Düşündürücü Diyaloglar

Geçen akşamlardan birinde hazır Deniz içeride oynuyorken erzak dolabını düzenleyim dedim.
Dolabın kapağını açar açmaz küçük bir kavanoz dibinde kalmış Patos cips kırıntıları çarptı gözüme. Normalde girmez böyle şeyler eve, yazın teyzemlerle yaptığımız bira partisinden kalmış olmalı…

Neyse, suçu şeytana atıyorum, dürttü beni, küçük bir tabağa kolaçan ediverdim kırıntıları:)
Mutfakta, oracıkta, ayak üstünde atıştırmak varken, çocuğun görüp isteyebileceğini bile bile! elimde tabakla yöneldim salona. Oturur oturmaz bizimki dikildi karşıma:

- Ebru, sen ne yiyiyorsun?
- Hayatım, biraz midem ağrıdı, bu kuru çıtırlar mideme iyi gelecek :( (yalanını yiyim)
- Ben biliyorum, bunlar cips. Ben de yiyebilir miyim?
- Hayır Denizcim. Bunlar kurutulmuş ekmek çıtırları ve çok baharatlı. Ağzın yanabilir.
- Ama ben tatmak istiyorum. Şu küçüklerden alabilir miyim?
Bu arada kucağıma iyice yerleşmiştir…
Bunun böyle olacağını bile bile, aldın geldin Ebru tabağı diye iç sesim konuşa dursun,
- Peki, küçüklerden bir tane tadabilirsin.
Minik parmaklar tabağa hücum, kucağımda sırıta sırıta büyük bir mutlulukla çıtırları götürürken,
- Ama bak, bunlar hiç acı değil. Ben bunları yemeyi çok severim. Ben bunları yiycem
diyerek tabağı elimden kaptığı gibi geçti yan koltuğa oturdu. Tabağı bacakları arasına bir güzel yerleştirdi, sevimli mi sevimli o komik ifadesini takınıp, anneme döndü ve
- Emine, bunlar ilaç ilaç! diyerek, bizi yine sarf ettiğimiz her sözcüğün geri dönüşüyle baş başa bırakarak tabaktakileri sildi süpürdü.

Çocuğu Zor Yemek Yiyen ya da Hiç Yemeyen Bir Anne Ne Yapar?

Son 15-20 gündür yine TOP dönemlerimizden birini yaşıyoruz Deniz ile.

Moralimin dip yapıp yerlerde süründüğü, sinirlenip bağırdığım, kurallar koyup yönetimi ele almaya çalıştığım, ama inanmadığım için bir işe yaramayan bu sığ davranış modellerinden sonra yine alternatif çıkış yolları arayıp, hem kendimi hem aile fertlerini yükseltmeye çalıştığım bir döngünün içinden geçiyoruz. Hayırlar ola!

Biliyorum, geçecek, her sert çıkış kendi içinde dengelenip kendi ritmini bulacak…
Sonra başka bir iniş çıkış, eski & yeni realite çatışmaları…derken yeni bir yolculuk….hiç bitmeyen bir gelişim & değişim süreci aynen Doğa’da olduğu gibi. Aynen Çocuklu bir hayatın doğasında olduğu gibi…

Deniz hiçbir zaman yemek yemeyi seven bir çocuk olmadı. Bu konuda her zaman anneannesi ve ben inisiyatifi ele alıp, onu “bilinçli ve kaliteli” beslemeye çabaladık. Kimi zaman oyunla, kimi zaman kitapla, kimi zaman hikayeyle, kimi zaman gezme ve araştırmayla, çoğu zaman da binbir çeşit maymunlukla, zaten sevmediği bir süreci onun için daha da sıkıntılı hale getirmeden, tabiri caizse “geçiştirmeye” çalıştık. Dile kolay, 36 aylık, hadi ilk 6 ay sadece anne sütü, 30 aylık bir marathon! Yemek yemeyi “istemediği”, “reddettiği” zamanlarda bazen onu kandırarak yedirdik ama bazen de ısrarlı direnci karşısında teslim bayrağı çekmekten başka bir şey gelmedi elimizden. Çok üzüldük, kahrolduk, kendimizi suçladık, gerildik, her güne “acaba bugün nasıl yemek yedireceğim” kabusuyla uyandık…Çok zor günlerdi çünkü hakikaten bir anne için en üzücü konulardan biri yemek yemeyi sevmeyen bir çocuğa severek yemek yedirmeye çalışmak ve sonuç alamadığında en kolay yol da kendini suçlamak…ama baktım ki bu iş böyle olacak gibi değil, öncelikle benim yeni bir bakış açısına ihtiyacım var. Eski kayıtları silip yerine “Akıl ve Sevgi” dolu yönergelerle hareket edeceğim yeni rehberlikler aradım, okudum, dinledim, araştırdım ve bu süreçte olayı bir “problem” olarak tanımlayanın kendi zihnimden ve eski şartlanmışlıklarımdan başka bir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleştim! Halbuki çocuğum doktor kontrolünde gayet sağlıklı bir şekilde gelişimini sürdürüyor, yapısına ve ihtiyacına göre besleniyordu. Problem o minik yavruda değil ”sağlıklı çocuk” tanımını sadece fiziksel beslenmeye eşitleyen zihnimdeki kemikleşmiş programdaydı!

