Haftanın Sloganı

Cook something
Sing something
Make something
Sew something
Build something
BUY NOTHING!

Sevdim bunu!

Kısa ve Güzel Rehberlikler

Dün bir arkadaşım kısa ama güzel rehberlikler sunan küçük bir mail gönderdi bana. Hemen print edip mutfak bankoma yapıştırdım gözümün önünde dursun, sık sık okuyabileyim, zaman zaman yitirdiğim “hayata dair inançlarımı” tekrar tekrar hatırlayabileyim diye. Gerçi bir süre sonra göz görmez oluyor bu tarz notları ama bu başka, gerçekten başka…Bunları okuyup da üzerinde düşünmemek ya da etkilenmemek mümkün değil. Hepsini yazmam söz konusu olamasa da, bazılarını buraya not almak istiyorum hep birlikte tekrar tekrar okuyabilelim diye….

Şüphede kalma, ikinci bir adım daha at!
Hayat, nefrete harcayacak kadar uzun değil!
Geçmişinle barış ki, bugününün içine etmesin.
Hayatını başkaları ile mukayese etme, ötekilerin neler çektiğini bilmiyorsun.
Derin bir nefes al, kafanı sakinleştir.
Güzel ve yararlı olmayan, seni mutlu etmeyen her şeyi çöpe at! Düşünce kalıpların da dahil.
Her ne yaşıyorsan, seni öldürmediği müddetçe, güçlü kılar.
HAYATTA SEVDİĞİN HER NE İSE, PEŞİNDEN GİDERKEN ASLA “HAYIR” sözcüğünü cevap olarak kabul etme!
Mutluluğun için senden başka sorumlu yoktur!
Her yaşadığın felaketin ardından kendine şu soruyu sor: “Beş yıl sonra bunun benim için ne önemi olacak?”
Daima yaşamı seç!
Herkesi, her şeyi affet!
Zaman, her imkana sahip…Zaman tanı!
Durum ne kadar iyi veya kötü olursa olsun, değişecektir…
Mucizelere inan!
Hayatı denetlemeyi bırak! Öne çık, kendi hayatını kendin yarat!
Çocuklarınızın, yaşayacak başka çocukluk dönemi yok!
Sonuçta gerçekten önemli olan sevmiş olmandır.
Her gün dışarı çık…Mucizeler her yerde seni bekler!
Dertlerimizi bir torbaya doldurup, milletinkilerle birarada görsek, bizimkileri geri toplardık…
Kıskançlık zaman kaybıdır. Zaten ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz…
Her şeyin en iyisini daha yaşamadın!
Yol ver!

Biraraya Gelen Eski Enerjiler

Haftasonu derneğimizi yeni bir yere taşıdık.
Bugüne kadar dijital günlüğümde hiç bahsetmemiştim “derneğimiz”den, yeri olduğunu da düşünmüyorum halen ama tüm eski yol arkadaşlarımla, tekrardan, aynı BİRlik ruhuyla ve aynı vazife hissiyatıyla biraraya gelmek, yeni bir dönemde, yeni ve güzel şeyler yapma enerjisinin içimizi titreten gücüyle yeniden YOL’a koyulmak hepimize çok iyi geldi.

Yapacak çok işimiz, az zamanımız ama BİRLİK ruhumuz var.
Şimdi, yeniden, ORTAK ALAN’ımızı güçlendirmenin ve SEVGİ ile birbirimize kenetlenmenin vakti.
SP de aynı şeyi söylüyor:

“…bu Cemiyet’in içerisinde bulunan sizler, her biriniz, birbirinizden mesafelerce uzakta bulunuyorsunuz. Bu boşluk muhakkak ki, zararlı birtakım tesirler ve tefrika ile doludur. Mesafeyi ziyadesiyle açtığınız için, kollarınız birbirine kenetlenmekte de acz içerisinde kalmaktadır. Herkes kendi düşüncesi kadar bir mesahaya sahiptir. Eğer düşüncenizin kudretini fikrinizin kudretiyle besleyebilirseniz, muhakkak ki o zaman imanlı olacaksınız. Ve bu imanın doğurduğu Sevgi ancak sizleri bir araya getirebilir. Birbirinize karşı Sevgi içerisinde hareket etmeyi şiar edinmekten başka bir çıkar yolunuz yoktur. Çünkü insanlığın en büyük hasleti, bu kategoride, birbirini sevmektir.”

Tekrardan YOL’umuz açık olsun.

