Nicoll! Yine Maurice Nicoll ve yine “Çalışma”

Bilen bilir. Bir fikri, bir duyguyu, hele hele inanmadığım bir şeyse bu, içimde tutmam mümkün değildir, mutlaka tepkimi veririm. Tepkileri içe gömüp kendine zarar vermektense, dışa vurup ifade etmenin daha sağlıklı bir davranış olduğunu düşünürüm. Ancak ve ancak işin mahareti,

1. Tepkiyi verirken ne kadar otomatik/negatif olup olmadığını kontrol etmek

2. Buna değer mi? sorgulamasıyla bir üst realiteye geçmek.

Artık hakikaten “bilgi”min “varlık seviyem” ile birleşerek bir “Anlayış” birliğine ulaştığı günlerin tatbikatlarını yaşadığımı hissedebiliyorum.

Bağırıp çağırarak, kavga ederek, her şeye itiraz edip mismatcher’lık yaparak, ille kendi fikrini beyan etme derdiyle yanıp tutuşarak, laf cambazlığı mücadeleleri içinde varolarak…istediğim sonuçlara ulaşamayacağımı nihayet FARK EDİYORUM!

Tepkilerimizi ortaya koyabileceğimiz başka yollar da varmış! Ve bu sözde değil, EYLEM de de yapılabilen bir şeymiş!

Bir insan, az ve öz konuşarak, durumun gerektirdiği dengeli ve akılcı tutumu takınarak, son derece sakin ve soğukkanlı bir şekilde de tepkilerini dışa vurabilirmiş !

Aşamalar, aşamalar, aşamalar ama hep önce FARKINDALIK!

Usta Maurice Nicoll’den çarpıcı ifadeler:

“Hayatın, kendisine karşı sürekli reaksiyon göstermemize sebep olduğunu hepiniz anlayabilirsiniz. Bütün bu reaksiyonlar hayatımızı oluşturur: Kendi kişisel hayatımızı. Kişinin hayatını değiştirmek dışsal şartları değiştirmek değildir: Kişinin reaksiyonlarını değiştirmektir.

Eğer kişisel hayatınızı oluşturan reaksiyonlar temel olarak negatifse, o zaman bu SİZİN HAYATINIZ. Sizin hayatınız, her gün gelen izlenimlere karşı verilen esasen bir negatif reaksiyonlar yığınıdır. Eğer kişi kendi üzerinde çalışmayı diliyorsa, negatif reaksiyonları kışkırtmamak için izlenimleri dönüştürmek, o kişinin görevidir.Fakat bunun için izlenimlerin içimize girdiği noktada kendini gözlemleme çok gereklidir.”

Maurice Nicoll okumaya ve “Çalışma”ya doyulmuyor!

Güldüren Diyaloglar

Dün akşam EGS’deki küçük 23 Nisan gösterimizden sonra oğluşumuzun karnı acıktı. Yemek için üst kata çıktık, 2 alternatif sunduk. Hem yemeği hem de ortamı sevdiği için (garson abilerimiz sağolsun) Bay Döner’de döner yemeyi tercih etti. Oturduk çekirdek aile, verdik siparişimizi, bekliyoruz.

Sorular başladı elbet: Orada ne yazıyor, burada ne yazıyor, sürekli okuyoruz.

Deniz: – Ebru, bak oradaki yuvarlağın üzerinde noktalar var. O göz.

(Bay Döner’deki “ö” üzerine konuşuyoruz)

Ebru- Evet Denizcim, gerçekten göze çok benziyor. Harflerden oluşan bir yazı bence. (Öff ya, ne kadar da gerçekçiyiz biz yetişkinler….bırak bir çocuk hayalini yaşasın, yok ille düzeltip, “gerçeklikle” ilişkilendireceğiz…)

Deniz- Hangi harf Ebru o?

Ebru- Öküz’ün “Ö”sü Denizcim!

Ve konuşmanın gerisini devralan Tolga- E yuh yani, Ördek’in Ö’sü deseydin bari!

Ve dakikalarca gülen Deniz ve ben!

“Çalışma” üzerine notlar

Hızlı günleri geride bıraktıktan sonra 2 sabahtır vapur okumalarına devam. Kitabın belki de en iyi paragraflarından biri:

“Çalışma sistemi bir insanın içinde uygun şekilde kaydedilmezse, daha yüksek merkezlerin titreşimlerini alıp iletmek üzere o kişinin içinde doğru bir şekilde gelişemez ve büyüyemez. Şunu anlamalısınız ki, kelimeler ve diyagramlar olarak alındığında, Çalışma’nın kendisinde hiçbir kuvvet yoktur, ancak isteyerek anlaşıldığında kendi varlığı vasıtasıyla Çalışma’nın ilettiklerinde kuvvet vardır. Çünkü Çalışma anlaşıldığında, insanın içinde daha önce sahip olmadığı bir şey biçimlendirir ve böylece onun içinde biçimlendirilen enstrüman -öyle diyelim- o kişinin daha önceden şuurunda olmadığı tesirlere cevap verebilir. İşte insanı değiştiren ve dönüştüren de bu tesirlerdir. Dolayısıyla kişinin, kendi içinde Çalışma’yı canlı tutmasının, Çalışma fikirlerini tekrar tekrar duyup onlar üzerinde düşünmesinin ve onlara göre hareket etmeye çalışmasının ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz. Çünkü günlük yaşamın baskısı ve arzuları yüzünden Çalışma insanın içinde ölürse, onu tekrar uyandırmak çok zor olabilir. İnsanlar kolayca uykuya dalıverirler; ve Çalışma kişinin içinde hep canlı kalacak kadar güçlü duruma gelinceye dek pek çok zaman, çalışma, çaba ve fedakarlık gerektirir; bu yüzden insanlar, onu canlı tutabilen ve görevi bu olan kişilerle teması korumalıdırlar.”