Çocuğum bana kendi “istek ve ihtiyaçlarını” aynen Doğa’da olduğu gibi kendi diliyle, kendi ritmiyle bildiriyor ama “iyi anne” olma idealim bu sesi duymuyordu. “Anneciğim, benim kapasitem bu kadar, şu an yediklerim bana yetiyor. Daha fazlasına ihtiyacım olduğunda kendim talep edebilirim” diyordu ama son derece toy bir anne olan ben duymazdan gelip, üzerine bir de zaman zaman kontrol edemediğim gerginliğimle çocuğumun iradesini sıfırlıyordum. Nerede özgürlük fikri? Nerede çocuğun seçimlerine saygı gösterme, nerede öz-denetimli çocuk yetiştirme idealleri?

Bu yüzleşme, yemek olayımızdaki ilk çıkış noktası oldu!
Birden her şey aydınlandı, içim ferahladı, yüzümde tekrardan gülücükler açtı ve yemek saatlerimiz kendi doğasındaki ilk dönüşümünü yaşayıp belli bir dengeye kavuştu. Bu süreçte Deniz’i bol bol mutfak işlerine ortak etmeye, değişik tatları denemeye, sevdiği ve sevmediği tatları kendisinin keşfetmesine izin verip, kendi arzu ettikleri doğrultusunda beslenmesine özen gösterdik. Onun yanında “aa evet, bizimki de çok zor yiyiyor” yakınmalarından uzak durup, “istediklerini gayet severek yiyiyor” destek mesajlarını verdik. Masamızı ona göre düzenledik, küçük tabakları, küçük çatal kaşıklarıyla kendi yeme becerisini geliştirmesi için ona bol bol imkanlar sunduk, bunun feedback’ini hemen aldık, 2-2.5 yaşındayken köfte, sarma, patates…gibi katı gıdaları rahatlıkla yiyebiliyor, çorba ve cacığını döke saça, oyunla da olsa idare ediyordu. Hepimiz rahatlamıştık, belli bir dönem kendi içinde sükuna ermişti. Elbette yine zorlandığımız anlar oluyordu ama kendi yaklaşımımızı ve Deniz’in tepkilerini gözden geçirip, hemen yeni rotalar belirliyor ve onu üzüp sıkmayacak şekilde yola devam ediyorduk.

Ta ki 3 yaşını doldurmasına günler kala, bugün bu yazıyı yazmama sebep olabilecek kadar bizi zorlayan, anlayış ve hoşgörü sınırlarımızı yerle bir eden, ne yapsak, nasıl davransak, nerede yanlış yapıyoruz sorgulamalarıyla vicdanımızı didik didik edip, gün içinde binbir kere değişen “haleti ruhiyesini”ne uyum sağlamaya çalışıp, perişan düştüğümüz bugünlere kadar…

Feci bir şey! Acayip bir dönem! Tam bir Deli var karşımızda, anı anına uymuyor!
Var olan her şey “itiraz ve başkaldırı” sebebi. Her şey “Hayır”, her şey “istemiyorummmmmmmm”, her şey “benimmmmm, ben yapacağımmmm”!
Saniye durmuyor, sürekli koşma ve tırmanma halinde, koltuktan benim üzerime, benim üzerimden motoruna, oradan Tolga’ya, Tolga’dan sehpaya ve bu arada sürekli bir çene yarışı, sürekli soru soruyor, sürekli arabalar, motorlar, ışıklar hakkında binbir türlü hikaye anlatıp, sonra da “ama neden” diye açıklama istiyor…Vallaha başımız dönüyor, Dur geliyor bize, şaşıp kalıyoruz, bugüne kadar okuyup inandıklarımızı samimiyetle uygulamaya çalışıyoruz, bu bir dönem, geçecek, “karşısında” değil “yanında” yer almalıyız, “birlikte” yol almalıyız, üzmemeli, “yapma” komutundan uzak durmalı, kendini ifade etmesine imkan tanımalıyız diye ama şu an elimizdeki doneler yetersiz kalıyor açıkçası. Yemek süreci tekrar kabusa dönmek üzere…Gün boyu bir şey yemediği oluyor, ne sunsan reddediyor, gerilen sinirler, yükselen ses tonları, suratımızdaki sıkıntılı mimikler, “yemek bitmeden masadan kalkmayacaksın” direktifleri sonucunda başlayan ağlama krizleri tavan yapmış durumda!

