Şuurdışı İletişim

Pek metapsişik bir başlık oldu, farkındayım ama işin özü aynen bu, hatta ve hatta “Anneyle Çocuk Arasındaki Şuurdışı İletişim” daha da uygun bir başlık olurdu yazacaklarıma…

Deniz ile yemek yeme konusunda yaşadığımız zorlukların tavan yaptığı bir dönemi yazmıştım buraya. Zaten bu süreci yaşarken belirli çıkış noktaları yakalamıştım kendi içimde ama hemen akabinde, 25 Eylül Pazar günü Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin’in Yaşar Üniversitesi’nde vermiş olduğu seminere katıldıktan sonra, bu konuyla ilgili yaşadığım tüm endişelerimin sanki sihirli bir değnek değmişçesine uçup gittiğini fark etmek, hem beni, hem Deniz’i artık miladını doldurmuş bir realiteyi geride bırakıp yeni realitelere yelken açmanın mutluluğuyla tanıştırdı.

İnsanların yaptıkları iyi ve faydalı şeylerin mutlaka konuşulması, uygarca tartışılması, toplu platformlarda dile getirilmesi, hele hele toplumun kemikleşmiş anlayışlarını değiştirecek yeni bir faydaysa bu, gerektiğinde isim verilerek, cesurca savunulması gerektiğini düşünüyorum. Ama bunu ille o “isme” tapmak, onun suflörlüğünü yapmak, onu putlaştırmak anlamında söylemiyorum elbette. Bir görüş sunar size, farklı bir anlayış, bir yol, bir yöntem gösterir, tanışır, incelersiniz, değer ve inançlarınıza, aklınıza ve yüreğinize uyar, uygular, sonuç alır ve yola devam edersiniz. Ve elbette bu güzel yolculuğu paylaşmak istersiniz her şeyiyle, ismiyle, felsefesiyle, duruşuyla, yeni nesil anne ve anne adaylarına sunduğu eşsiz vizyonla.
İşte Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin, benim için böyle bir isim.
A.S.Neill ve kendisinin çocuk yetiştirme konusuna olan yaklaşımları hayatımdaki en büyük değişim hareketlerinden biridir, bir kilometre taşıdır diyebilirim. Dolayısıyla her ne kadar kendilerini şahsen tanımasam da bu vesileyle kendilerine teşekkür etmeyi her zaman bir borç bilirim…

Her neyse asıl mesele benim ulaştığım sonuç. O gün, o konferanstan çıktıktan sonra, tamam dedim, bu mesele benim için bitmiştir, yemek mevzuu artık bir problem değildir, 3 yaşını bitirmiş bir çocuk ne zaman ve ne yemek istediğine pekala kendisi karar verebilir, unutma, en değerli şey Çocuğun, hem kendini hem onu rahat bırak.

Öyle de yaptım. Hem de büyük bir gönül rahatlığıyla. Çünkü ister bilinçaltı, ister şuurdışı diyelim, ismi hiç önemli değil, zihnimin geri planında bu mesele sonlanmıştı. Şuurdışım aradığı yanıtı bulmuş, kabullenmiş ve tatmin olmuşluğun verdiği o güveni bilincime, mimiklerime, bedenime birebir yansıtmıştı. İşin asıl inanılmaz tarafı, adeta bir SİHİR gibi, bu rahatlama, bu kabulleniş, bu güven duygusu, aramızdaki görünmeyen bağı görünür kılarcasına ÇOCUĞUMA da sirayet etmiş, onun ilk defa “ben acıktım, yemek yemek istiyorum” cümlesini kurmasına vesile olmuştu!

O gün bu gündür yemek yeme konusuyla ilgili bir problemimiz kalmadı.
Talep ediyor, sunuyorum, istemediği zaman “peki, ne zaman istersen o zaman söyle Denizcim” diyorum ya da sunduğum alternatifi beğenmediğinde “hadi gel, birlikte başka ne yaratabiliriz bir bakalım” diyorum, mesele kendi çözümünü anında üretir hale geliyor…

Şaşırtıcı ama gerçek! Ben bunu yaşıyorum!

Zaten anne ve babanın çocukta “problem” olarak isimlendirdikleri şeyin, mutlaka ve mutlaka kendilerinde var olan bir anlayış eksikliği olduğuna inanıyorum, kendilerinden çocuğa yansıyan etki, “problem” adı altında geri dönüyor…

Dolayısıyla bir çocuk ile annesi arasında görünmeyen alanda müthiş bir iletişim söz konusu! Çocuk resmen sizin aynanız, ne haldeyseniz onu yansıtıyor, “bak diyor, bu sensin, kendini gör, lütfen endişeli olma, rahatla ve mutlu ol! Sen üzüldüğünde ben de üzülüyorum ama seni gülerken gördüğümde dünyanın en komik, en mutlu, en uyumlu çocuğu olabiliyorum, lütfen mutlu ol annecim & babacım!”

