Muhasebe

Yaş 37!
Neşeli bir çocukluk, çılgın bir gençlik ve bir türlü barışamadığım bir “orta yaş”…Şimdilik!

Yitip giden, değişen ve yenileri eklenen bir sürü KİMLİK!
Hangisi ben? HEPSİ…

Son zamanlarda HEPSİni birbirini kabullenir şekilde yaşamakta zorlanıyorum.
Zamanın içeriği oldukça ağır ve tatsız bugünlerde; sorular çok ama yanıtlar belirsiz…
Yaşam ile olan bağım, dip yapmış durumda. Rüyalar görüyorum ama yaşamaya cesaret edemiyorum. Koca bir resmi görüp de, o resimdeki küçük bir fırça darbesinin milimlik dokunuşunda yaşadığımı hissetmek içimi çok acıtıyor. Başka bir şeyler olmalı, yüreğimde kor haline gelen yaşam ateşine kıvılcım olacak bir şey, zihnimin bir köşesinden hiç ayrılmayan başka bir yaşam alternatifi?

Gerçekte ne istiyorum?
Bilinçte basit ve sade bir yaşam, uğrunda yaşanıp gerçeğe dönüştürülecek mütevazi bir hayal..
Bilinçaltında, büyük bir gizem…

14 Mayıs 2011 Karşıyaka Çiçek Festivali

Organik Tarım Fuarı’na gidemedim ama çiçek festivalini kaçırmadım!
Bu yılki Çiçek Festivalimiz Bostanlı Pazar alanındaydı.
Hem festivale katılan satıcılar hem de güneşin alnında kavrulmadan doya doya gezebilen çiçek ve doğa meraklıları bu organizasyondan çok memnun kaldılar. Kendimi yurt dışındaki doğal parklarda gibi hissettim çoğu an, benim gibi çocuğunu ve fotoğraf makinesini kapıp gelen bir sürü ebeveyn vardı. Çocuklar çiçek ve ağaç tezgahları arasında diledikleri gibi dolaşıp, büyük bir özenle dokundular bu olağanüstü doğa harikalarına. İmkanım olsa da bütün fotoğrafları koyabilsem buraya…
Tanıyabildiğim renkli çiçekleri, kısa bir süre sonra sebze&meyve verebilecek fideleri, küçük tropikal ağaç çeşitlerini…heyecanla anlattım Deniz’e. O daha çok çiçeklerin arasındaki küçük su havuzcuklarına dalıp çıkmakla ilgilense de, dalında yetişen bir domatesi, küçük sivri biberleri, limon ağacının beyaz kibar çiçeklerini, mor & beyaz & pembe renkli ortancaları biliyor artık. Dün akşam da Meraklı Minik Dergisi’nin vermiş olduğu bitki tohumları kartlarından Mısır’ı inceledik, üzerine de küçük bir kase haşlanmış mısır yiyince bilgisi tecrübeyle pekişmiş oldu :)

Böyle bir parkın içinde ömrümü geçirebilirim…

İyi Bir Çocuk Nasıl Yetişir?

Geçtiğimiz haftasonu bol ebeveyn ve bol çocuk birarada geçirilen koca bir günün ardından kalan sözün özü:

Bir ebeveyn, ne zaman ki çocuğun içindeki ÖZ’ün MUTLAK İYİLİĞİ’ne güvenip, ona kendi içindeki İyilik ve Güzelliğin tezahür edebileceği bir ortam sunacak, ne zaman kendi korku ve endişeleriyle onun uçsuz bucaksız ufkunu köreltmeyecek, ne zaman kendi istek ve ihtiyaçlarını ÇOCUK aracılığıyla tatmin etmeye çalışmayıp, onu hayatın içinde kendi ritmine göre yol alan bir Yolcu olarak kabul edecek, o zaman o çocuk iyi bir birey olarak yetişir. Ona kendi inanç ve fikirlerini dikte etmeden, onu sürekli bir oraya bir buraya çekiştirmeye kalkmadan, sürekli kontrol etme ve sürekli tembih etme baskısını çocuk üzerinden kaldırmadan, bir çocuğun yaramazlığı da, huysuzluğu da, aksiliği de, kontrolsüzlüğü de….hiçbiri geçmez.

Bir çocuk, sadece bir ÇOCUK’tur. Çocuk Olma Hakkı’nı ona verelim yeter.

