Plastik Poşet Kullanımında Bilinçlenme

Son zamanlarda ihtiyaç dahilinde kullanmak durumunda kaldığım plastik poşet tüketiminde, gerek toplum gerekse büyük market zincirleri nezdinde kaliteli bir bilinçlenme görüyor ve çok seviniyorum. Toplumda bir farkındalık oluştuğu gibi, büyük market zincirlerinde de EKOLOJİK SORUMLULUK ilkesi yerleşmeye başlamış görünüyor. Ben bunu aynı zamanda markaya olumlu değerler katan başarılı bir reklam stratejisi olarak yorumlasam da işin sonucu doğaya daha az zarar vermeye dayandığı için “teşekkürler” diyor ve üzerinde ECO ambleminin bulunduğu, %100 doğaya dönüşebilir poşetler kullanan marketlerden alışveriş yapmaya özen gösteriyorum.

Son olarak bu sabah, Karşıya Belediyesi’nin büyük billboardlara toplumu bilgilendirme amacıyla astığı şu duyuruyu gördüm: 1 Temmuz 2011 tarihi itibarıyla Karşıyaka Belediyesi naylon torba kullanımını yasaklamıştır! Bez torba kullanalım, doğamızı kurtaralım! Yanlış mı okudum dedim, bir daha okudum, bir daha! Derin bir nefes alıp, gülümsedim…

Ve şimdi, öğle tatilinde büyük bir kitapevi zincirinden satın almış olduğum kitabı, küçük, sevimli poşetinden çıkarırken fark ettim ki: Doğada %100 çözünür. Bu poşet doğaya bırakıldığı zaman, 12-24 ay içerisinde mikroorganizmaların, nemin, güneş ışığının ve oksijenin bulunduğu ortamlarda parçalanıp, biyolojik olarak çözünür.

Gülümsemem büyüdü:) Bu bir ilk adım, giderek çoğalacak…eminim…

14 Mayıs 2011 Karşıyaka Çiçek Festivali

Organik Tarım Fuarı’na gidemedim ama çiçek festivalini kaçırmadım!
Bu yılki Çiçek Festivalimiz Bostanlı Pazar alanındaydı.
Hem festivale katılan satıcılar hem de güneşin alnında kavrulmadan doya doya gezebilen çiçek ve doğa meraklıları bu organizasyondan çok memnun kaldılar. Kendimi yurt dışındaki doğal parklarda gibi hissettim çoğu an, benim gibi çocuğunu ve fotoğraf makinesini kapıp gelen bir sürü ebeveyn vardı. Çocuklar çiçek ve ağaç tezgahları arasında diledikleri gibi dolaşıp, büyük bir özenle dokundular bu olağanüstü doğa harikalarına. İmkanım olsa da bütün fotoğrafları koyabilsem buraya…
Tanıyabildiğim renkli çiçekleri, kısa bir süre sonra sebze&meyve verebilecek fideleri, küçük tropikal ağaç çeşitlerini…heyecanla anlattım Deniz’e. O daha çok çiçeklerin arasındaki küçük su havuzcuklarına dalıp çıkmakla ilgilense de, dalında yetişen bir domatesi, küçük sivri biberleri, limon ağacının beyaz kibar çiçeklerini, mor & beyaz & pembe renkli ortancaları biliyor artık. Dün akşam da Meraklı Minik Dergisi’nin vermiş olduğu bitki tohumları kartlarından Mısır’ı inceledik, üzerine de küçük bir kase haşlanmış mısır yiyince bilgisi tecrübeyle pekişmiş oldu :)

Böyle bir parkın içinde ömrümü geçirebilirim…

İzmir Organik Tarım Fuarı

Dün İzmir’de Organik Tarım Fuarı başladı. Tarihler 12-15 Mayıs. Cumartesi sabahı kızlarla kahvaltı programından sonra Deniz ile mutlaka uğramayı hedefliyorum.
Gözlemlerimi paylaşacağım…

www.orser.com.tr/duyuru.aspx?pid=3&Lang=TR

Türkiye’nin Enerji Politikası

Metin Münir’in dün Milliyet’te çıkan Türkiye’nin Enerji Politikası ile ilgili yazısı:

“Japonya, 2030’a kadar, nükleer kaynaklardan kullandığı elektriği yüzde otuzdan yüzde elliye çıkarmayı planlıyordu.
Japonya Başbakanı Naoto Kan geçen gün bu planın çöp tenekesine atıldığını açıkladı.
Hükümet Fukuşima felaketinden sonra uzun vadeli enerji politikasını yeniden gözden geçirecekti. Bu güne kadar çoğunlukla elektrik gaz ve nükleere dayalı enerji üreten ülke bundan sonra güneş, rüzgâr ve biokütle gibi yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarına da ağırlık verecekti. Enerjiyi idareli kullanan bir toplum haline gelecekti.
Fukuşima felaketinden Japonya gibi Türkiye’nin de ders çıkartması gerekir.
Türkiye’nin enerji politikası yoktur. Eğer hükümetin ithal gaza bağımlı, faturası gittikçe kabaran enerji üretimini çeşitlendirmek için önüne gelen her şeye saldırması politika sayılmazsa.
Gaz santralı mı yapmak istiyorsun? Yap. Kömür kullanarak elektrik mi üretmek istiyorsun? Hiç durma. Rüzgâr, güneş? Lütfen, lütfen, buyurun yapın. Hidroelektrik? Bütün akarsular sizin. Herkes davetli.
Nükleer? Tabii. Biz de istiyoruz.
Ama, bu plansız ve gelişigüzelliğin sonucunda fatura düşeceğine kabarabilir.
Nükleeri ele alalım. Birkaç nükleer santral kurmak rasyonel değildir. Ya Fransa, Kore, Japonya, ABD gibi elektrik gereksiniminin en az üçte birini nükleerden sağlayacaksın ya da hiç. Uzmanlar birkaç nükleer santral kurmanın ekonomik olmadığını söylüyor. ”

Uzun vadeli hedef ihtiyacı
Akarsulardan elektrik elde etmek konusunda da olağanüstü bir alaturkalık var. İçinden akan suyun miktarı ölçülmemiş, bitki ve yaban hayat varlığının envanteri yapılmamış dere ve ırmaklar üzerinde santral kuruluyor. Yarım megavat gibi gülünç kapasiteler için eşsiz dereler feda ediliyor.
Türkiye, bütün ülkeler gibi, akarsularını kullanmak durumundadır. Ama bunu mantıklı bir plan üzerine oturtmak, çevre ile enerji arasında bir denge kurmak gerek.”

Nükleer enerji ile ilgili birbiriyle çelişen çok fazla bilgi var internette. Ne kadarı gerekli, ne kadarı tehlikeli…ayırt edebilmek için teknik bilgim çok sınırlı. Bu konudaki sağlam bilgi kaynaklarını Greenpeace Akdeniz’in sayfasından takip etmeye çalışıyorum.

BasitBirYaşam ve Bizim Yeni Yaşamımız

Birkaç ay önce Basit Bir Yaşam ile tanıştım bloglar dünyasında.

İnsan hayatında her şeyin bir yeri ve zamanı var. Şartlar olgunlaştığında tüm karşılaşmalar yerini buluyor insanın zihninde ve yüreğinde. Yine öyle oldu. Her ne kadar sokaklarda, henüz büyük apartmanların olmadığı geniş tarlalarda, babanem ile dedemin tek katlı, mustakil, küçük bahçeli evlerinde, helikopter böceklerini yakalayarak geçen çocukluğum, doğa ve çevreye karşı olan duyarlılığımın temel yapı taşları olsa da, “yetişkin” ve “modern” hayata atılmanın beraberinde getirdiği yapay hayat uğraşları, içinde yaşadığım EVREN ve DOĞA ile aslında bir BÜTÜN olduğum hissiyatından beni ne kadar da uzaklaştırmış!

Bir şeyler bir şeylere hep vesile olur ya, sağolsun Basit Bir Yaşam da, içimde bir yerlerde sönmeye yüz tutmuş çevre duyarlılığının tekrar canlanmasına aracı oldu.
Bu sebeple kendisine özel olarak teşekkür etmek istiyorum, hayatımdaki dönüm noktalarından birine kendisinin varlığı da eklendi. Teşekkürler BasitBirYaşam!