Bu, anne ya da babaya bağımlılık değil asla, böyle görmüyorum.
Hayatının ilerleyen dönemlerinde, “Ben” algısı gelişip, “Kimlik”leri birerbirer yerine oturmaya başladığında, anne ya da babasının duygu halleri artık onu etkilemeyecek, “bu onların yaşayıp hissettikleri. Yardım edebilir miyim, belki evet, belki hayır ama ben farklı görüyor ve yaşıyorum şu an” diyebilecek. Bunu diyebilmesi için de 3 yaşında, her şeyiyle bize bağlı, kendini bizimle BİR sanan bu küçük çocukların duygu ve düşünce dünyalarını tatmin edebilmek bizim sorumluluğumzda olan bir iş. Aynamızı çok temiz tutmalıyız ki, pırıl pırıl his ve düşünceler yansısın onlara…

Ne zaman gergin, ne zaman huzursuz, ne zaman kafamda binbir tilkinin cirit attığı bir halde dolaşsam, o geceler mutlaka Deniz uyanıyor, ağlayarak beni çağırıyor, yanına uzanıyor, sarılıyorum, tekrar uykuya dalıyor ama kalktığım an aynı seramoni başa sarıyor.
Bir çocuk annenin tüm duygularını algılıyor ve bilinçdışında bu duyguları birebir yaşıyorrrrr.
Dolayısıyla annelik yedir, içir, oyna, yıka, uyut, temel ihtiyaçlarını gider anlayışının çok çok ötesinde, iki varlığın, iki ruhun, iki şuurun birbirine dolaylı olarak bağlı olduğu, müthiş bir ortak alan, bir plan gibi çalışıyor adeta.

Ne zamandır yazmak istiyordum bu konuda, çok çok iyi oldu bir iki satır not düşebilmek.

3 yaş güzellikleri

Reel olarak, 3 Ekim itibarıyla, artık 3 yaşını doldurdun benim güzel oğlum…

2 ile 3 yaş arasında öyle hızlı, öyle dinamik, öyle iniş çıkışlarla dolu gelişim ve değişim evrelerinden geçtik ki seninle birlikte, şu an, o yaşananlara, dudaklarımın yanına yerleşen minik bir tebessümle bakabiliyorum…

Seni her geçen gün daha da çok seviyoruz Denizcim, geceleri üçümüz birlikte(Şimşek Mcqueen’i de sayarsak dördümüz) yatağımıza yattığımızda daha da bir sıkı sarılasım geliyor sana, hani derler ya, adeta içime sokmak istiyorum, öyle coşkulu, öyle içten taşan bir sevgi seli bu…

Artık evin içinde varlığını tamamen ispat etmiş, 3. bir kimliksin!
Kendi beğenilerin, kendi zevklerin, kendi odan, kendi bardak, tabak, çatal&kaşığın,
olmazsa olmaz oyuncakların, çizgi filmlerin, kitapların, arkadaşların, müzik cd’lerin, diş fırçan, tuvalet adaptörün, tercih ettiğin kıyafetlerin….kısacası kendine ait bir dünyan var.
Kimi zaman çılgın ağlamaların, kimi zaman da gülme krizlerinin eşlik ettiği insan psikolojisinin doğasını yaşıyor ve yaşatıyorsun.

Mutfakta en büyük yardımcımsın:) Tüm çorba ve makarnaları karıştıranım, salondaki sehpaya tabak ve bardakları tek tek taşıyanımsın:) Rondonun bir numaralı kullanıcısı, yumurtaların en sert kırıcısısın:) Unları en ince eleyen, baharatları tek tek koklayıp yerleştiren küçük gurmemsin benim!

Çamaşır ve bulaşık makinasının benden sonraki ikinci komutanı, asılacak çamaşırların nöbetçi askeri, eline geçirdiği çorapları eldiven niyetine kullanıp direksiyona asılan, Şimşek Mcqueen’in gelmiş geçmiş en hızlı şöförüsün:)

Tüm otobüs, kamyon, dolmuş, traktör, kepçe, çimento kamyonu, çekici, ambulans, itfaiye, atv…gibi bilimum motorlu taşıtlardan sorumlu Bakan, her gece bunlardan biriyle yatan minik prensimizsin bizim…

“Arkadaşlarımmmmm, çabuk buraya gelin, burada bir salyangoz varrrr!” diye parktaki tüm çocukları peşine takan, kaydıraklardan kafa üstü kayıp, türlü türlü canavar hikayelerini bir çırpıda anlatan, sonra da “ayyy çok korktummmm” diye kucağıma tırmanan sevimli mi sevimli bir zıpırsın…

Objektiflerle barışık, anında poz çakan, ekrandaki kendi görüntünü “ebru, ne kadar sevimli bir çocuk bu” diye sevebilen matrak mı matrak bir veletsin!

Tolga ve bana kızınca “gebertiyorsunuz beni, sizi şimdi denize atacağım” diye kafa tutabilen, sabah kahvaltısında makarna, akşam yemeğinde kızarmış sokak lokması yemeyi tercih eden, şu aralar güvenlik sistemlerine kafayı takmış, bir duyduğunu bir daha unutmayan, dans etmeyi çok seven, sehpa altına girip uyuyabilen, Pepee ve Keloğlan’ın müdavimi, gece uykularından uyanıp alacaklısı varmış gibi, “Ebruuuuu, Tolgaaaaaaaaa, gelin buraya” diye bağırıp, rüyalarımızın en güzel yerinde bizi zıplatan küçük bir afacansın…

Akşamları minik kuş misali gelişimizi kapıda bekleyen, ama işe gitmeyin siz diye yüreğimizi yakan, ellerimi o küçük ellerinin içine alıp, göz göze, nefes nefese, sarmaş dolaş yattığımız biricik varlığımızsın sen!