İzmir Organik Tarım Fuarı

Dün İzmir’de Organik Tarım Fuarı başladı. Tarihler 12-15 Mayıs. Cumartesi sabahı kızlarla kahvaltı programından sonra Deniz ile mutlaka uğramayı hedefliyorum.
Gözlemlerimi paylaşacağım…

www.orser.com.tr/duyuru.aspx?pid=3&Lang=TR

Türkiye’nin Enerji Politikası

Metin Münir’in dün Milliyet’te çıkan Türkiye’nin Enerji Politikası ile ilgili yazısı:

“Japonya, 2030’a kadar, nükleer kaynaklardan kullandığı elektriği yüzde otuzdan yüzde elliye çıkarmayı planlıyordu.
Japonya Başbakanı Naoto Kan geçen gün bu planın çöp tenekesine atıldığını açıkladı.
Hükümet Fukuşima felaketinden sonra uzun vadeli enerji politikasını yeniden gözden geçirecekti. Bu güne kadar çoğunlukla elektrik gaz ve nükleere dayalı enerji üreten ülke bundan sonra güneş, rüzgâr ve biokütle gibi yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarına da ağırlık verecekti. Enerjiyi idareli kullanan bir toplum haline gelecekti.
Fukuşima felaketinden Japonya gibi Türkiye’nin de ders çıkartması gerekir.
Türkiye’nin enerji politikası yoktur. Eğer hükümetin ithal gaza bağımlı, faturası gittikçe kabaran enerji üretimini çeşitlendirmek için önüne gelen her şeye saldırması politika sayılmazsa.
Gaz santralı mı yapmak istiyorsun? Yap. Kömür kullanarak elektrik mi üretmek istiyorsun? Hiç durma. Rüzgâr, güneş? Lütfen, lütfen, buyurun yapın. Hidroelektrik? Bütün akarsular sizin. Herkes davetli.
Nükleer? Tabii. Biz de istiyoruz.
Ama, bu plansız ve gelişigüzelliğin sonucunda fatura düşeceğine kabarabilir.
Nükleeri ele alalım. Birkaç nükleer santral kurmak rasyonel değildir. Ya Fransa, Kore, Japonya, ABD gibi elektrik gereksiniminin en az üçte birini nükleerden sağlayacaksın ya da hiç. Uzmanlar birkaç nükleer santral kurmanın ekonomik olmadığını söylüyor. ”

Uzun vadeli hedef ihtiyacı
Akarsulardan elektrik elde etmek konusunda da olağanüstü bir alaturkalık var. İçinden akan suyun miktarı ölçülmemiş, bitki ve yaban hayat varlığının envanteri yapılmamış dere ve ırmaklar üzerinde santral kuruluyor. Yarım megavat gibi gülünç kapasiteler için eşsiz dereler feda ediliyor.
Türkiye, bütün ülkeler gibi, akarsularını kullanmak durumundadır. Ama bunu mantıklı bir plan üzerine oturtmak, çevre ile enerji arasında bir denge kurmak gerek.”

Nükleer enerji ile ilgili birbiriyle çelişen çok fazla bilgi var internette. Ne kadarı gerekli, ne kadarı tehlikeli…ayırt edebilmek için teknik bilgim çok sınırlı. Bu konudaki sağlam bilgi kaynaklarını Greenpeace Akdeniz’in sayfasından takip etmeye çalışıyorum.

BasitBirYaşam ve Bizim Yeni Yaşamımız

Birkaç ay önce Basit Bir Yaşam ile tanıştım bloglar dünyasında.

İnsan hayatında her şeyin bir yeri ve zamanı var. Şartlar olgunlaştığında tüm karşılaşmalar yerini buluyor insanın zihninde ve yüreğinde. Yine öyle oldu. Her ne kadar sokaklarda, henüz büyük apartmanların olmadığı geniş tarlalarda, babanem ile dedemin tek katlı, mustakil, küçük bahçeli evlerinde, helikopter böceklerini yakalayarak geçen çocukluğum, doğa ve çevreye karşı olan duyarlılığımın temel yapı taşları olsa da, “yetişkin” ve “modern” hayata atılmanın beraberinde getirdiği yapay hayat uğraşları, içinde yaşadığım EVREN ve DOĞA ile aslında bir BÜTÜN olduğum hissiyatından beni ne kadar da uzaklaştırmış!

Bir şeyler bir şeylere hep vesile olur ya, sağolsun Basit Bir Yaşam da, içimde bir yerlerde sönmeye yüz tutmuş çevre duyarlılığının tekrar canlanmasına aracı oldu.
Bu sebeple kendisine özel olarak teşekkür etmek istiyorum, hayatımdaki dönüm noktalarından birine kendisinin varlığı da eklendi. Teşekkürler BasitBirYaşam!