Yine yeniden bir rehberliğe ihtiyacım var dedim kendi kendime zira tüm vizyonumu kaybetmiş durumdayım!
Hemen birincil kaynaklarıma, Paktuna Teyzem ve Neill Amcama yöneldim.

Neill’in “Özgürlük Okulu”ndan önüme gelen paragrafları yüksek sesle okuyup, yitirmeye başladığım temel inançlarımı tekrardan yapılandırmaya çalışırken, diğer yandan Paktuna Teyzemin uygulamada sonuç veren pratik metotlarına kulak verdim. Videolarını izledim, makalelerini okudum, kendi “doğru” bildiğim yanlışlarımla karşılaştım, yaş dönemlerinin özellikleriyle ilgili daha fazla bilgi edinip, çocuğumu daha dikkatli izlemeye başladım. Ve ne diyim, bu kadının gerek İnsanlığına gerekse konusundaki uzmanlığına olan güvenim daha da bir tavan yaptı. İçimde “evet, işte bu” diyen ses daha da gür bir hal aldı. Şunları söyledi bana özetle:

0-36 ay, bir insanın yaşamındaki en önemli süreçtir, hem fiziksel hem moral hem de zihinsel açıdan.
Bu süreçte çocuğa mutlaka besin sunulmalıdır. “Aç bırak, bak acıkınca nasıl yer” ya da “açlıktan ölmez” yaklaşımları doğru değildir. Bu yaştaki çocuklara mutlaka ve mutlaka besin sunulmalıdır. Eğer yemiyorsa ya da zor yiyorsa, önce yemediği şey farklı şekillerde sunulmaya çalışılmalıdır. Değişik renklerde, değişik şekillerde, değişik içeriklerde…Eğer yine yemiyorsa, zorlanmamalıdır. “Aaa, patates yemeği, bak gördün mü Deniz seni yemek istemiyor. Yeme Denizcim, sen burada kal patates, biz Deniz ile başka bir şey deneyeceğiz” gibi resmen yemekle konuşup, çocuğun tarafında olduğunuzu ona hissettirmeniz gerekir diyor. Taraf olmalısınız diyor. Oyunla yedirilebilir, arkasından yedirilebilir çünkü bu yaştaki çocuk oyun çocuğudur, yerinde duramaz, sürekli hareket halindedir, araştırır, oyunlar yaratır, bir lokma ekmek onun için kuştur, böcektir…Eğer yine yemiyorsa, bunun ardındaki nedene bakılmalıdır. Çocuk yemek yemeyi olumsuz bir şeyle eşleştirmiş olabilir. Annesi zorlamışsa, annesi kızmışsa, annesi gerilmişse, annesi bağırmışsa….çocuk bu süreci olumsuzlukla eşleştirir ve ne yazık ki reddedilen yemek süreçlerinin arkasında çoğunlukla böyle bir neden yatar. Çünkü ANNESİ ÇOCUĞUN AYNASIDIR. O AYNADA KENDİNİ GÖRÜR. ANNESİNİN ASIK SURATINDA KENDİNİ GÖRÜR. O NE YAPARSA DOĞRUDUR. O NASIL TEPKİ VERİRSE DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BİR ANNE ÇOCUĞUN AYNASIDIR!

Eh be dedim, eh be Ebrucum, kaba tabiriyle bunlar sana kapak olsun! Dön dolaş, yine kendine bak, senin her halinde O kendini görüyor, kendini yapılandırıyor! Senin gibi yemek sürecine fazla “sempatik” bakmayan bir annenin çocuğundan da farklı bir yaklaşım beklenemez ya, değil mi?
Ve lütfen artık O’na güven, sen beyninin direktiflerine göre, haz ilkesine göre besleniyor olabilirsin ama O tamamen bedeninin ihtiyaçlarına göre besleniyor. Serbest bırak, acıktığında geri gelecektir ve bir çocuğun en iyi öğrenme metodunun Doğanın kendisi ve kendi bedeni olduğunu sakın ve sakın unutma. Kendi bedenini sev, ona iyi davran, çocuğun da bunu görecek ve ona iyi bakmayı öğrenecektir.

Sevgiyle kal.