“Benim güzel annemmmmm” diye kucağıma tırmanıp, kollarını boynuma her dolayışında, seninle birlikte geçirdiğim ve geçireceğim tüm zamanların genişliğini dimağıma hızlıca çekip, “İyi ki Doğdun, İyi ki Seni Doğurdum Oğlum” diyorum.

Önünde daha uzun ve güzel bir hayat var…

Sana her yeni yaşında birlikte paylaşıp büyüyebileceğimiz daha nice güzel ve komik zamanlar diliyoruz Deniz’cim…

Seni çok ama çok ama çokkkkk seviyoruz.
Annen ve Baban

Ospirik Oğlumuz

Bu aralar akşam yatış ve uykuya geçiş saatlerimiz yine kendi çapında rekorlar kırmaya başladı! Pazartesi gecesi 11′de yatağa girip, ancak ve ancak 01.15′de uyuyabildik! 3 yaşında bir çocuk, gece yarısı 01.15′e kadar nasıl bu kadar zinde ve canlı kalabilir, aklım, dimağım almıyor, almıyor, almıyor!

“Ben de uyumak istiyorum, acı bana Deniz’cim” diyorum, cevap:

- Hadi şarkı söyle..
- Ne söyleyim annecim :(
- Ospirik oğlumuzu söyle :)
- Ospirik oğlumuz kim Deniz’cim?
- Ben, siz bana Ospirik diyordunuz yaa…Hadi söyle! Ospirik oğlumuzu söyle!

Ben dumur!
Bu çocuk, 3-5 aylıkken, kendisini severken kullandığımız “ospirik” lakabını nasıl hatırlar? 37′sini devirmiş anası, kafasına toka diye tutturduğu gözlüğünü evin dört bir yanında deli danalar gibi ararken, 3 yaşındaki “ospirik” oğlu, 3-5 aylıkken anne-babasının kendisine söylediği sözleri böyle net bir şekilde hatırlar ve hatırlatır işte!

Düşündürücü Diyaloglar

Geçen akşamlardan birinde hazır Deniz içeride oynuyorken erzak dolabını düzenleyim dedim.
Dolabın kapağını açar açmaz küçük bir kavanoz dibinde kalmış Patos cips kırıntıları çarptı gözüme. Normalde girmez böyle şeyler eve, yazın teyzemlerle yaptığımız bira partisinden kalmış olmalı…

Neyse, suçu şeytana atıyorum, dürttü beni, küçük bir tabağa kolaçan ediverdim kırıntıları:)
Mutfakta, oracıkta, ayak üstünde atıştırmak varken, çocuğun görüp isteyebileceğini bile bile! elimde tabakla yöneldim salona. Oturur oturmaz bizimki dikildi karşıma:

- Ebru, sen ne yiyiyorsun?
- Hayatım, biraz midem ağrıdı, bu kuru çıtırlar mideme iyi gelecek :( (yalanını yiyim)
- Ben biliyorum, bunlar cips. Ben de yiyebilir miyim?
- Hayır Denizcim. Bunlar kurutulmuş ekmek çıtırları ve çok baharatlı. Ağzın yanabilir.
- Ama ben tatmak istiyorum. Şu küçüklerden alabilir miyim?
Bu arada kucağıma iyice yerleşmiştir…
Bunun böyle olacağını bile bile, aldın geldin Ebru tabağı diye iç sesim konuşa dursun,
- Peki, küçüklerden bir tane tadabilirsin.
Minik parmaklar tabağa hücum, kucağımda sırıta sırıta büyük bir mutlulukla çıtırları götürürken,
- Ama bak, bunlar hiç acı değil. Ben bunları yemeyi çok severim. Ben bunları yiycem
diyerek tabağı elimden kaptığı gibi geçti yan koltuğa oturdu. Tabağı bacakları arasına bir güzel yerleştirdi, sevimli mi sevimli o komik ifadesini takınıp, anneme döndü ve
- Emine, bunlar ilaç ilaç! diyerek, bizi yine sarf ettiğimiz her sözcüğün geri dönüşüyle baş başa bırakarak tabaktakileri sildi süpürdü.

Çocuğu Zor Yemek Yiyen ya da Hiç Yemeyen Bir Anne Ne Yapar?

Son 15-20 gündür yine TOP dönemlerimizden birini yaşıyoruz Deniz ile.

Moralimin dip yapıp yerlerde süründüğü, sinirlenip bağırdığım, kurallar koyup yönetimi ele almaya çalıştığım, ama inanmadığım için bir işe yaramayan bu sığ davranış modellerinden sonra yine alternatif çıkış yolları arayıp, hem kendimi hem aile fertlerini yükseltmeye çalıştığım bir döngünün içinden geçiyoruz. Hayırlar ola!