Yıllarca spiritüel fikirlerin ateşli savunuculuğunu yapmış benim gibi bir idealist, artık ideallerini sadece mantal sahada asılı bırakmaması gerektiğini öğrendi.
Asıl değişim ve dönüşüm, o idealleri bizzat yaşama geçirmeyi başarabildiğimiz zaman gerçekleşiyor, dolayısıyla Basit Bir Yaşam ile tanıştığım günden beri hem okuyor hem okuduklarımı sindirmeye çalışıyor hem de minik uygulamalarla kendime göre kararlı adımlar atıyorum.

1. İlk iş evdeki tüm plastikleri elden geçirmek oldu. Geri dönüşüm kodlarına göre kullanılabilir durumda olanları ayırdım, gerisini apartmanın katı atık çöpüne yolladım.
2. Plastik torba kullanımımı hızlı bir şekilde azalttım. Ev çöpleri için geri dönüşümlü çöp torbalarından aldım ve son kapasitesine kadar kullanıyorum.
3. Çantamın içinde bir&iki torba bulunduruyorum, acil bir şey almam gerekirse torbasız tercih edip, çantamdakileri devreye sokuyorum hemen.
4. Ayda bir market alışverişi yaparız. Bu alışverişteki torba sayım Tolga’yı bile gıcık etti, zira tüm içecekleri arabanın bagajına torba olmadan koymak zorunda kaldı. Problem etme, her şeyin bir yolu var, pazar arabasını indirirsin, içine koyar, öyle taşırız…yırtıp attığın her plastik torba, çocuğunun doğaya olan yakınlığına atılmış bir hançerdir dedim :) )) Hem mantıklı geldi, hem de vicdanında bir yere dokunmayı becermiş oldum sanırım:)))
5. Deniz dahil evdeki herkese, yaşam atmosferimiz olarak bize tüm kaynaklarını hesapsızca sunan Dünya Ana’mızın, yanlış kullanımımız sonucu tükenme tehdidiyle karşı karşıya kalan kaynakları hakkında güzel bir brifing verdim. Gelecek ile ilgili birkaç tablo koydum önlerine, Tolga biraz abarttığımı düşünse de, Deniz’in karşı karşıya kalacağı Dünya manzarası hoşuna gitmedi. Tarttı biçti kafasında, hak verdi.
6. Bu brifingden sonra hepimiz kendi adımıza küçük görevler edindik. Ben çöpleri çok dikkatli bir şekilde ayrıştırıyorum. Deniz su ile olan oyun süresini azalttı. Çiçekleri küçük avuçlarıyla sulamıyor artık. Fıskıyesiyle su püskürtmeye çalışıyor, çok tatlı :) )) Annem, bir yunus misali yaptığı banyolarının süresini azalttı. Arabamızı zaten haftada bir bazen iki kullanıyorduk, karbon salınımına daha az katkıda bulunmak ve dünyanın en pahalı benzinini daha az tüketmek amacıyla onu bile zorunlu olmadıkça kullanmamaya karar verdik.
Ben paketli satın almakta olduğum tüm ürünlerin, paketsiz alternatiflerini araştırmaya ve ihtiyacım olduğunda, büyük marketler yerine, Kemeraltı’ndaki küçük esnaflardan alışveriş yapmaya başladım.
İzmir’de yaşayan pek çok kişi meşhur “Değirmen”i bilir. Tüm bakliyat & baharat & kuruyemiş & yağ & tuz & doğal sabun…ihtiyacınızı, hem mütevazilikle hem bereketle hem de ucuza satın alabileceğiniz, küçük naylon torbaların ağzını halen çocukluğumuzdaki gibi küçük iplerle bağlayan temiz bir esnaf. Şimdi en büyük mutluluklarımdan biri, haftada bir Değirmen’e uğrayıp dükkandaki havayı solumak ve örneğin pirinç çeşitleri hakkında hiç duymadığım bilgiler edinmek…
7. Satın alacağım her ürünü bazı temel analizlere tabi tutuyorum. Beni bu ürünü satın almaya yönlendiren etken nedir? Açgözlülük, beğeni, kitlesel tüketim ipnozu ya da ihtiyaç.
Çoğu zaman ardında hepimizin sorgusuz sualsiz peşine takılıp gittiği tüketim ipnozu çıkıyor. Hemen aklıma Ouspensky’nin Dur Egzersizi geliyor. Duruyor ve dönüyorum.
Eğer ihtiyaçsa, aynen Basit Bir Yaşam’da Evren’in yaptığı gibi, ambalajdaki tüm o küçücük yazıları okumaya çalışıyorum, içeriği nedir, ne kadar katkı var, ne kadarı dönüşebiliyor ve ne kadarı bana, çocuğuma ve insanlığa faydalı? Eğer tatmin olmuyorsam araştırıyorum internette. Evet, zaman alıyor elbet ama tercih ettiğim her tüketim şekliyle, Doğa’ya ve İnsan’a yönelik bir oy kullanmakta olduğum bilinci, bir insanın bile isterse kadar çok şey yapabileceği inancımı her geçen gün daha da sağlamlaştırıyor…
8. Evdeki yemek düzenimizi tekrardan gözden geçirdik. Zaten Ege’li bir aile olduğumuz için, soframız her zaman sebze & meyve & bilimum ot ve salata bakımından zengin olmuştur. Tolga da ben de her zaman ev yemeğini tercih ederiz, Deniz de böyle bir ortama doğdu ve hiç yemek ayırt etmeden bu zamana kadar gayet doğal bir şekilde büyüdü. Bu konuda fazla bir sıkıntı olmasa da, ara sıra market raflarından aldığımız reçel & salça & süzme peynir & bisküvi & meyve suyu…gibi ürünlere ambargo koyduk.
Mümkün olduğunca ev üretimine ağırlık vereceğiz. Reçelimi kendim yapacağım, salçayı pazardaki köylü teyzelerden alacağım, meyve suyunu taze sıkıp içeceğiz, süzme peynirimi mandıramdan taze taze alacağız…gibi.