Not: sanırım blogda bugüne kadar yazdığım en uzun yazı oldu :)

Deniz&Can – Ebru&Nihan Yalıkavak Birlikteliğimize Ait Kısa Notlar

Bazen çok üzülüyorum hatıraları, özellikle çocuklarla ilgili olanları, buraya daha sık, daha güncel kaydedemediğime. Deniz ile ilgili öyle çok şey var ki son zamanlarda mutlaka “kayıt” altına alınması gereken, ama olmuyor işte… Halbuki ona bırakacağım en büyük hediye çocukluğuyla ilgili hatıraları olacak, biliyorum, benim gibi hatırlamak için habire bilinçaltı yolculuklar yapmasına gerek kalmasın diye :)

Neyse, bir gittik, pir geldik misali, 2 kadın ve 2 erkek çocuğuyla olan 6 günlük “tatil” maceramızı, büyük tecrübeler eşliğinde, derin şuurumuzda derin izler bırakarak tamamladık.

Cuma akşamı Tolga bizi almaya geldiğinde perişan vaziyetteydim, saç & baş dağılmış, üst & baş leş gibi, bir yandan üstümden düşen şortu çekmeye çabalarken, bir elimde Deniz, diğer elimde valiz, koca bir torbada meşhur deniz kabukları alışverişlerim, açlıktan zır zır öten midemle…evim evim güzel evim’e ulaştık nihayet.

Bu birlikteliği Nihan ile çok arzulamıştık, zira çocuklar ilk kez biraraya geleceklerdi, büyük beklentilerimiz yoktu iyi anlaşacaklar, iyi oynayacaklar, arıza çıkarmayacaklar, biz de iki arkadaş baş başa bol bol sohbet edebileceğiz diye. Onları izlemek bize yetecekti zira. Biz de böylece ideallerimizde paylaştığımız annelik modellerimizin uygulamalarını görecektik birlikte. Daha ne olsun!

İyi ki de dedik böyle beklentilerimiz yoktu, zira iki arkadaş ancak (1) gece, o da sağolsun bir türlü kökünü kurutmayı beceremediğimiz sivrisineklerin saldırısı sayesinde, sabahlayabildik. Bir öğlen de çocuklar sızmışken, balkonda “lafladık” biraz. Geri kalan bütün An’lar, çocuklarla birlikte bilimum eğlenceli amelelik işleri yaparak geçti. Can’ın denize düşen terliklerini kurtarma operasyonları, havuz kenarında güneşlenen insanların arasına işeyen oğlumun çişlerini çaktırmadan temizleme çabaları, bir çocuk, bir yetişkin havuzu arasında gidip gelmekten sızlayan bacaklar, oyuncak & kitap & kalem & dolmuşta pencere kenarına oturma kavgaları, sitenin yokuşlarında koşma yarışları sonucunda oluşan yaralanmaları şefkatle tedavi operasyonları, zıvanadan çıkan sivrisinek avlama cambazlıkları, bir bağırış bir çığlık, ardından gelen ağlama krizlerini “manage” etme çabalarımız, buna rağmen yılmadan, gün aşırı, 2 dolmuş seyahatiyle gerçekleştirdiğimiz Yalıkavak ve Bodrum gezilerimiz, hem bizde hem de çocuklarda hakikaten güzel hatıralar bırakarak sonlandı.

(Burada uzun bir parantez açıyor ve özellikle belirtmek istiyorum ki, Çocukların gelişim evrelerinin özelliklerini bilmek, büyüklerimizin “tatili zehir etti bana” ya da “çocukla tatile çıkılmaz” yakınmalarını kökten çürütüyor ve 3 yaşlarında bir çocukla yapılacak tatil perspektifini “bireysel keyif” anlarından çıkarıp, “çocuğunla birlikte geliştiğin ve değiştiğin” başka bir boyuta taşıyor. Buradan Paktuna Teyzeme bu bakışı bize kazandırdığı için teşekkürü borç biliyorum)

Yine de Nihan’a olası başka bir “tatil” için bıraktığım not aynen şöyle oldu:
Seneye, çocuklarla birlikte bir tatil, ancak (3) gün, kocalarla birlikte ve tam pansiyon olmak şartıyla kabulümdür :)

Bizim iki kafadarın ilk günkü buluşmalarından sevgi dolu kareler… Diğer günler bir saat oynadılarsa gün boyu kavga edebildiler :)