Biliyorum, geçecek, her sert çıkış kendi içinde dengelenip kendi ritmini bulacak…
Sonra başka bir iniş çıkış, eski & yeni realite çatışmaları…derken yeni bir yolculuk….hiç bitmeyen bir gelişim & değişim süreci aynen Doğa’da olduğu gibi. Aynen Çocuklu bir hayatın doğasında olduğu gibi…

Deniz hiçbir zaman yemek yemeyi seven bir çocuk olmadı. Bu konuda her zaman anneannesi ve ben inisiyatifi ele alıp, onu “bilinçli ve kaliteli” beslemeye çabaladık. Kimi zaman oyunla, kimi zaman kitapla, kimi zaman hikayeyle, kimi zaman gezme ve araştırmayla, çoğu zaman da binbir çeşit maymunlukla, zaten sevmediği bir süreci onun için daha da sıkıntılı hale getirmeden, tabiri caizse “geçiştirmeye” çalıştık. Dile kolay, 36 aylık, hadi ilk 6 ay sadece anne sütü, 30 aylık bir marathon! Yemek yemeyi “istemediği”, “reddettiği” zamanlarda bazen onu kandırarak yedirdik ama bazen de ısrarlı direnci karşısında teslim bayrağı çekmekten başka bir şey gelmedi elimizden. Çok üzüldük, kahrolduk, kendimizi suçladık, gerildik, her güne “acaba bugün nasıl yemek yedireceğim” kabusuyla uyandık…Çok zor günlerdi çünkü hakikaten bir anne için en üzücü konulardan biri yemek yemeyi sevmeyen bir çocuğa severek yemek yedirmeye çalışmak ve sonuç alamadığında en kolay yol da kendini suçlamak…ama baktım ki bu iş böyle olacak gibi değil, öncelikle benim yeni bir bakış açısına ihtiyacım var. Eski kayıtları silip yerine “Akıl ve Sevgi” dolu yönergelerle hareket edeceğim yeni rehberlikler aradım, okudum, dinledim, araştırdım ve bu süreçte olayı bir “problem” olarak tanımlayanın kendi zihnimden ve eski şartlanmışlıklarımdan başka bir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleştim! Halbuki çocuğum doktor kontrolünde gayet sağlıklı bir şekilde gelişimini sürdürüyor, yapısına ve ihtiyacına göre besleniyordu. Problem o minik yavruda değil ”sağlıklı çocuk” tanımını sadece fiziksel beslenmeye eşitleyen zihnimdeki kemikleşmiş programdaydı!

Çocuğum bana kendi “istek ve ihtiyaçlarını” aynen Doğa’da olduğu gibi kendi diliyle, kendi ritmiyle bildiriyor ama “iyi anne” olma idealim bu sesi duymuyordu. “Anneciğim, benim kapasitem bu kadar, şu an yediklerim bana yetiyor. Daha fazlasına ihtiyacım olduğunda kendim talep edebilirim” diyordu ama son derece toy bir anne olan ben duymazdan gelip, üzerine bir de zaman zaman kontrol edemediğim gerginliğimle çocuğumun iradesini sıfırlıyordum. Nerede özgürlük fikri? Nerede çocuğun seçimlerine saygı gösterme, nerede öz-denetimli çocuk yetiştirme idealleri?

Bu yüzleşme, yemek olayımızdaki ilk çıkış noktası oldu!
Birden her şey aydınlandı, içim ferahladı, yüzümde tekrardan gülücükler açtı ve yemek saatlerimiz kendi doğasındaki ilk dönüşümünü yaşayıp belli bir dengeye kavuştu. Bu süreçte Deniz’i bol bol mutfak işlerine ortak etmeye, değişik tatları denemeye, sevdiği ve sevmediği tatları kendisinin keşfetmesine izin verip, kendi arzu ettikleri doğrultusunda beslenmesine özen gösterdik. Onun yanında “aa evet, bizimki de çok zor yiyiyor” yakınmalarından uzak durup, “istediklerini gayet severek yiyiyor” destek mesajlarını verdik. Masamızı ona göre düzenledik, küçük tabakları, küçük çatal kaşıklarıyla kendi yeme becerisini geliştirmesi için ona bol bol imkanlar sunduk, bunun feedback’ini hemen aldık, 2-2.5 yaşındayken köfte, sarma, patates…gibi katı gıdaları rahatlıkla yiyebiliyor, çorba ve cacığını döke saça, oyunla da olsa idare ediyordu. Hepimiz rahatlamıştık, belli bir dönem kendi içinde sükuna ermişti. Elbette yine zorlandığımız anlar oluyordu ama kendi yaklaşımımızı ve Deniz’in tepkilerini gözden geçirip, hemen yeni rotalar belirliyor ve onu üzüp sıkmayacak şekilde yola devam ediyorduk.

Ta ki 3 yaşını doldurmasına günler kala, bugün bu yazıyı yazmama sebep olabilecek kadar bizi zorlayan, anlayış ve hoşgörü sınırlarımızı yerle bir eden, ne yapsak, nasıl davransak, nerede yanlış yapıyoruz sorgulamalarıyla vicdanımızı didik didik edip, gün içinde binbir kere değişen “haleti ruhiyesini”ne uyum sağlamaya çalışıp, perişan düştüğümüz bugünlere kadar…