Bu yazının ardındaki zihin, bitip tükenmek bilmeyen ufuklara yelken açabilecek kadar dolu şu an…yazılacak, paylaşacak, yaşanacak çok şey var ama slow down Ebru, pls slow down…

Gecikmiş 23 Nisan İzlenimleri

23 Nisan Cumartesi günü Deniz ile katıldığımız Karşıyaka Stadyumundaki 23 Nisan törenlerinden beri, zihnimin geri planında dönüp dolaşıyor bu konuda bir iki şey yazmak ama yeniden düzenlemeye çalıştığım hayatımın düzensizlikleri arasında yitip giden bir haftaydı yine yaşadığım….olsun geç de olsa yazacağım.

Bu seneki törenlerde beni en çok etkileyen husus, onca çocuğu geçit töreninde izlerken, bir neslin anatomisinin nasıl “değiştiğini” görebilmek oldu.
“Değişim” ifadesi “olumlu” şeyler çağrıştırır aslında bana “gelişim” yönünde, halbuki ifade etmek istediğim doğru kelime sanırım “deformasyon” olacaktı “bozulma, şekil değiştirme” anlamında.

Sorgusuz sualsiz tüketim zihniyetinin, bir nesle bedenen ve zihnen verdiği zararları, 8-10 yaş grubu kızlı erkekli “çocukların” kat kat olmuş göbekleri, boğum boğum yapılanmış kalın bacakları, şişirilmiş kocaman yanakları ve haddinden fazla yükü taşıyan omurgalarının bir sağa bir sola giden yalpalayışını izlerken gördüm resmen.

Bir “çocuğun” doğal gelişim seyrine kendi doğasının vermediği, veremeyeceği zararı, biz çok okumuş, çok bilgili ebeveynlerin verebildiğini fark etmekse bir kez daha ebeveynliğin geniş sorumluluklar yelpazesini anımsattı bana. Üstün Dökmen’in katıldığım bir workshop’unda söylediği bir cümle vardır her zaman bana ışık tutan: Çocuğunuzun nasıl olmasını istiyorsanız önce kendiniz öyle olun!

Biz anne&babalar, dolaplarımızı hazır paketli gıdalarla tıkabasa doldururken, haftanın 2-3 günü “dışarıda” yemek yemeyi sosyal bir etkinlik sanırken, çocuğumuzu Macdonalds’a götürmenin, istediği “her şeyi” satın almanın, kapalı alanlarda üç boyutlu sanal oyuncaklara terk etmenin, Çağ’a uygun yetiştirme tarzı olduğu yanılgısıyla yaşar ve yaşatırken, bu çocukları sağlıklı, zinde, atik, meraklı beden ve zihinler olarak görebilir miyiz, mümkün değil!