Bir Umut Yazısı

Ailecek zorlu zamanların içinden geçtiğimiz ve türlü şekillerde kendimi ayakta tutarak daha da güçlenmeye çalıştığım bir dönemde, Nihan‘ın yazısı ve yağmurun ardından olanca canlılığıyla bana “Merhaba” diyen Gökkuşağı kocaman bir UMUT armağan etti bugün günüme…

“Somewhere over the rainbow”u hatırlayarak gülümseyebildim yine :)

İşte hayat böyle bir şey. Bir yönden bir etki geliyor, olanca kuvvetiyle vurup, bir medcezir edasıyla yavaşca çekiliyor ruhunda, yüreğinde, bilinçaltı ve bedeninde izi kolay kolay silinmeyen yaralar bırakarak…

Diğer yandan, kapkaranlık gökyüzünde bir anda seni tekrar hayatın doğasına aşık eden ve “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim” dedirten renk geçişleriyle gökkuşağı çıkıp, alıveriyor o hüznünü yerine bol tomurcuklu Umut taneleri bırakarak…

Bir arkadaşım çocuğu ile birlikte yaşadığı gelişim dönemlerini anlatıyor mutlulukla. Evlerindeki sıcak ortamı düşünüp hemen gülümsüyorum, o minik yavrucağın yaşadığı huzur ve mutluluğu o kadar iyi biliyorum ki çünkü. İşte diyorum, işte, asıl hayat bu, bir Çocuğun gözlerine bak ve sakın pes etme!

Anne-Oğul Tatile Gidiyoruz

Nihan ile bekarken kurduğumuz hayallerimizi gerçekleştirmek üzere, iki kadın ve iki çocuk, bir hafta tatile gidiyoruz.

Bakalım nasıl günler bekliyor bizi…büyük bir tecrübe olacak hepimiz için, umarız çok keyifli geçer…

İçinde Yaşam Olmayan Evler

Yaşadığımız sitede, müstakil, tek ya da çift katlı, önünde & arkasında kocaman bahçeleri olan, kışın bile bu bahçelerinden rengarenk çiçekleri eksik olmayan şahane evler var. Bu evlerin içindeki yaşamları düşünmek, yemyeşil çim bahçelerini hayran hayran izlemek ve o bahçelerin içinde kendimizi hayal etmek, beni her zaman büyülemiştir. Geçtiğimiz kış balkonlarına öyle bir Noel ağaçları kurdular ki, Deniz ile aramızda hangisi daha süslü, hangisinin yıldızı fazla, hangisinin ışıkları daha parlak yarışmaları bile düzenlemiştik….Pazar sabahları site içinde yürüyüş yaparken, sıcacık balkonlarında kahvaltı edip gazete okuyan ev sakinlerini gördükçe, ah diyordum ah, bu bahçelerin keyfine baharda ve yazın hiç doyum olmaz. Çiçeklerin arasında, çimenlerin üzerinde yapılacak taze sabah kahvaltıları, yalın ayak yapılacak bahçe bakımları, ekilecek yeni çiçekler, yıkanacak verandalar, kuytu bir köşede çekilecek kısa öğle uykuları, akşamüzeri beş çayları…bir de kendimizi yerleştiriyordum bu dekorun içine. İflah olmaz bir hayalperestim bu konuda, ne yapayım!

Lakin, bahar geldi geçti, yaz bitiyor, yaşadım ve hayretle görüyorum ki, bu evlerin neredeyse hiçbirinde görmeyi “arzuladığım” bu manzaralarla karşılaşamadım! Yüzde 99′unun panjurları kapalı, kapıları kilitli, bahçeleri büyük bir ıssızlığa terk edilmiş durumda.
Nerede bu güzel evlerin insanları, nerede yaşamları demiştim Tolga’ya kaç ay önce birlikte yürürken. “Bu kadar saf olma, burada böyle evi olan insanın, mutlaka ki yazlığı da vardır.” demişti. Doğru, peki ama bir güzel bahar boyunca neredeydi bu insanlar? Neden birkaçını bile bahçesini kendi sularken, çiçeklerine bakım yaparken, toprağını havalandırırken, arkadaşla & dostla & akrabayla o güzel bahçede zevkli bir sofrayı paylaşırken görmedik? Neden o güzel verandalarında oturup gördükleri güzellikleri içine çeken mutlu ve huzurlu yüzlerle karşılaşmadık? Neden kapılarını açıp hafif bir rüzgarla perdelerinin havalanmasına izin vermiyorlar? Neden çocuklar yok bu bahçelerde? Ses yok, ışık yok, hareket yok…hayat daha ziyade dondurulmuş bir film karesi gibi! Maketi yapılıp büfe üzerine konan ama dokunulmasına izin verilmeyen süs objesi gibi!
Elbette insanlar “benim hayallerimi” gerçekleştirmek üzere yaşamıyorlar ama kardeşim hiç mi yaşanmaz bunca güzellik, hiç mi tadına varılmaz, hiç mi doya doya içine çekilmez???

