaydedemediğime. Deniz ile ilgili öyle çok şey var ki son zamanlarda mutlaka “kayıt” altına alınması gereken, ama olmuyor işte… Halbuki ona bırakacağım en büyük hediye çocukluğuyla ilgili hatıraları olacak, biliyorum, benim gibi hatırlamak için habire bilinçaltı yolculuklar yapmasına gerek kalmasın diye :)

Neyse, bir gittik, pir geldik misali, 2 kadın ve 2 erkek çocuğuyla olan 6 günlük “tatil” maceramızı, büyük tecrübeler eşliğinde, derin şuurumuzda derin izler bırakarak tamamladık.

Cuma akşamı Tolga bizi almaya geldiğinde perişan vaziyetteydim, saç & baş dağılmış, üst & baş leş gibi, bir yandan üstümden düşen şortu çekmeye çabalarken, bir elimde Deniz, diğer elimde valiz, koca bir torbada meşhur deniz kabukları alışverişlerim, açlıktan zır zır öten midemle…evim evim güzel evim’e ulaştık nihayet.

Bu birlikteliği Nihan ile çok arzulamıştık, zira çocuklar ilk kez biraraya geleceklerdi, büyük beklentilerimiz yoktu iyi anlaşacaklar, iyi oynayacaklar, arıza çıkarmayacaklar, biz de iki arkadaş baş başa bol bol sohbet edebileceğiz diye. Onları izlemek bize yetecekti zira. Biz de böylece ideallerimizde paylaştığımız annelik modellerimizin uygulamalarını görecektik birlikte. Daha ne olsun!

İyi ki de dedik böyle beklentilerimiz yoktu, zira iki arkadaş ancak (1) gece, o da sağolsun bir türlü kökünü kurutmayı beceremediğimiz sivrisineklerin saldırısı sayesinde, sabahlayabildik. Bir öğlen de çocuklar sızmışken, balkonda “lafladık” biraz. Geri kalan bütün An’lar, çocuklarla birlikte bilimum eğlenceli amelelik işleri yaparak geçti. Can’ın denize düşen terliklerini kurtarma operasyonları, havuz kenarında güneşlenen insanların arasına işeyen oğlumun çişlerini çaktırmadan temizleme çabaları, bir çocuk, bir yetişkin havuzu arasında gidip gelmekten sızlayan bacaklar, oyuncak & kitap & kalem & dolmuşta pencere kenarına oturma kavgaları, sitenin yokuşlarında koşma yarışları sonucunda oluşan yaralanmaları şefkatle tedavi operasyonları, zıvanadan çıkan sivrisinek avlama cambazlıkları, bir bağırış bir çığlık, ardından gelen ağlama krizlerini “manage” etme çabalarımız, buna rağmen yılmadan, gün aşırı, 2 dolmuş seyahatiyle gerçekleştirdiğimiz Yalıkavak ve Bodrum gezilerimiz, hem bizde hem de çocuklarda hakikaten güzel hatıralar bırakarak sonlandı.

(Burada uzun bir parantez açıyor ve özellikle belirtmek istiyorum ki, Çocukların gelişim evrelerinin özelliklerini bilmek, büyüklerimizin “tatili zehir etti bana” ya da “çocukla tatile çıkılmaz” yakınmalarını kökten çürütüyor ve 3 yaşlarında bir çocukla yapılacak tatil perspektifini “bireysel keyif” anlarından çıkarıp, “çocuğunla birlikte geliştiğin ve değiştiğin” başka bir boyuta taşıyor. Buradan Paktuna Teyzeme bu bakışı bize kazandırdığı için teşekkürü borç biliyorum)

Yine de Nihan’a olası başka bir “tatil” için bıraktığım not aynen şöyle oldu:
Seneye, çocuklarla birlikte bir tatil, ancak (3) gün, kocalarla birlikte ve tam pansiyon olmak şartıyla kabulümdür :)

Bizim iki kafadarın ilk günkü buluşmalarından sevgi dolu kareler… Diğer günler bir saat oynadılarsa gün boyu kavga edebildiler :)

Anne-Oğul Tatile Gidiyoruz

Nihan ile bekarken kurduğumuz hayallerimizi gerçekleştirmek üzere, iki kadın ve iki çocuk, bir hafta tatile gidiyoruz.

