23 Nisan Cumartesi günü Deniz ile katıldığımız Karşıyaka Stadyumundaki 23 Nisan törenlerinden beri, zihnimin geri planında dönüp dolaşıyor bu konuda bir iki şey yazmak ama yeniden düzenlemeye çalıştığım hayatımın düzensizlikleri arasında yitip giden bir haftaydı yine yaşadığım….olsun geç de olsa yazacağım.
Bu seneki törenlerde beni en çok etkileyen husus, onca çocuğu geçit töreninde izlerken, bir neslin anatomisinin nasıl “değiştiğini” görebilmek oldu.
“Değişim” ifadesi “olumlu” şeyler çağrıştırır aslında bana “gelişim” yönünde, halbuki ifade etmek istediğim doğru kelime sanırım “deformasyon” olacaktı “bozulma, şekil değiştirme” anlamında.
Sorgusuz sualsiz tüketim zihniyetinin, bir nesle bedenen ve zihnen verdiği zararları, 8-10 yaş grubu kızlı erkekli “çocukların” kat kat olmuş göbekleri, boğum boğum yapılanmış kalın bacakları, şişirilmiş kocaman yanakları ve haddinden fazla yükü taşıyan omurgalarının bir sağa bir sola giden yalpalayışını izlerken gördüm resmen.
Bir “çocuğun” doğal gelişim seyrine kendi doğasının vermediği, veremeyeceği zararı, biz çok okumuş, çok bilgili ebeveynlerin verebildiğini fark etmekse bir kez daha ebeveynliğin geniş sorumluluklar yelpazesini anımsattı bana. Üstün Dökmen’in katıldığım bir workshop’unda söylediği bir cümle vardır her zaman bana ışık tutan: Çocuğunuzun nasıl olmasını istiyorsanız önce kendiniz öyle olun!
Biz anne&babalar, dolaplarımızı hazır paketli gıdalarla tıkabasa doldururken, haftanın 2-3 günü “dışarıda” yemek yemeyi sosyal bir etkinlik sanırken, çocuğumuzu Macdonalds’a götürmenin, istediği “her şeyi” satın almanın, kapalı alanlarda üç boyutlu sanal oyuncaklara terk etmenin, Çağ’a uygun yetiştirme tarzı olduğu yanılgısıyla yaşar ve yaşatırken, bu çocukları sağlıklı, zinde, atik, meraklı beden ve zihinler olarak görebilir miyiz, mümkün değil!
Yazıktır bu tertemiz zihinlere, körpe bedenlere…Geçit töreninde izlediğim çocukların %95′i, kendi yaş grubu kilo ve boy ortalamasının kat kat üzerindeydi.
Bir çocuk bedeninin sahip olması gereken zindelik, canlılık, ataklık, kuvvet ve en önemlisi yaşama sevincinden mahrum, neşesiz yüzlerdi gördüklerim.
Gönülsüz bir derviş misali, ayakları birbirine karışarak, yürümüyorlar, adeta sürükleniyorlardı. “Ah dedim, şimdi düşecekler” ama daha çok uzun bir hayat var önlerinde…
Tam o sırada, güzel bayrağımızı büyük bir istek ve gururla taşıdığı her halinden belli, canlı kanlı, zinde, ayağı yere vurdu mu ses yapan, yaman yakışıklı bir delikanlı peydah oldu da, güneşini kaybedince solan çiçek misali kapanan gönlümde tomurcuklar yeniden yeşilleniverdi.

