Ne çok şey var hayatımızda gerekli gereksiz kendimize dert edinip, verimsiz enerji alışverişleriyle hem bedenimizi hem ruhumuzu tükettiğimiz…
İçinde bulunduğumuz çağın yaşam tarzı, insanı ayrıntılara kanalize edip sonra da o ayrıntılar içinde yitip gitmesine neden olan yapay bir kültürün sloganlığını yapıyor.
Hatta ancak ve ancak ne kadar çok ayrıntıya sahip olursak o kadar MUTLU olacağımız sloganıyla, çoluk çocuk yetişkin demeden toplumun her kesimine yönelik tehlikeli bir empozisyon da söz konusu. Türk toplumu bu konuda çok toy ve çok yeni bir pazar. Mutluluk ve daha çok PARA sloganıyla topluma sunulan her türlü malzeme, “nedir, ne işe yarar, uzun dönemde nasıl bir fayda sağlar…” gibi sorgulamalara takılmadan büyük bir açlık ve hızla tüketiliyor, sonra da bir kullanımda işe yaramaz kağıt mendiller gibi bir kenara atılıveriyor…Toplum olarak bu tüketim hızımıza diyecek yok doğrusu! Yabancı yatırımcılar da tabii böyle aç bir pazar üzerinde istedikleri gibi at koşturup, zenginliklerine zenginlik katıyorlar…halbuki benim toprağım, benim çiftçim, benim üreticim, benim sanayicim ve benim genç, yaratıcı, ufku geniş gençliğimde daha fazlası mevcut, ah bir bilebilsek kendi kaynaklarımızın kıymetini, zenginliğini, ah bir çevirebilsek gözlerimizi şu yabancı hayranlığından kendi iç kaynaklarımıza, kaldırsak kafamızı gömüldüğümüz incik cincik, ipi sapı doldurmaz bir sürü mevzudan da, hayata daha yukarıdan, daha ilkeler bazında, daha geniş bir yürekle bakabilsek…O zaman gördüğümüz resim de çok değişecek biliyorum, çünkü yaşıyorum…
Son 1 hafta-10 gündür beni sıkan bir mevzuyla fazlasıyla haşır neşir olmuş durumdayım. Evet, hayat her zamanki rutinde akıp gidiyor ama ben nereye gidersem gideyim, içimdeki vesveseden, zihnimi kemirip duran dırdırcı seslerden kendimi arındıramıyorum. Bilirsiniz bu durumu, olmakta olanı görürsünüz hani, ne yapmanız gerektiğini de bilirsiniz ama yok, bir türlü duruma hakim olup da yapılması gerekeni yapamaz, sonra da çıldırırsınız! Tam böyle bir aşamadayım. Öyle mi doğru olur, böyle mi? Ne kaybederim? Bana kaça mal olur? Hoşgörü nereye kadar? sorgulamalarıyla elimde pazar arabası, meyve sebze reyonlarının arasında dolaşırken, 1 liraya bezelye satan bir köylü teyzenin önünde durdum. Geri plandada harcadığım parayı düşünüyorum. Teyze bana baktı, ben teyzeye…Saat olmuş akşamın 7′si, önünde satıp da paraya çevireceği koca bir yığın bezelye var. 1 kilo istedim, kovaya fazlasıyla doldurdu, o fazla teyze dedim, olsun evladım helal olsun dedi, o sırada yanına oğlu geldi, bir daha bu kadar çok mal alma, bak elimizde patlayacak dedi. Teyze döndü oğluna, şöyle dedi: “olsun oğlum, ne yapalım, yarınki pazarda satar, çıkarırız rızkımızı, bir ölüme yok çare bu dünyada..”
Bir kova buzlu suyu başımdan aşağı dökseler ancak bu kadar diriltici olurdu herhalde! Afalladım, utandım kendi halimden, sonra özendim ona, hayata bakış açısına, çiçekli basma eteğine, altına giydiği yeşil plastik, basit, çamurlu çizmelerine, saçlarını gizlemek için değil ama toplamak için kullandığı tülbentine, gözlerinin yeşilliğindeki minik beneklere, Hayat’a duyduğu güvene, bir parça ekmek ile mutlu mesut yaşayabileceği sade hayatına…
Ayrıntılara gömülmek, hayatın BÜTÜNlüğünden uzaklaştırıyor insanı. Hayata dair kalıcı ve asıl değerleri unutmamıza sebep oluyor. Küçük resmi boyayıp süslemekle öyle meşgul oluyoruz ki, büyük resimdeki sadeliği ve erdemi göremez hale geliyoruz.
Ne yapmalı, ne etmeli, hayatı daha sade, daha basit, daha bütünle irtibatta kalarak yaşamaya çalışmalı. Bugünlerde biraz daha Simply Living okumakta ve içselleştirmekte fayda var. Bir de her hafta bu teyzeye bir “merhaba” demeli. Günümüzün moda sloganıyla “yaşam koçu” gibi mübarek!