Hızla Değişen Gelişim Evreleri – 1

Çocuklu bir hayattan şikayet etmek tarzım değil.
A.S.Neill ve onun Özgürlük Okulu sayesinde, bu geleneksel realiteyi terk edeli uzun zaman oldu. Bilakis acı&tatlı her anını büyük bir farkındalıkla içime çekerek yaşamaya çalıştığım evrelerdeyim artık. Okuduklarımı çocuklu hayatıma katabilmek ve bu çabaların olumlu&olumsuz geri dönüşlerini görebilmek beni her zaman daha da motive ediyor Deniz ile olan ilişkimizin seyrinde.
Bu demek değil ki hiç zorlanmıyorum, hiç isyan etmiyorum, hiç kızmıyorum, hiç yorulmuyorum…Bunları yadsıyan bir Anne’nin samimiyetine inanamam çünkü her ne kadar bizler “Yetişkin” olsak da, nihayetinde hepimiz duyguları olan İnsanlarız. Sabır ve hoşgörümüzün azaldığı, anlayışlarımızın tıkandığı, seslerimizin yükseldiği, yeteerrrrr, durrr diye çığlık atıp o ufak enerji toplarını bir yerlere fırlatıp ağlamak istediğimiz öyle çok zaman oluyor ki…Bu duygularımı yok sayamam, onları sahipleniyorum, sahiplendikçe daha iyi kontrol edebildiğimi fark ediyorum, hemen S.İ.D.O.T. formülünü uygulamaya sokuyorum: “Evet, bu his benim, bir suçlusu yok. Şu an bu davranışa ya da düşünceye sinirlenen ve asabileşen GERÇEKTEN benim inandığım bir düşünce mi yoksa gelenekçi, otomat, seçeneksiz kalmış bir tepki mi?” Elbette ki çoğu zaman otomatlaşmış gelenekçi yapının bir tezahürü olarak ortaya çıkıyor. Ama onu da yadsımıyorum. Not alıyorum. Sesim yükseldiğinde alternatifi kendi içimde arayıp suçluluk duymamaya çalışıyorum. Kimse benim MUTLULUĞUM ya da MUTSUZLUĞUMU tesis edemez. Bunun baş aktörü her zaman KENDİMİZiz. Sevdiklerimiz bize destek olabilir, küçük & büyük tatlar katabilir hayatımıza ama yorgunluğumuzun, kızgınlığımızın, asabiyetimizin, karşılanmamış beklentilerimizin sorumlusu ÇOCUKLARIMIZ olamaz. Bir çocuk bir anne&babanın hayatına ancak ve ancak MUTLULUK katabilir. “Mutsuzluk” ya da “sorun” kattığını iddia ediyorsak, sorun ÇOCUKta değil, maruz kaldığı ortamdadır. O “sorun”lar aslında biz ebeveynlerin sorunlarıdır, çocuklarımızın değil.

Son zamanlarda Deniz ile olan ilişkimizi dengeli bir rotada tutabilmek için açıkçası biz de çok zorlanıyoruz. Yazıya başlarken asıl amacım bu zorlu dönemleri “olduğu gibi” ortaya koymak ve yaklaşımlarımızı tekrar gözden geçirip kendimize açık bir mektup yazabilmekti. Ama sanırım bugünlük buna vaktim yetmeyecek. Zira güzel oğluşumun yanına gitmek üzere yola çıkmam gerekiyor.

Bu bir başlangıç olsun. Devamı haftaya…

Çocuğunuzla Birlikte Büyümek-4

Tatsız bir Perşembe. Bir an önce çıkıp oğlumun yanına gitmek istiyorum.
Bu sabah vapurda bitirdim kitabı. Ama aynen Nihan‘ın dediği gibi, hiç elimden bırakasım yok. Oku oku oku, nereye kadar, önemli olan içselleştirebilmek ve hayatına katabilmek bu bilgileri ama her okuduğum satır yeni bir bakış yeni bir moral yeni bir dinamizm katıyor Deniz ile olan ilişkilerime.
Dün akşam Sports‘da arkadaşların çocukları da vardı, onlar yüzdü, eğlendi, biz onları izledikçe memnun olduk. Onlara karşı olan yönelimim bile değişmiş, oynarken ve konuşurken onlarla dikkat ettim kendime de, sanki onlardan biri gibiydim..
Çocuklar müthiş varlıklar!

Kitabın son paragrafını not alıyorum buraya bilgisayarı kapamadan.

“Bizim amacımız, çocuklarımızın benlik bilinçlerine asla zarar gelmeden büyümelerini sağlamak gibi olanaksız bir şeyi başarmak değil! Böyle bir hayat olamaz ve çocukları gerçek hayatın deneyimlerinden korumak onları sadece zayıflatır. Bunun yerine, çocuklar, gerçeklerle yüzleşerek duygusal anlamda güçlü ve dirayetli bir şekilde büyümeliler. Bizim amacımız, çocuklarımızla aramızda, onların tüm duygularını ifade edebildikleri ve sahip oldukları değere inandıkları, sevgi dolu ve korku içermeyen bir ilişki kurmak. Böylece onlar da, kendilerine anlamlı bir yaşam kurmak ve diğer insanları olumlu bir şekilde etkilemek için ihtiyaç duydukları özgüveni kazanmış olurlar.

Çocuğunuzu olduğu gibi kabul ederek, kendisi için seçtiği yolu onaylayarak, sevginizi ve takdirinizi içten bir şekilde göstererek, sahip olduğu değere inanmasını sağlayın. Bu, hiçbir beklentinin, çocuğunuza olduğu haliyle değer vermenize engel olmaması demektir.”