Yazıktır bu tertemiz zihinlere, körpe bedenlere…Geçit töreninde izlediğim çocukların %95′i, kendi yaş grubu kilo ve boy ortalamasının kat kat üzerindeydi.
Bir çocuk bedeninin sahip olması gereken zindelik, canlılık, ataklık, kuvvet ve en önemlisi yaşama sevincinden mahrum, neşesiz yüzlerdi gördüklerim.
Gönülsüz bir derviş misali, ayakları birbirine karışarak, yürümüyorlar, adeta sürükleniyorlardı. “Ah dedim, şimdi düşecekler” ama daha çok uzun bir hayat var önlerinde…

Tam o sırada, güzel bayrağımızı büyük bir istek ve gururla taşıdığı her halinden belli, canlı kanlı, zinde, ayağı yere vurdu mu ses yapan, yaman yakışıklı bir delikanlı peydah oldu da, güneşini kaybedince solan çiçek misali kapanan gönlümde tomurcuklar yeniden yeşilleniverdi.

Haftanın Menüsü

Büyük bir azimle bu haftanın menüsünü yayınlamaktan ama en çok da geçen haftanın menüsünü uygulamaktan mutluluk duyuyorum!
İnsanın kendi mutfağında, yerel halk pazarından almış olduğu taze sebzelerle yemek yapabilmesi çok güzel bir şey, sağlıklı beslenmekse harika bir şey…

Pazartesi: Top köfteli kabak – domatesli makarna – Cacık
Salı: Sucuklu kuru fasulye – Şehriyeli beyaz pilav – Turşu
Çarşamba: Balık + Salata
Perşembe: Semizotu – Bulgur pilavı – Cacık
Cuma: Sebze Çorbası – Fırında Makarna
Cumartesi: Fırında sebzeli tavuk + Fırında patates – Salata
Pazar: Free

Dünya Günü

Bugün, Dünya Günü’ymüş!

1969′da ilk kez John McConnel tarafından dünyamızın yaşamı ve güzelliğini vurgulayarak, karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek amacıyla düzenlenen özel bir gün olarak ortaya çıkmış.

Hatta sembolik olarak da 21 Mart Ekinoksu, yani gece ve gündüzün eşit olduğu tarih seçilmiş ancak ilk kutlanışı 22 Nisan 1970′de gerçekleşmiş.
1990 yılında da uluslararası platformlara taşınarak, bugün 171 ülkede kutlanan büyük çaplı bir harekete dönüşmüş!

Ben böyle bir günün varlığını 37 yaşımda öğreniyorum. Diyebilirsiniz ki, o senin cahilliğin…doğrudur ama neden benim yazılı ve görsel medyam Fatmagül’ün Suçu’nu günlerce manşet yapar da, sömürüp içine ettiğimiz Dünya’mıza ait özel bir günü haber yapmaya değer bulmaz? Nasıl bir toplumda yaşıyoruz biz, nasıl? İçim acıyor bazen…

Hemen bu akşam eve gidince, Deniz’e, 22 Nisan tarihinin “Dünya Günü” olarak kutlandığını, bizim de saksıdaki küçük fesleğenimizi bugün daha bir şefkatle sulayarak bu kutlamaya katılabileceğimizi anlatacağım.

Aslında günlük kutlamaların adamı değilimdir. Ama bugünün bir anlamı var, dolayısıyla her şekilde desteklenmeli ama asıl Dünya bilinci, çocuklarımıza Dünya’mızın da Canlı Bir Varlık olduğu, bizim gibi nefes alıp yaşadığı, değişip geliştiği, ona iyi bakmamız gerekliliği anlatılarak çok küçük yaşlarda yapılandırılmalıdır. Bu konuda da herkes ama özellikle biz ebeveynler, James Lovelock’un “Gaia” teorisini iyice okuyup sindirmeli sonra da önce kendi davranışlarımıza uyarlayarak çocuğumuza model olabilmeliyiz…