Feci bir şey! Acayip bir dönem! Tam bir Deli var karşımızda, anı anına uymuyor!
Var olan her şey “itiraz ve başkaldırı” sebebi. Her şey “Hayır”, her şey “istemiyorummmmmmmm”, her şey “benimmmmm, ben yapacağımmmm”!
Saniye durmuyor, sürekli koşma ve tırmanma halinde, koltuktan benim üzerime, benim üzerimden motoruna, oradan Tolga’ya, Tolga’dan sehpaya ve bu arada sürekli bir çene yarışı, sürekli soru soruyor, sürekli arabalar, motorlar, ışıklar hakkında binbir türlü hikaye anlatıp, sonra da “ama neden” diye açıklama istiyor…Vallaha başımız dönüyor, Dur geliyor bize, şaşıp kalıyoruz, bugüne kadar okuyup inandıklarımızı samimiyetle uygulamaya çalışıyoruz, bu bir dönem, geçecek, “karşısında” değil “yanında” yer almalıyız, “birlikte” yol almalıyız, üzmemeli, “yapma” komutundan uzak durmalı, kendini ifade etmesine imkan tanımalıyız diye ama şu an elimizdeki doneler yetersiz kalıyor açıkçası. Yemek süreci tekrar kabusa dönmek üzere…Gün boyu bir şey yemediği oluyor, ne sunsan reddediyor, gerilen sinirler, yükselen ses tonları, suratımızdaki sıkıntılı mimikler, “yemek bitmeden masadan kalkmayacaksın” direktifleri sonucunda başlayan ağlama krizleri tavan yapmış durumda!

Yine yeniden bir rehberliğe ihtiyacım var dedim kendi kendime zira tüm vizyonumu kaybetmiş durumdayım!
Hemen birincil kaynaklarıma, Paktuna Teyzem ve Neill Amcama yöneldim.

Neill’in “Özgürlük Okulu”ndan önüme gelen paragrafları yüksek sesle okuyup, yitirmeye başladığım temel inançlarımı tekrardan yapılandırmaya çalışırken, diğer yandan Paktuna Teyzemin uygulamada sonuç veren pratik metotlarına kulak verdim. Videolarını izledim, makalelerini okudum, kendi “doğru” bildiğim yanlışlarımla karşılaştım, yaş dönemlerinin özellikleriyle ilgili daha fazla bilgi edinip, çocuğumu daha dikkatli izlemeye başladım. Ve ne diyim, bu kadının gerek İnsanlığına gerekse konusundaki uzmanlığına olan güvenim daha da bir tavan yaptı. İçimde “evet, işte bu” diyen ses daha da gür bir hal aldı. Şunları söyledi bana özetle:

0-36 ay, bir insanın yaşamındaki en önemli süreçtir, hem fiziksel hem moral hem de zihinsel açıdan.
Bu süreçte çocuğa mutlaka besin sunulmalıdır. “Aç bırak, bak acıkınca nasıl yer” ya da “açlıktan ölmez” yaklaşımları doğru değildir. Bu yaştaki çocuklara mutlaka ve mutlaka besin sunulmalıdır. Eğer yemiyorsa ya da zor yiyorsa, önce yemediği şey farklı şekillerde sunulmaya çalışılmalıdır. Değişik renklerde, değişik şekillerde, değişik içeriklerde…Eğer yine yemiyorsa, zorlanmamalıdır. “Aaa, patates yemeği, bak gördün mü Deniz seni yemek istemiyor. Yeme Denizcim, sen burada kal patates, biz Deniz ile başka bir şey deneyeceğiz” gibi resmen yemekle konuşup, çocuğun tarafında olduğunuzu ona hissettirmeniz gerekir diyor. Taraf olmalısınız diyor. Oyunla yedirilebilir, arkasından yedirilebilir çünkü bu yaştaki çocuk oyun çocuğudur, yerinde duramaz, sürekli hareket halindedir, araştırır, oyunlar yaratır, bir lokma ekmek onun için kuştur, böcektir…Eğer yine yemiyorsa, bunun ardındaki nedene bakılmalıdır. Çocuk yemek yemeyi olumsuz bir şeyle eşleştirmiş olabilir. Annesi zorlamışsa, annesi kızmışsa, annesi gerilmişse, annesi bağırmışsa….çocuk bu süreci olumsuzlukla eşleştirir ve ne yazık ki reddedilen yemek süreçlerinin arkasında çoğunlukla böyle bir neden yatar. Çünkü ANNESİ ÇOCUĞUN AYNASIDIR. O AYNADA KENDİNİ GÖRÜR. ANNESİNİN ASIK SURATINDA KENDİNİ GÖRÜR. O NE YAPARSA DOĞRUDUR. O NASIL TEPKİ VERİRSE DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BİR ANNE ÇOCUĞUN AYNASIDIR!

Eh be dedim, eh be Ebrucum, kaba tabiriyle bunlar sana kapak olsun! Dön dolaş, yine kendine bak, senin her halinde O kendini görüyor, kendini yapılandırıyor! Senin gibi yemek sürecine fazla “sempatik” bakmayan bir annenin çocuğundan da farklı bir yaklaşım beklenemez ya, değil mi?
Ve lütfen artık O’na güven, sen beyninin direktiflerine göre, haz ilkesine göre besleniyor olabilirsin ama O tamamen bedeninin ihtiyaçlarına göre besleniyor. Serbest bırak, acıktığında geri gelecektir ve bir çocuğun en iyi öğrenme metodunun Doğanın kendisi ve kendi bedeni olduğunu sakın ve sakın unutma. Kendi bedenini sev, ona iyi davran, çocuğun da bunu görecek ve ona iyi bakmayı öğrenecektir.

Sevgiyle kal.