Naomi Aldort, Çocuğunuzla Birlikte Büyümek – Bir Rehber Kitap-

Deniz’ime Mektup

Haftaiçi ayrı kaldığımız gün ve gecelerde sana duyduğum bir özlem mektubudur bu bir tanem..

Aşkım, minik prensim, sarı civcivim, güzel oğluşum benim…
Yine bir yaz geldi ve biz seninle yine ayrı düştük aşkım.

Masamın çeşitli yerlerini kaplayan boy boy fotoğraflarınla, her baktığım yönde gözümün önünde olmana rağmen, her gözümü kırpışımda o sana özgü komik mimiklerinle tüm dimağımı kaplamana rağmen, telefonda sesini her duyuşumda o minik bedenine sımsıkı sarıldığımı imajine etmeme rağmen, yüreğimdeki özlemi hiçbiri dindirmiyor minik kuşum, hiçbiri…

Tüm günleri ve sana koşup geleceğim akşamları özlemle tüketiyorum.

(H)orangutan olup şifonyerden yatağa atlayacağımız Azgınlık anlarını, “Ebru, havuz çok eğlenceli bir şey” diyerek batıp çıktığın su oyunlarını, tersane alanındaki bilumum tekne, romörk ve traktör mekanizmalarını sorgulama derslerini, olmadık an ve yerlerde “ay, çişim geldi” diyerek köşe bucak çiş yapma çalışmalarımızı, yeni tanıştığın herkese en önce “senin araban ne marka?” diye sorarak, anne ve babanın nasıl da materyalist ! insanlar olduğu hakkında verdiğin ipuçlarını bertaraf etme çabalarımızı, “hadi artık uyuyalım” diye uzanıp, en az yarım saat-45 dakika süren yatak kıkırdamalarımızı, ama en sonunda gelip göğsüme yaslanıp güven ve huzurla kendini uykunun tatlı kollarına teslim ettiğin anlarımızı çok ama çok özlüyorum canım oğlum…

Giderek artan hayalgücü ve heyecanınla olayları anlatmaya çalışırken el ve kollarını kullanış şeklini, durmak bilmeyen konuşma ve soru sorma enerjini, yaşından büyük çocukların peşinden koşarken kimi zaman mutluluk kimi zaman da hüzünle sonuçlanan kendini kabullendirme çabalarını, “tucak tucak tucak” deyip kucağımızda boynumuza sarılarak “ben seni çok seviyorum” diyen minik yüreğinde bir türlü anlamlandıramadığın “işe gidecek misin, ama şimdi değil” endişelerini, “Ebru, bakkkk!” diye yeni gördüğün her şeye duyduğun o olağanüstü hayranlık ve heyecan hallerini, dudağımın yanında beliren buruk ama mutlu bir tebessümle özlüyorum annecim.

Tüm duruşun gözümün önünde şu an. Fırlayarak kaçmaya hazırlanırken “hadi beni yakala!” diye bağırıyorsun. En sevdiğin şeylerden biri kaçıp kovalanmak, yakalanınca da havalara uçurulmak…Bir çocuğun basit ama en coşkulu mutluluğunu yaşıyorsun bir tanem.

Sen doğmadan önce çocuk sahibi olmaya karşı büyük dirençlerim vardı.
Sen her şeyi değiştirdin güzel oğlum benim!

Büyük bir spiritüalist olmakla her daim övünen ama sen doğuncaya kadar aslında bir arpa boyu yol almadığını fark eden senin bu annen, sayende, hayatının en zorlu KENDİNİ TANIMA çalışmasını yapıyor. Doğmak için gösterdiğin azmi şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Senin aracılığın ile hayatımızda değişmesi ve gelişmesi gereken öyle çok şey varmış ki, sen hayat planını uygulamak için bizim vasıtamızla dünyaya uzanırken, biz de Hayat Planımızın en zorlu ama en geliştirici dönemlerine adım atıyormuşuz meğer…

İyi ki doğdun, iyi ki hayatımıza dahil oldun bizim minik öğretmenimiz!
Seni çok seviyoruz Denizcim! Her nerede, ne koşulda olursan ol, zamanın sonsuzluğunda, kalbimizin merkezindesin bir tanem…

Annen

Foça Günleri

Apar topar Foça günlerine giriş yaptık.
Haziran geldi mi annemi İzmir’de tutmak çok zor. Bir şeyi kafaya taktı mı asla engel tanımaz, ne yapar ne eder o isteğini gerçekleştirir(aynı huy bende de var, belli ki onu modellemişim bu konuda).