İçinde yaşam olmayan bu evleri sevmiyorum ben.
Soğudum resmen, hemen B planını devreye soktum.
Madem onlar yok, ben hayallerimi gerçekleştireyim bari dedim…
Sitenin güvenlik görevlileriyle aram iyi, onlardan müsade isteyip hemen bir misilleme yapacağım bu bahçelere yarın sabah. Çiçekleri sulayıp, bahçeyi yıkayacağım en azından.
Eh, bir çay da ikram ederler bizim güvenlik görevlileri.
Bir biz yaşayalım bakalım bu güzellikleri…

Cevabını Bulamayan Sorular Sorular….

Delirmiş olmalıyım!
Yine hayatın muhalefet kısmında yaşamaya başladım.
Her şeyi kafaya takıyorum.
Niye insanlar bu kadar çok cep telefonuyla konuşuyorlar?
Neden bu kadar pisler?
Neden çocuklarına karşı bu kadar kabalar?
Neden yaşam amacımız daha çok konfor elde etmek üzerine kurulu?
Mecbur muyuz bu kadar çok araba, bu kadar çok klima kullanmaya?
Neden toplumun bir kısmı pervasızca para harcarken, diğerleri acı ve yokluk içinde mücadele ediyorlar hayatla?
Neden benim ülkemde insanlar bir ikinci işte daha çalışmak zorundalar?
Neden? Neden? Neden?

Sahip olduğum spiritüel bilgiler bile bazen yetersiz kalıyor içimde hissettiğim acıyı anlamaya…

Bugün iş yerine ordino almaya 65 yaşlarında bir amca geldi. Saçları bembeyaz olmuş, elleri kırış kırış ama tertemiz, gözlerinde kara siyah bir yorgunluk, -kimbilir nasıl bir mücadele verdi bu zamana kadar-elinde evrak dosyası, bizden çıkıp başka bir acentaya gidecekti. Mutlaka emekli olmuş olmalı ama halen çalışmak zorunda! Neden? Çünkü yaşamak ve ailesini yaşatmak için Para kazanmak zorunda! İçinde boğulmadan varolma savaşı verdiği Kapitalist sistemin başka bir alternatifi yok ne yazık ki…
İçim acıdı o çıkıp giderken…yine bir sürü isyan duygusu bastı yüreğimi…dün akşam da teyzemi ve çocuklarını bırakıp, gece taksi durağında çalışmaya giden emekli eniştecim geldi aklıma, daha da bir ağırlaştı yüreğim…

Kaldıramıyorum bunları, hemen kaçmak istiyorum bu duygu ve düşüncelerden…
Hep yaptığım gibi, kendimi fiziken tüketmeye vuruyorum…Düşünmemek için, biliyorum…

Yine öyle yaptım. Vapurdan Karşıyaka’da indim, eski mahallemize yürüdüm.
Oradan Bostanlı’ya döndüm, yine yürüdüm yürüdüm. Markete girip ufak bir torba yüklendim. Eve gelip çamaşırları makineye koydum, mutfağa girip iki çeşit yemek yaptım. Tolga geldi, baktı yine arıza modundayım, hiç bulaşmadı. Çamaşırları astığım gibi kendimi dışarı attım. Önce site içerisinde bir güzel koşarım dedim, sonra hızımı alamadım, sahile vurdum. Akşam serinliğinden istifade etmek isteyen insan seli arasında delicesine koştum koştum koştum,
çiğdem çekirdeklerini ve pet su şişelerini pervasızca etrafa savuran insanlara öfke dolu bakışlar fırlattım. Belediyenin yapmış olduğu meşhur spor parklarındaki aletlerde -çok iyi işlev görüyor bu aletler bu arada- 20 dakikaya yakın ondan indim buna bindim, karın kaslarım artık acı bize diyene kadar mekik çektim. 11′de eve geldim, gelirken 15 katı yürüyerek çıkmayı aklımdan geçirdim ama gücüm o kadarına yetmedi :(