Yıllarca spiritüel fikirlerin ateşli savunuculuğunu yapmış benim gibi bir idealist, artık ideallerini sadece mantal sahada asılı bırakmaması gerektiğini öğrendi.
Asıl değişim ve dönüşüm, o idealleri bizzat yaşama geçirmeyi başarabildiğimiz zaman gerçekleşiyor, dolayısıyla Basit Bir Yaşam ile tanıştığım günden beri hem okuyor hem okuduklarımı sindirmeye çalışıyor hem de minik uygulamalarla kendime göre kararlı adımlar atıyorum.

1. İlk iş evdeki tüm plastikleri elden geçirmek oldu. Geri dönüşüm kodlarına göre kullanılabilir durumda olanları ayırdım, gerisini apartmanın katı atık çöpüne yolladım.
2. Plastik torba kullanımımı hızlı bir şekilde azalttım. Ev çöpleri için geri dönüşümlü çöp torbalarından aldım ve son kapasitesine kadar kullanıyorum.
3. Çantamın içinde bir&iki torba bulunduruyorum, acil bir şey almam gerekirse torbasız tercih edip, çantamdakileri devreye sokuyorum hemen.
4. Ayda bir market alışverişi yaparız. Bu alışverişteki torba sayım Tolga’yı bile gıcık etti, zira tüm içecekleri arabanın bagajına torba olmadan koymak zorunda kaldı. Problem etme, her şeyin bir yolu var, pazar arabasını indirirsin, içine koyar, öyle taşırız…yırtıp attığın her plastik torba, çocuğunun doğaya olan yakınlığına atılmış bir hançerdir dedim :) )) Hem mantıklı geldi, hem de vicdanında bir yere dokunmayı becermiş oldum sanırım:)))
5. Deniz dahil evdeki herkese, yaşam atmosferimiz olarak bize tüm kaynaklarını hesapsızca sunan Dünya Ana’mızın, yanlış kullanımımız sonucu tükenme tehdidiyle karşı karşıya kalan kaynakları hakkında güzel bir brifing verdim. Gelecek ile ilgili birkaç tablo koydum önlerine, Tolga biraz abarttığımı düşünse de, Deniz’in karşı karşıya kalacağı Dünya manzarası hoşuna gitmedi. Tarttı biçti kafasında, hak verdi.
6. Bu brifingden sonra hepimiz kendi adımıza küçük görevler edindik. Ben çöpleri çok dikkatli bir şekilde ayrıştırıyorum. Deniz su ile olan oyun süresini azalttı. Çiçekleri küçük avuçlarıyla sulamıyor artık. Fıskıyesiyle su püskürtmeye çalışıyor, çok tatlı :) )) Annem, bir yunus misali yaptığı banyolarının süresini azalttı. Arabamızı zaten haftada bir bazen iki kullanıyorduk, karbon salınımına daha az katkıda bulunmak ve dünyanın en pahalı benzinini daha az tüketmek amacıyla onu bile zorunlu olmadıkça kullanmamaya karar verdik.
Ben paketli satın almakta olduğum tüm ürünlerin, paketsiz alternatiflerini araştırmaya ve ihtiyacım olduğunda, büyük marketler yerine, Kemeraltı’ndaki küçük esnaflardan alışveriş yapmaya başladım.
İzmir’de yaşayan pek çok kişi meşhur “Değirmen”i bilir. Tüm bakliyat & baharat & kuruyemiş & yağ & tuz & doğal sabun…ihtiyacınızı, hem mütevazilikle hem bereketle hem de ucuza satın alabileceğiniz, küçük naylon torbaların ağzını halen çocukluğumuzdaki gibi küçük iplerle bağlayan temiz bir esnaf. Şimdi en büyük mutluluklarımdan biri, haftada bir Değirmen’e uğrayıp dükkandaki havayı solumak ve örneğin pirinç çeşitleri hakkında hiç duymadığım bilgiler edinmek…
7. Satın alacağım her ürünü bazı temel analizlere tabi tutuyorum. Beni bu ürünü satın almaya yönlendiren etken nedir? Açgözlülük, beğeni, kitlesel tüketim ipnozu ya da ihtiyaç.
Çoğu zaman ardında hepimizin sorgusuz sualsiz peşine takılıp gittiği tüketim ipnozu çıkıyor. Hemen aklıma Ouspensky’nin Dur Egzersizi geliyor. Duruyor ve dönüyorum.
Eğer ihtiyaçsa, aynen Basit Bir Yaşam’da Evren’in yaptığı gibi, ambalajdaki tüm o küçücük yazıları okumaya çalışıyorum, içeriği nedir, ne kadar katkı var, ne kadarı dönüşebiliyor ve ne kadarı bana, çocuğuma ve insanlığa faydalı? Eğer tatmin olmuyorsam araştırıyorum internette. Evet, zaman alıyor elbet ama tercih ettiğim her tüketim şekliyle, Doğa’ya ve İnsan’a yönelik bir oy kullanmakta olduğum bilinci, bir insanın bile isterse kadar çok şey yapabileceği inancımı her geçen gün daha da sağlamlaştırıyor…
8. Evdeki yemek düzenimizi tekrardan gözden geçirdik. Zaten Ege’li bir aile olduğumuz için, soframız her zaman sebze & meyve & bilimum ot ve salata bakımından zengin olmuştur. Tolga da ben de her zaman ev yemeğini tercih ederiz, Deniz de böyle bir ortama doğdu ve hiç yemek ayırt etmeden bu zamana kadar gayet doğal bir şekilde büyüdü. Bu konuda fazla bir sıkıntı olmasa da, ara sıra market raflarından aldığımız reçel & salça & süzme peynir & bisküvi & meyve suyu…gibi ürünlere ambargo koyduk.
Mümkün olduğunca ev üretimine ağırlık vereceğiz. Reçelimi kendim yapacağım, salçayı pazardaki köylü teyzelerden alacağım, meyve suyunu taze sıkıp içeceğiz, süzme peynirimi mandıramdan taze taze alacağız…gibi.