Neyse çok şükür, 12 Haziran Pazar günü hem annemi hem Deniz’imizi Foça’ya, babamın yanına, yazlık sezona bırakıp, hüzünlü bir şekilde İzmir’e döndük.
Çok zor bir haftaydı geçen hafta benim için, koca bir kıştan sonra ilk kez geceleri Deniz’den ayrı kaldık. Eve gelince onu göremeyeceğimi, sarılamayacağımı, birlikte kudurup azamayacağımızı, banyo yapamayacağımızı, birlikte dans edemeyeceğimizi, uyumadan önce sarılıp kitap okuyamayacağımızı, bilumum araba & ambulans & iş makinası & kamyon hikayelerini uyduramayacağımızı düşünmek bile, Salı günü tansiyonumun 8′e 5′e kadar düşmesine sebep oldu. Fazla kendimi kaptırdım, biliyorum, neticede oğlum Foça’da anneannesi ve dedesiyle son derece mutlu & güvende ama gel de yüreğime söz geçir…Salı akşamı Tolga 20.30′da arabayı servisten aldığı gibi kapıp ulaştırdı beni oğluşumun yanına. Kapıyı açıp da bizi görünce nasıl mutlu oldu nasıllll, o minyon suratı gülümsemekten kocaman oldu, koştu atladı kucağımıza, sarıldık sarıldık sarıldık, öpüştük koklaştık, içime çektim her bir yerini…Annem ağlar, ben ağlar, babamın gözleri doldu, “yok olmaz böyle, dönelim biz” demeye başladı adamcağız! Eski Türk filmlerinden sahneler vardı bizde anlayacağınız geçen hafta :)

Çarşamba sabahı işe dönüp, Perşembe tekrar gittik. Ben Cumayı haftasonuna bağlayınca bu haftaya daha iyi bir adaptasyon yapmış olduk hem biz hem Denizcim hem annemler için. Annem de biraz dinlenme imkanı buldu, zira kadıncağızın işi bu sene zor. Bizimki tam bir sokak çocuğu olacak orada, ben hiç şikayetçi değilim bu durumdan tabii, çocukluğumun en güzel günleri, gece yarılarına kadar, macera peşinde bir oraya bir buraya sürüklenerek geçen SOKAK günlerimdir. Bu günler sayesinde özlemle andığım mutlu bir Çocukluk dönemim var, birazını bile yaşatabilsem Deniz’e, büyük kazançtır onun için, çok büyük! Bu yüzden hiç engel olmuyorum sokakta oynamasına, kirlenmesine, düşmesine, koca çocukların peşinde koşup onlarla aşık atmaya çalışmasına; kafaya şapka, vücuda bolca güneş kremi, yallah tarlaya ve deniz kenarına. Sadece gözlerimle izliyorum, o kadar mutlu ki koşarken, oynarken, arada bir durup bana sesleniyor, sonra devam, sadece bu halini izlemek bile, bedenimi ve zihnimi gereksiz vesveselerden arındırıp, beni dünyanın en hafif insanı yapmaya yetiyor.

Fotoğraf bu haftasonu gittiğimiz tatilköyünde eşek severken…yüzifadesine dikkat!

İyi Bir Çocuk Nasıl Yetişir?

Geçtiğimiz haftasonu bol ebeveyn ve bol çocuk birarada geçirilen koca bir günün ardından kalan sözün özü:

Bir ebeveyn, ne zaman ki çocuğun içindeki ÖZ’ün MUTLAK İYİLİĞİ’ne güvenip, ona kendi içindeki İyilik ve Güzelliğin tezahür edebileceği bir ortam sunacak, ne zaman kendi korku ve endişeleriyle onun uçsuz bucaksız ufkunu köreltmeyecek, ne zaman kendi istek ve ihtiyaçlarını ÇOCUK aracılığıyla tatmin etmeye çalışmayıp, onu hayatın içinde kendi ritmine göre yol alan bir Yolcu olarak kabul edecek, o zaman o çocuk iyi bir birey olarak yetişir. Ona kendi inanç ve fikirlerini dikte etmeden, onu sürekli bir oraya bir buraya çekiştirmeye kalkmadan, sürekli kontrol etme ve sürekli tembih etme baskısını çocuk üzerinden kaldırmadan, bir çocuğun yaramazlığı da, huysuzluğu da, aksiliği de, kontrolsüzlüğü de….hiçbiri geçmez.

Bir çocuk, sadece bir ÇOCUK’tur. Çocuk Olma Hakkı’nı ona verelim yeter.

Gecikmiş 23 Nisan İzlenimleri

23 Nisan Cumartesi günü Deniz ile katıldığımız Karşıyaka Stadyumundaki 23 Nisan törenlerinden beri, zihnimin geri planında dönüp dolaşıyor bu konuda bir iki şey yazmak ama yeniden düzenlemeye çalıştığım hayatımın düzensizlikleri arasında yitip giden bir haftaydı yine yaşadığım….olsun geç de olsa yazacağım.