Not: sanırım blogda bugüne kadar yazdığım en uzun yazı oldu :)

Hızla Değişen Gelişim Evreleri – 1

Çocuklu bir hayattan şikayet etmek tarzım değil.
A.S.Neill ve onun Özgürlük Okulu sayesinde, bu geleneksel realiteyi terk edeli uzun zaman oldu. Bilakis acı&tatlı her anını büyük bir farkındalıkla içime çekerek yaşamaya çalıştığım evrelerdeyim artık. Okuduklarımı çocuklu hayatıma katabilmek ve bu çabaların olumlu&olumsuz geri dönüşlerini görebilmek beni her zaman daha da motive ediyor Deniz ile olan ilişkimizin seyrinde.
Bu demek değil ki hiç zorlanmıyorum, hiç isyan etmiyorum, hiç kızmıyorum, hiç yorulmuyorum…Bunları yadsıyan bir Anne’nin samimiyetine inanamam çünkü her ne kadar bizler “Yetişkin” olsak da, nihayetinde hepimiz duyguları olan İnsanlarız. Sabır ve hoşgörümüzün azaldığı, anlayışlarımızın tıkandığı, seslerimizin yükseldiği, yeteerrrrr, durrr diye çığlık atıp o ufak enerji toplarını bir yerlere fırlatıp ağlamak istediğimiz öyle çok zaman oluyor ki…Bu duygularımı yok sayamam, onları sahipleniyorum, sahiplendikçe daha iyi kontrol edebildiğimi fark ediyorum, hemen S.İ.D.O.T. formülünü uygulamaya sokuyorum: “Evet, bu his benim, bir suçlusu yok. Şu an bu davranışa ya da düşünceye sinirlenen ve asabileşen GERÇEKTEN benim inandığım bir düşünce mi yoksa gelenekçi, otomat, seçeneksiz kalmış bir tepki mi?” Elbette ki çoğu zaman otomatlaşmış gelenekçi yapının bir tezahürü olarak ortaya çıkıyor. Ama onu da yadsımıyorum. Not alıyorum. Sesim yükseldiğinde alternatifi kendi içimde arayıp suçluluk duymamaya çalışıyorum. Kimse benim MUTLULUĞUM ya da MUTSUZLUĞUMU tesis edemez. Bunun baş aktörü her zaman KENDİMİZiz. Sevdiklerimiz bize destek olabilir, küçük & büyük tatlar katabilir hayatımıza ama yorgunluğumuzun, kızgınlığımızın, asabiyetimizin, karşılanmamış beklentilerimizin sorumlusu ÇOCUKLARIMIZ olamaz. Bir çocuk bir anne&babanın hayatına ancak ve ancak MUTLULUK katabilir. “Mutsuzluk” ya da “sorun” kattığını iddia ediyorsak, sorun ÇOCUKta değil, maruz kaldığı ortamdadır. O “sorun”lar aslında biz ebeveynlerin sorunlarıdır, çocuklarımızın değil.

Son zamanlarda Deniz ile olan ilişkimizi dengeli bir rotada tutabilmek için açıkçası biz de çok zorlanıyoruz. Yazıya başlarken asıl amacım bu zorlu dönemleri “olduğu gibi” ortaya koymak ve yaklaşımlarımızı tekrar gözden geçirip kendimize açık bir mektup yazabilmekti. Ama sanırım bugünlük buna vaktim yetmeyecek. Zira güzel oğluşumun yanına gitmek üzere yola çıkmam gerekiyor.

Bu bir başlangıç olsun. Devamı haftaya…

Deniz’ime Mektup

Haftaiçi ayrı kaldığımız gün ve gecelerde sana duyduğum bir özlem mektubudur bu bir tanem..

Aşkım, minik prensim, sarı civcivim, güzel oğluşum benim…
Yine bir yaz geldi ve biz seninle yine ayrı düştük aşkım.

Masamın çeşitli yerlerini kaplayan boy boy fotoğraflarınla, her baktığım yönde gözümün önünde olmana rağmen, her gözümü kırpışımda o sana özgü komik mimiklerinle tüm dimağımı kaplamana rağmen, telefonda sesini her duyuşumda o minik bedenine sımsıkı sarıldığımı imajine etmeme rağmen, yüreğimdeki özlemi hiçbiri dindirmiyor minik kuşum, hiçbiri…

Tüm günleri ve sana koşup geleceğim akşamları özlemle tüketiyorum.

(H)orangutan olup şifonyerden yatağa atlayacağımız Azgınlık anlarını, “Ebru, havuz çok eğlenceli bir şey” diyerek batıp çıktığın su oyunlarını, tersane alanındaki bilumum tekne, romörk ve traktör mekanizmalarını sorgulama derslerini, olmadık an ve yerlerde “ay, çişim geldi” diyerek köşe bucak çiş yapma çalışmalarımızı, yeni tanıştığın herkese en önce “senin araban ne marka?” diye sorarak, anne ve babanın nasıl da materyalist ! insanlar olduğu hakkında verdiğin ipuçlarını bertaraf etme çabalarımızı, “hadi artık uyuyalım” diye uzanıp, en az yarım saat-45 dakika süren yatak kıkırdamalarımızı, ama en sonunda gelip göğsüme yaslanıp güven ve huzurla kendini uykunun tatlı kollarına teslim ettiğin anlarımızı çok ama çok özlüyorum canım oğlum…