Ayrıntıdan Bütüne

Ne çok şey var hayatımızda gerekli gereksiz kendimize dert edinip, verimsiz enerji alışverişleriyle hem bedenimizi hem ruhumuzu tükettiğimiz…
İçinde bulunduğumuz çağın yaşam tarzı, insanı ayrıntılara kanalize edip sonra da o ayrıntılar içinde yitip gitmesine neden olan yapay bir kültürün sloganlığını yapıyor.
Hatta ancak ve ancak ne kadar çok ayrıntıya sahip olursak o kadar MUTLU olacağımız sloganıyla, çoluk çocuk yetişkin demeden toplumun her kesimine yönelik tehlikeli bir empozisyon da söz konusu. Türk toplumu bu konuda çok toy ve çok yeni bir pazar. Mutluluk ve daha çok PARA sloganıyla topluma sunulan her türlü malzeme, “nedir, ne işe yarar, uzun dönemde nasıl bir fayda sağlar…” gibi sorgulamalara takılmadan büyük bir açlık ve hızla tüketiliyor, sonra da bir kullanımda işe yaramaz kağıt mendiller gibi bir kenara atılıveriyor…Toplum olarak bu tüketim hızımıza diyecek yok doğrusu! Yabancı yatırımcılar da tabii böyle aç bir pazar üzerinde istedikleri gibi at koşturup, zenginliklerine zenginlik katıyorlar…halbuki benim toprağım, benim çiftçim, benim üreticim, benim sanayicim ve benim genç, yaratıcı, ufku geniş gençliğimde daha fazlası mevcut, ah bir bilebilsek kendi kaynaklarımızın kıymetini, zenginliğini, ah bir çevirebilsek gözlerimizi şu yabancı hayranlığından kendi iç kaynaklarımıza, kaldırsak kafamızı gömüldüğümüz incik cincik, ipi sapı doldurmaz bir sürü mevzudan da, hayata daha yukarıdan, daha ilkeler bazında, daha geniş bir yürekle bakabilsek…O zaman gördüğümüz resim de çok değişecek biliyorum, çünkü yaşıyorum…

Son 1 hafta-10 gündür beni sıkan bir mevzuyla fazlasıyla haşır neşir olmuş durumdayım. Evet, hayat her zamanki rutinde akıp gidiyor ama ben nereye gidersem gideyim, içimdeki vesveseden, zihnimi kemirip duran dırdırcı seslerden kendimi arındıramıyorum. Bilirsiniz bu durumu, olmakta olanı görürsünüz hani, ne yapmanız gerektiğini de bilirsiniz ama yok, bir türlü duruma hakim olup da yapılması gerekeni yapamaz, sonra da çıldırırsınız! Tam böyle bir aşamadayım. Öyle mi doğru olur, böyle mi? Ne kaybederim? Bana kaça mal olur? Hoşgörü nereye kadar? sorgulamalarıyla elimde pazar arabası, meyve sebze reyonlarının arasında dolaşırken, 1 liraya bezelye satan bir köylü teyzenin önünde durdum. Geri plandada harcadığım parayı düşünüyorum. Teyze bana baktı, ben teyzeye…Saat olmuş akşamın 7′si, önünde satıp da paraya çevireceği koca bir yığın bezelye var. 1 kilo istedim, kovaya fazlasıyla doldurdu, o fazla teyze dedim, olsun evladım helal olsun dedi, o sırada yanına oğlu geldi, bir daha bu kadar çok mal alma, bak elimizde patlayacak dedi. Teyze döndü oğluna, şöyle dedi: “olsun oğlum, ne yapalım, yarınki pazarda satar, çıkarırız rızkımızı, bir ölüme yok çare bu dünyada..”

Bir kova buzlu suyu başımdan aşağı dökseler ancak bu kadar diriltici olurdu herhalde! Afalladım, utandım kendi halimden, sonra özendim ona, hayata bakış açısına, çiçekli basma eteğine, altına giydiği yeşil plastik, basit, çamurlu çizmelerine, saçlarını gizlemek için değil ama toplamak için kullandığı tülbentine, gözlerinin yeşilliğindeki minik beneklere, Hayat’a duyduğu güvene, bir parça ekmek ile mutlu mesut yaşayabileceği sade hayatına…

Ayrıntılara gömülmek, hayatın BÜTÜNlüğünden uzaklaştırıyor insanı. Hayata dair kalıcı ve asıl değerleri unutmamıza sebep oluyor. Küçük resmi boyayıp süslemekle öyle meşgul oluyoruz ki, büyük resimdeki sadeliği ve erdemi göremez hale geliyoruz.

Ne yapmalı, ne etmeli, hayatı daha sade, daha basit, daha bütünle irtibatta kalarak yaşamaya çalışmalı. Bugünlerde biraz daha Simply Living okumakta ve içselleştirmekte fayda var. Bir de her hafta bu teyzeye bir “merhaba” demeli. Günümüzün moda sloganıyla “yaşam koçu” gibi mübarek!