Kafam karmakarışık. ITunes’de BossaNova Breakfast dinliyorum. Dışarıda güzel bir rüzgar var, kafamı uzattım mı denizi ve gökyüzünde tüm ihtişamıyla parlayan Hilal’i görebiliyorum…

Delirmiş olmayı diliyorum. O zaman Hayat daha kolay, bu sorular da daha anlamsız gelecek, biliyorum…

Muhasebe

Yaş 37!
Neşeli bir çocukluk, çılgın bir gençlik ve bir türlü barışamadığım bir “orta yaş”…Şimdilik!

Yitip giden, değişen ve yenileri eklenen bir sürü KİMLİK!
Hangisi ben? HEPSİ…

Son zamanlarda HEPSİni birbirini kabullenir şekilde yaşamakta zorlanıyorum.
Zamanın içeriği oldukça ağır ve tatsız bugünlerde; sorular çok ama yanıtlar belirsiz…
Yaşam ile olan bağım, dip yapmış durumda. Rüyalar görüyorum ama yaşamaya cesaret edemiyorum. Koca bir resmi görüp de, o resimdeki küçük bir fırça darbesinin milimlik dokunuşunda yaşadığımı hissetmek içimi çok acıtıyor. Başka bir şeyler olmalı, yüreğimde kor haline gelen yaşam ateşine kıvılcım olacak bir şey, zihnimin bir köşesinden hiç ayrılmayan başka bir yaşam alternatifi?

Gerçekte ne istiyorum?
Bilinçte basit ve sade bir yaşam, uğrunda yaşanıp gerçeğe dönüştürülecek mütevazi bir hayal..
Bilinçaltında, büyük bir gizem…

Dünya Günü

Bugün, Dünya Günü’ymüş!

1969′da ilk kez John McConnel tarafından dünyamızın yaşamı ve güzelliğini vurgulayarak, karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek amacıyla düzenlenen özel bir gün olarak ortaya çıkmış.

Hatta sembolik olarak da 21 Mart Ekinoksu, yani gece ve gündüzün eşit olduğu tarih seçilmiş ancak ilk kutlanışı 22 Nisan 1970′de gerçekleşmiş.
1990 yılında da uluslararası platformlara taşınarak, bugün 171 ülkede kutlanan büyük çaplı bir harekete dönüşmüş!

Ben böyle bir günün varlığını 37 yaşımda öğreniyorum. Diyebilirsiniz ki, o senin cahilliğin…doğrudur ama neden benim yazılı ve görsel medyam Fatmagül’ün Suçu’nu günlerce manşet yapar da, sömürüp içine ettiğimiz Dünya’mıza ait özel bir günü haber yapmaya değer bulmaz? Nasıl bir toplumda yaşıyoruz biz, nasıl? İçim acıyor bazen…

Hemen bu akşam eve gidince, Deniz’e, 22 Nisan tarihinin “Dünya Günü” olarak kutlandığını, bizim de saksıdaki küçük fesleğenimizi bugün daha bir şefkatle sulayarak bu kutlamaya katılabileceğimizi anlatacağım.

Aslında günlük kutlamaların adamı değilimdir. Ama bugünün bir anlamı var, dolayısıyla her şekilde desteklenmeli ama asıl Dünya bilinci, çocuklarımıza Dünya’mızın da Canlı Bir Varlık olduğu, bizim gibi nefes alıp yaşadığı, değişip geliştiği, ona iyi bakmamız gerekliliği anlatılarak çok küçük yaşlarda yapılandırılmalıdır. Bu konuda da herkes ama özellikle biz ebeveynler, James Lovelock’un “Gaia” teorisini iyice okuyup sindirmeli sonra da önce kendi davranışlarımıza uyarlayarak çocuğumuza model olabilmeliyiz…