Giderek artan hayalgücü ve heyecanınla olayları anlatmaya çalışırken el ve kollarını kullanış şeklini, durmak bilmeyen konuşma ve soru sorma enerjini, yaşından büyük çocukların peşinden koşarken kimi zaman mutluluk kimi zaman da hüzünle sonuçlanan kendini kabullendirme çabalarını, “tucak tucak tucak” deyip kucağımızda boynumuza sarılarak “ben seni çok seviyorum” diyen minik yüreğinde bir türlü anlamlandıramadığın “işe gidecek misin, ama şimdi değil” endişelerini, “Ebru, bakkkk!” diye yeni gördüğün her şeye duyduğun o olağanüstü hayranlık ve heyecan hallerini, dudağımın yanında beliren buruk ama mutlu bir tebessümle özlüyorum annecim.

Tüm duruşun gözümün önünde şu an. Fırlayarak kaçmaya hazırlanırken “hadi beni yakala!” diye bağırıyorsun. En sevdiğin şeylerden biri kaçıp kovalanmak, yakalanınca da havalara uçurulmak…Bir çocuğun basit ama en coşkulu mutluluğunu yaşıyorsun bir tanem.

Sen doğmadan önce çocuk sahibi olmaya karşı büyük dirençlerim vardı.
Sen her şeyi değiştirdin güzel oğlum benim!

Büyük bir spiritüalist olmakla her daim övünen ama sen doğuncaya kadar aslında bir arpa boyu yol almadığını fark eden senin bu annen, sayende, hayatının en zorlu KENDİNİ TANIMA çalışmasını yapıyor. Doğmak için gösterdiğin azmi şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Senin aracılığın ile hayatımızda değişmesi ve gelişmesi gereken öyle çok şey varmış ki, sen hayat planını uygulamak için bizim vasıtamızla dünyaya uzanırken, biz de Hayat Planımızın en zorlu ama en geliştirici dönemlerine adım atıyormuşuz meğer…

İyi ki doğdun, iyi ki hayatımıza dahil oldun bizim minik öğretmenimiz!
Seni çok seviyoruz Denizcim! Her nerede, ne koşulda olursan ol, zamanın sonsuzluğunda, kalbimizin merkezindesin bir tanem…

Annen

Foça Günleri

Apar topar Foça günlerine giriş yaptık.
Haziran geldi mi annemi İzmir’de tutmak çok zor. Bir şeyi kafaya taktı mı asla engel tanımaz, ne yapar ne eder o isteğini gerçekleştirir(aynı huy bende de var, belli ki onu modellemişim bu konuda).

Neyse çok şükür, 12 Haziran Pazar günü hem annemi hem Deniz’imizi Foça’ya, babamın yanına, yazlık sezona bırakıp, hüzünlü bir şekilde İzmir’e döndük.
Çok zor bir haftaydı geçen hafta benim için, koca bir kıştan sonra ilk kez geceleri Deniz’den ayrı kaldık. Eve gelince onu göremeyeceğimi, sarılamayacağımı, birlikte kudurup azamayacağımızı, banyo yapamayacağımızı, birlikte dans edemeyeceğimizi, uyumadan önce sarılıp kitap okuyamayacağımızı, bilumum araba & ambulans & iş makinası & kamyon hikayelerini uyduramayacağımızı düşünmek bile, Salı günü tansiyonumun 8′e 5′e kadar düşmesine sebep oldu. Fazla kendimi kaptırdım, biliyorum, neticede oğlum Foça’da anneannesi ve dedesiyle son derece mutlu & güvende ama gel de yüreğime söz geçir…Salı akşamı Tolga 20.30′da arabayı servisten aldığı gibi kapıp ulaştırdı beni oğluşumun yanına. Kapıyı açıp da bizi görünce nasıl mutlu oldu nasıllll, o minyon suratı gülümsemekten kocaman oldu, koştu atladı kucağımıza, sarıldık sarıldık sarıldık, öpüştük koklaştık, içime çektim her bir yerini…Annem ağlar, ben ağlar, babamın gözleri doldu, “yok olmaz böyle, dönelim biz” demeye başladı adamcağız! Eski Türk filmlerinden sahneler vardı bizde anlayacağınız geçen hafta :)

Çarşamba sabahı işe dönüp, Perşembe tekrar gittik. Ben Cumayı haftasonuna bağlayınca bu haftaya daha iyi bir adaptasyon yapmış olduk hem biz hem Denizcim hem annemler için. Annem de biraz dinlenme imkanı buldu, zira kadıncağızın işi bu sene zor. Bizimki tam bir sokak çocuğu olacak orada, ben hiç şikayetçi değilim bu durumdan tabii, çocukluğumun en güzel günleri, gece yarılarına kadar, macera peşinde bir oraya bir buraya sürüklenerek geçen SOKAK günlerimdir. Bu günler sayesinde özlemle andığım mutlu bir Çocukluk dönemim var, birazını bile yaşatabilsem Deniz’e, büyük kazançtır onun için, çok büyük! Bu yüzden hiç engel olmuyorum sokakta oynamasına, kirlenmesine, düşmesine, koca çocukların peşinde koşup onlarla aşık atmaya çalışmasına; kafaya şapka, vücuda bolca güneş kremi, yallah tarlaya ve deniz kenarına. Sadece gözlerimle izliyorum, o kadar mutlu ki koşarken, oynarken, arada bir durup bana sesleniyor, sonra devam, sadece bu halini izlemek bile, bedenimi ve zihnimi gereksiz vesveselerden arındırıp, beni dünyanın en hafif insanı yapmaya yetiyor.