Bu yazının ardındaki zihin, bitip tükenmek bilmeyen ufuklara yelken açabilecek kadar dolu şu an…yazılacak, paylaşacak, yaşanacak çok şey var ama slow down Ebru, pls slow down…

Dünya Günü

Bugün, Dünya Günü’ymüş!

1969′da ilk kez John McConnel tarafından dünyamızın yaşamı ve güzelliğini vurgulayarak, karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek amacıyla düzenlenen özel bir gün olarak ortaya çıkmış.

Hatta sembolik olarak da 21 Mart Ekinoksu, yani gece ve gündüzün eşit olduğu tarih seçilmiş ancak ilk kutlanışı 22 Nisan 1970′de gerçekleşmiş.
1990 yılında da uluslararası platformlara taşınarak, bugün 171 ülkede kutlanan büyük çaplı bir harekete dönüşmüş!

Ben böyle bir günün varlığını 37 yaşımda öğreniyorum. Diyebilirsiniz ki, o senin cahilliğin…doğrudur ama neden benim yazılı ve görsel medyam Fatmagül’ün Suçu’nu günlerce manşet yapar da, sömürüp içine ettiğimiz Dünya’mıza ait özel bir günü haber yapmaya değer bulmaz? Nasıl bir toplumda yaşıyoruz biz, nasıl? İçim acıyor bazen…

Hemen bu akşam eve gidince, Deniz’e, 22 Nisan tarihinin “Dünya Günü” olarak kutlandığını, bizim de saksıdaki küçük fesleğenimizi bugün daha bir şefkatle sulayarak bu kutlamaya katılabileceğimizi anlatacağım.

Aslında günlük kutlamaların adamı değilimdir. Ama bugünün bir anlamı var, dolayısıyla her şekilde desteklenmeli ama asıl Dünya bilinci, çocuklarımıza Dünya’mızın da Canlı Bir Varlık olduğu, bizim gibi nefes alıp yaşadığı, değişip geliştiği, ona iyi bakmamız gerekliliği anlatılarak çok küçük yaşlarda yapılandırılmalıdır. Bu konuda da herkes ama özellikle biz ebeveynler, James Lovelock’un “Gaia” teorisini iyice okuyup sindirmeli sonra da önce kendi davranışlarımıza uyarlayarak çocuğumuza model olabilmeliyiz…