Ayrıntıdan Bütüne

Ne çok şey var hayatımızda gerekli gereksiz kendimize dert edinip, verimsiz enerji alışverişleriyle hem bedenimizi hem ruhumuzu tükettiğimiz…
İçinde bulunduğumuz çağın yaşam tarzı, insanı ayrıntılara kanalize edip sonra da o ayrıntılar içinde yitip gitmesine neden olan yapay bir kültürün sloganlığını yapıyor.
Hatta ancak ve ancak ne kadar çok ayrıntıya sahip olursak o kadar MUTLU olacağımız sloganıyla, çoluk çocuk yetişkin demeden toplumun her kesimine yönelik tehlikeli bir empozisyon da söz konusu. Türk toplumu bu konuda çok toy ve çok yeni bir pazar. Mutluluk ve daha çok PARA sloganıyla topluma sunulan her türlü malzeme, “nedir, ne işe yarar, uzun dönemde nasıl bir fayda sağlar…” gibi sorgulamalara takılmadan büyük bir açlık ve hızla tüketiliyor, sonra da bir kullanımda işe yaramaz kağıt mendiller gibi bir kenara atılıveriyor…Toplum olarak bu tüketim hızımıza diyecek yok doğrusu! Yabancı yatırımcılar da tabii böyle aç bir pazar üzerinde istedikleri gibi at koşturup, zenginliklerine zenginlik katıyorlar…halbuki benim toprağım, benim çiftçim, benim üreticim, benim sanayicim ve benim genç, yaratıcı, ufku geniş gençliğimde daha fazlası mevcut, ah bir bilebilsek kendi kaynaklarımızın kıymetini, zenginliğini, ah bir çevirebilsek gözlerimizi şu yabancı hayranlığından kendi iç kaynaklarımıza, kaldırsak kafamızı gömüldüğümüz incik cincik, ipi sapı doldurmaz bir sürü mevzudan da, hayata daha yukarıdan, daha ilkeler bazında, daha geniş bir yürekle bakabilsek…O zaman gördüğümüz resim de çok değişecek biliyorum, çünkü yaşıyorum…

Son 1 hafta-10 gündür beni sıkan bir mevzuyla fazlasıyla haşır neşir olmuş durumdayım. Evet, hayat her zamanki rutinde akıp gidiyor ama ben nereye gidersem gideyim, içimdeki vesveseden, zihnimi kemirip duran dırdırcı seslerden kendimi arındıramıyorum. Bilirsiniz bu durumu, olmakta olanı görürsünüz hani, ne yapmanız gerektiğini de bilirsiniz ama yok, bir türlü duruma hakim olup da yapılması gerekeni yapamaz, sonra da çıldırırsınız! Tam böyle bir aşamadayım. Öyle mi doğru olur, böyle mi? Ne kaybederim? Bana kaça mal olur? Hoşgörü nereye kadar? sorgulamalarıyla elimde pazar arabası, meyve sebze reyonlarının arasında dolaşırken, 1 liraya bezelye satan bir köylü teyzenin önünde durdum. Geri plandada harcadığım parayı düşünüyorum. Teyze bana baktı, ben teyzeye…Saat olmuş akşamın 7′si, önünde satıp da paraya çevireceği koca bir yığın bezelye var. 1 kilo istedim, kovaya fazlasıyla doldurdu, o fazla teyze dedim, olsun evladım helal olsun dedi, o sırada yanına oğlu geldi, bir daha bu kadar çok mal alma, bak elimizde patlayacak dedi. Teyze döndü oğluna, şöyle dedi: “olsun oğlum, ne yapalım, yarınki pazarda satar, çıkarırız rızkımızı, bir ölüme yok çare bu dünyada..”

Bir kova buzlu suyu başımdan aşağı dökseler ancak bu kadar diriltici olurdu herhalde! Afalladım, utandım kendi halimden, sonra özendim ona, hayata bakış açısına, çiçekli basma eteğine, altına giydiği yeşil plastik, basit, çamurlu çizmelerine, saçlarını gizlemek için değil ama toplamak için kullandığı tülbentine, gözlerinin yeşilliğindeki minik beneklere, Hayat’a duyduğu güvene, bir parça ekmek ile mutlu mesut yaşayabileceği sade hayatına…

Ayrıntılara gömülmek, hayatın BÜTÜNlüğünden uzaklaştırıyor insanı. Hayata dair kalıcı ve asıl değerleri unutmamıza sebep oluyor. Küçük resmi boyayıp süslemekle öyle meşgul oluyoruz ki, büyük resimdeki sadeliği ve erdemi göremez hale geliyoruz.

Ne yapmalı, ne etmeli, hayatı daha sade, daha basit, daha bütünle irtibatta kalarak yaşamaya çalışmalı. Bugünlerde biraz daha Simply Living okumakta ve içselleştirmekte fayda var. Bir de her hafta bu teyzeye bir “merhaba” demeli. Günümüzün moda sloganıyla “yaşam koçu” gibi mübarek!