Bakalım nasıl günler bekliyor bizi…büyük bir tecrübe olacak hepimiz için, umarız çok keyifli geçer…

İçinde Yaşam Olmayan Evler

Yaşadığımız sitede, müstakil, tek ya da çift katlı, önünde & arkasında kocaman bahçeleri olan, kışın bile bu bahçelerinden rengarenk çiçekleri eksik olmayan şahane evler var. Bu evlerin içindeki yaşamları düşünmek, yemyeşil çim bahçelerini hayran hayran izlemek ve o bahçelerin içinde kendimizi hayal etmek, beni her zaman büyülemiştir. Geçtiğimiz kış balkonlarına öyle bir Noel ağaçları kurdular ki, Deniz ile aramızda hangisi daha süslü, hangisinin yıldızı fazla, hangisinin ışıkları daha parlak yarışmaları bile düzenlemiştik….Pazar sabahları site içinde yürüyüş yaparken, sıcacık balkonlarında kahvaltı edip gazete okuyan ev sakinlerini gördükçe, ah diyordum ah, bu bahçelerin keyfine baharda ve yazın hiç doyum olmaz. Çiçeklerin arasında, çimenlerin üzerinde yapılacak taze sabah kahvaltıları, yalın ayak yapılacak bahçe bakımları, ekilecek yeni çiçekler, yıkanacak verandalar, kuytu bir köşede çekilecek kısa öğle uykuları, akşamüzeri beş çayları…bir de kendimizi yerleştiriyordum bu dekorun içine. İflah olmaz bir hayalperestim bu konuda, ne yapayım!

Lakin, bahar geldi geçti, yaz bitiyor, yaşadım ve hayretle görüyorum ki, bu evlerin neredeyse hiçbirinde görmeyi “arzuladığım” bu manzaralarla karşılaşamadım! Yüzde 99′unun panjurları kapalı, kapıları kilitli, bahçeleri büyük bir ıssızlığa terk edilmiş durumda.
Nerede bu güzel evlerin insanları, nerede yaşamları demiştim Tolga’ya kaç ay önce birlikte yürürken. “Bu kadar saf olma, burada böyle evi olan insanın, mutlaka ki yazlığı da vardır.” demişti. Doğru, peki ama bir güzel bahar boyunca neredeydi bu insanlar? Neden birkaçını bile bahçesini kendi sularken, çiçeklerine bakım yaparken, toprağını havalandırırken, arkadaşla & dostla & akrabayla o güzel bahçede zevkli bir sofrayı paylaşırken görmedik? Neden o güzel verandalarında oturup gördükleri güzellikleri içine çeken mutlu ve huzurlu yüzlerle karşılaşmadık? Neden kapılarını açıp hafif bir rüzgarla perdelerinin havalanmasına izin vermiyorlar? Neden çocuklar yok bu bahçelerde? Ses yok, ışık yok, hareket yok…hayat daha ziyade dondurulmuş bir film karesi gibi! Maketi yapılıp büfe üzerine konan ama dokunulmasına izin verilmeyen süs objesi gibi!
Elbette insanlar “benim hayallerimi” gerçekleştirmek üzere yaşamıyorlar ama kardeşim hiç mi yaşanmaz bunca güzellik, hiç mi tadına varılmaz, hiç mi doya doya içine çekilmez???

İçinde yaşam olmayan bu evleri sevmiyorum ben.
Soğudum resmen, hemen B planını devreye soktum.
Madem onlar yok, ben hayallerimi gerçekleştireyim bari dedim…
Sitenin güvenlik görevlileriyle aram iyi, onlardan müsade isteyip hemen bir misilleme yapacağım bu bahçelere yarın sabah. Çiçekleri sulayıp, bahçeyi yıkayacağım en azından.
Eh, bir çay da ikram ederler bizim güvenlik görevlileri.
Bir biz yaşayalım bakalım bu güzellikleri…