Bu seneki törenlerde beni en çok etkileyen husus, onca çocuğu geçit töreninde izlerken, bir neslin anatomisinin nasıl “değiştiğini” görebilmek oldu.
“Değişim” ifadesi “olumlu” şeyler çağrıştırır aslında bana “gelişim” yönünde, halbuki ifade etmek istediğim doğru kelime sanırım “deformasyon” olacaktı “bozulma, şekil değiştirme” anlamında.

Sorgusuz sualsiz tüketim zihniyetinin, bir nesle bedenen ve zihnen verdiği zararları, 8-10 yaş grubu kızlı erkekli “çocukların” kat kat olmuş göbekleri, boğum boğum yapılanmış kalın bacakları, şişirilmiş kocaman yanakları ve haddinden fazla yükü taşıyan omurgalarının bir sağa bir sola giden yalpalayışını izlerken gördüm resmen.

Bir “çocuğun” doğal gelişim seyrine kendi doğasının vermediği, veremeyeceği zararı, biz çok okumuş, çok bilgili ebeveynlerin verebildiğini fark etmekse bir kez daha ebeveynliğin geniş sorumluluklar yelpazesini anımsattı bana. Üstün Dökmen’in katıldığım bir workshop’unda söylediği bir cümle vardır her zaman bana ışık tutan: Çocuğunuzun nasıl olmasını istiyorsanız önce kendiniz öyle olun!

Biz anne&babalar, dolaplarımızı hazır paketli gıdalarla tıkabasa doldururken, haftanın 2-3 günü “dışarıda” yemek yemeyi sosyal bir etkinlik sanırken, çocuğumuzu Macdonalds’a götürmenin, istediği “her şeyi” satın almanın, kapalı alanlarda üç boyutlu sanal oyuncaklara terk etmenin, Çağ’a uygun yetiştirme tarzı olduğu yanılgısıyla yaşar ve yaşatırken, bu çocukları sağlıklı, zinde, atik, meraklı beden ve zihinler olarak görebilir miyiz, mümkün değil!

Yazıktır bu tertemiz zihinlere, körpe bedenlere…Geçit töreninde izlediğim çocukların %95′i, kendi yaş grubu kilo ve boy ortalamasının kat kat üzerindeydi.
Bir çocuk bedeninin sahip olması gereken zindelik, canlılık, ataklık, kuvvet ve en önemlisi yaşama sevincinden mahrum, neşesiz yüzlerdi gördüklerim.
Gönülsüz bir derviş misali, ayakları birbirine karışarak, yürümüyorlar, adeta sürükleniyorlardı. “Ah dedim, şimdi düşecekler” ama daha çok uzun bir hayat var önlerinde…

Tam o sırada, güzel bayrağımızı büyük bir istek ve gururla taşıdığı her halinden belli, canlı kanlı, zinde, ayağı yere vurdu mu ses yapan, yaman yakışıklı bir delikanlı peydah oldu da, güneşini kaybedince solan çiçek misali kapanan gönlümde tomurcuklar yeniden yeşilleniverdi.

Daha çok fotoğraf çekmek lazım

Bu aralar Deniz’in en sevdiği aktivitelerden biri, bebeklik albümlerini kucağına alıp, “anne, anlat” demek ve bu süreçte o fotoğrafları büyük bir hayranlıkla izlemek…

Onun o şaşkınlığı, heyecanı, hevesi, masumluğu karşısında gözlerim doluyor…nasıl da geçti o güzel bebeklik günleri…insan zihni hakikaten o kareleri unutuyor ama fotoğraflarla hatırlayabiliyoruz, üstelik onlara da şahane bir arşiv bırakabiliyoruz bebeklik ve çocukluklarına ilişkin…O yüzden daha çok fotoğraf çekmeli, dijital fotoğrafları bekletmeden hemen bastırmalı, albümleri özenle düzenlemeliyiz. Bence onlara verebileceğimiz en güzel hediyelerden biri bu, çocukluklarına ilişkin mümkün olduğunca çok kare bırakmak, acısıyla tatlısıyla hüznüyle sevinciyle…her şeyiyle beraber…
Oldum olası sevmişimdir bu fotoğraf işini. Deniz doğduktan sonra, www.BabaOlmak.Com‘un tavsiyesiyle iyi bir dijital makine almıştım kendime.
Bu aralar biraz performans düşüklüğü yaşasak da, şimdi, hemen, tekrar başlıyoruz deklanşöre basmaya.
www.katherinemariephotography.com‘a bakıp siz de küllenmeye başlayan fotoğraf aşkınızı yeniden alevlendirebilirsiniz.