Bugüne kadar 4.Yol ekolu hakkında pek çok şey okuyup, epey bir “Kendini Tanıma” çalışması yaptığını, üstüne üstlük bir de yol aldığını düşenen ey Ben! Daha Yol’un ne kadar da başındasın…

Açılımlar, açılımlar ve açılımlar….birbiri ardına yanan ışıklar, artan farkındalıklar, birbiriyle yeni bağlantılar yapan nöronlar :) Hangi biri yazılmalı ya da yazılabilir mi, anlatılabilir mi?

Başka bir gerçeklik bu. Henüz benim için de flu.

Yaşadığımız fiziki “gerçeklik” ile aslında başka seviyeye ait bir “gerçekliğin arasında” gidip gelmek, insanda karmaşa yaratır gibi görünse de, kendimin bile şaşıp kaldığı bir sadelik, dinginlik ve pozitif enerji getiriyor bana. Bu dünyada materyal olarak hiçbir şeyin veremeyeceği bir tatmin ve huzur duygusu. İlk kez “olduğu” gibi “kabullenme” ve kendiliğinden “şifalanma” durumu. Baktığının “ardını” görebilme, gelen etkiyi şuurlu bir “tepki”ye dönüştürme süreci.

4.Yol ekolünün kurucusu sevgili Gurdjieff, onun öğretilerini “Çalışma” sistematiği içinde derleyen sevgili Ouspenksy ve tüm çalışmaları, kendi üstün yeteneğiyle sentezleyen ve bizimle paylaşan sevgili Maurice Nicoll…Varlıksal minnet duygularımı kabul edin lütfen, her daim duacınızım.

Aklıma Takılı Duranlar

Buradayım. Fiziksel olarak bir yere gitmedim. Aklıma takılı duran ve beynimi kemiren bazı hususlar var. Gel gör ki 24 saat içinde 1 saat yaratıp da kaleme alacak maharet yok bende. Tamer Hoca’mızın anlattığı “tavşanlar” misali oradan oraya konmakla ilerleyebiliyorum halen:(

Zihnimin geri planında çalışan ve mutlaka yazıya dökülmesi gereken birinci konu, Anaokullarında görevli Psikologların, ebeveynlere rehberlik etme görevini gerek ebeveyn gerekse çocukları belirli kalıplara sokma takıntılarına dönüştürmeleri üzerine. İtirazlarım var, hem de ciddi itirazlarım!  Bu akşam dernekte bu konuda bir konuşma yapacağım, tam da zamanına denk gelmesi ne iyi oldu…

Ayrıca yazacağım bu konuda mutlaka….

İkinci konum, beslenme ve spor üzerine…Yine Meltem‘den feyz aldım, kendimce iki ileri bir geri bir şeyler yapmaya çabalıyorum ama sanırım “iradesizliğimizi” birazcık hizaya sokmanın benim için de en işler yolu, gün boyu yiyip içtiklerimi not etmek ve “hedefe yönelik” spor yapmak.

Ah bir de şu IPhone harikasını daha efektif kullanabilmeyi öğrensem de, beslenme ve spor programlarını oraya yüklesem, sevimli bir motivasyona dönüşecek bu süreç ama teknoloji özürlüyüm işte. Bir türlü önceliklerim arasına “teknolojik anne” olmayı ekleyemiyorum…

Neyse şimdi gitmeliyim…Telefonlar susmuyor…

Hoşçakal Anne

Bir aydan sonra ilk kez ben bıraktım bugün okula küçük prensimi…Bacaklarıma sarılışını, “terliklerimi sen giydir Ebru” deyişini, hem sınıfına ilerlemek isterken hem de beni çekiştirmesini ve en nihayetinde “Hoşçakal Anne” demesini sanırım hayatım boyunca hiç unutmayacağım.

İçime acayip bir hüzün yerleşti onu öyle bırakınca.

Gün geçtikte aramızdaki bağ tarif edilemez boyutta artıyor.

Bu bağın “Bağımlılık” değil de “Bağlılık” şeklinde gelişmesi en büyük temennim. Buna azami derecede dikkat etmeye çalışıyorum.

O benden ayrı bir varlık ve kendi yolunda yürümeli…

O’nu çok sevdiğimizi ve her daim seveceğimizi bilerek yürümeli…