Bilen bilir. Bir fikri, bir duyguyu, hele hele inanmadığım bir şeyse bu, içimde tutmam mümkün değildir, mutlaka tepkimi veririm. Tepkileri içe gömüp kendine zarar vermektense, dışa vurup ifade etmenin daha sağlıklı bir davranış olduğunu düşünürüm. Ancak ve ancak işin mahareti,
1. Tepkiyi verirken ne kadar otomatik/negatif olup olmadığını kontrol etmek
2. Buna değer mi? sorgulamasıyla bir üst realiteye geçmek.
Artık hakikaten “bilgi”min “varlık seviyem” ile birleşerek bir “Anlayış” birliğine ulaştığı günlerin tatbikatlarını yaşadığımı hissedebiliyorum.
Bağırıp çağırarak, kavga ederek, her şeye itiraz edip mismatcher’lık yaparak, ille kendi fikrini beyan etme derdiyle yanıp tutuşarak, laf cambazlığı mücadeleleri içinde varolarak…istediğim sonuçlara ulaşamayacağımı nihayet FARK EDİYORUM!
Tepkilerimizi ortaya koyabileceğimiz başka yollar da varmış! Ve bu sözde değil, EYLEM de de yapılabilen bir şeymiş!
Bir insan, az ve öz konuşarak, durumun gerektirdiği dengeli ve akılcı tutumu takınarak, son derece sakin ve soğukkanlı bir şekilde de tepkilerini dışa vurabilirmiş !
Aşamalar, aşamalar, aşamalar ama hep önce FARKINDALIK!
Usta Maurice Nicoll’den çarpıcı ifadeler:
“Hayatın, kendisine karşı sürekli reaksiyon göstermemize sebep olduğunu hepiniz anlayabilirsiniz. Bütün bu reaksiyonlar hayatımızı oluşturur: Kendi kişisel hayatımızı. Kişinin hayatını değiştirmek dışsal şartları değiştirmek değildir: Kişinin reaksiyonlarını değiştirmektir.
Eğer kişisel hayatınızı oluşturan reaksiyonlar temel olarak negatifse, o zaman bu SİZİN HAYATINIZ. Sizin hayatınız, her gün gelen izlenimlere karşı verilen esasen bir negatif reaksiyonlar yığınıdır. Eğer kişi kendi üzerinde çalışmayı diliyorsa, negatif reaksiyonları kışkırtmamak için izlenimleri dönüştürmek, o kişinin görevidir.Fakat bunun için izlenimlerin içimize girdiği noktada kendini gözlemleme çok gereklidir.”
Maurice Nicoll okumaya ve “Çalışma”ya doyulmuyor!