Fotoğraf bu haftasonu gittiğimiz tatilköyünde eşek severken…yüzifadesine dikkat!

Çocuğunuzla Birlikte Büyümek 2 – Devam

Kitabın neredeyse tüm satırlarını çizip, boş bulduğum her alana notlar almaktan kitap iki gün içinde harabeye döndü diyebilirim.

En beğendiğim bölümler:

“Daha fazla öğrenmeye ve daha az öğretmeye cesaretiniz varsa, ebeveynlik olgunlaşmanızı ve büyümenizi sağlar.

Doğa/Tanrı yanılmaz; bir bebeği yirmi yıl içinde yetişkin bir insan haline getirmek sizin işiniz değildir. Sizin sorumluluğunuz ve ayrıcalığınız, çocuğunuz büyürken ona bakmak ve onu yetiştirmektir.

İnsanlığın gelecekte bugün olduğundan daha farklı olmasını istiyorsak, çocuklarımızın, geleceği bizim istediğimiz şekilde değil, kendilerine uygun bir şekilde oluşturmalarına izin vermeliyiz. Çocuklarımızla ilgili hayallerimiz, geçmişten miras aldığımız düşüncelerden kaynaklanır. Geçmişi tekrar ederek ve içimizdeki korku kaynaklı inançlara itaat ederek değişim yaratılamaz.

Çocuklar içlerinden geldiği gibi davranmakta, hissettiklerini hissetmekte bir sorun olmadığını ve onların bakış açılarını önemsediğimizi algıladıkları zaman, sorunlarının çözümlerini de kendileri bulurlar ve gerçeklerle uzlaşırlar. Diğer yandan, duyguları inkar edildiğinde, sorunlarını genellikle çözemezler. Öfke duyarlar çünkü kendilerini kurban olarak görürler.

Onaylamak kendi kendisinin bir sonucudur. Bir çocuğun üzüntüsünü yok etmek, davranışını değiştirmek veya onu kontrol altına almak için kullandığımız bir yöntem değildir. Onaylamak ve dikkatle dinlemek, çocuğun kendini ifade edebilmesi için kendini güvende hissetmesini sağlamak üzere kullandığımız bir yöntemdir; sevgimizi ve içtenliğimizi göstermenin bir yoludur. Onu onayladığımız zaman çocuk, hissettiklerini hissetme ve kendini tam olarak ifade edebilme konusunda kendini güvende hisseder.

Duygularını onaylarken, durumu daha da dramatikleştirmekten veya duygusal tepkilerinizi ortaya koymaktan kaçının.

Çocuklar, onlara acı veren duygulara takılıp kalmazlar. Güçlü bir şekilde hayatlarına devam ederler çünkü bu duygularla ilgili geçmişten gelen yükler taşımazlar. Onlara, yetişkinlere has “kendi ıstırabı içinde yuvarlanma” sanatını öğretmekten kaçının.

Çocuk, anlaşılma ihtiyacı bir kez karşılandıktan sonra yoluna devam edebilecektir. Yoluna devam edebilme becerisi, onun belirli bir olaya takılıp kalmasını ve bu olayı, hayatının geri kalan kısmını olumsuz etkileyebilecek bir hikayeye dönüştürmesini de engeller.

Küçük çocuklar azarlandıkları zaman genellikle ebeveynlerinin yoğun duygularından ve yargılarından korkarlar ve kendilerine anlatılmak istenen şeyi kavrayamazlar. Geçerli sözlerin sert bir dille ifade edilmesi veya gizli bir suçlamanın tatlı bir sesle dillendirilmesi bile, küçük bir çocuğun duyguları için çok yoğundur ve ilgisi durumun farkına varamayacak kadar dağılır. Çok korkmuş veya incinmiştir. Bir çocuk, ancak hayatın akışının değişmediğini, gördüğü sevginin sekteye uğramadığını ve onurunun incinmediğini hissettiğinde, evdeki büyüklerin alışkanlıklarının ve isteklerinin farkına varabilir. Bizimle birlikte yaşamayı öğrenmek için yardıma ihtiyacı yoktur; sadece ona güvenmemize ve onun öğrenme sürecine müdahale etmemememize ihtiyacı vardır.”

Daha ne denebilir ki!

Çocuğunuzla Birlikte Büyümek

Damara-Çocuk aracılığıyla yeni bir kitap keşfettim: Çocuğunuzla Birlikte Büyümek.
Sanırım tüm kitabı buraya alıntılayacağım…

Bugüne kadar “Çocuk” konusunda epey bir kitap okudum, kendi inanç ve görüşlerime uyanları birebir Deniz ile yaşadıklarıma da uyarladım, oldukça güzel tecrübeler de edindim ama bir türlü bu birikimi yazılı bir materyal olarak sentezleme kabiliyetini gösteremedim, gösteremiyorum….Ne zaman ki çalışkan & planlı&programlı & düşündüğünü hemen eyleme döken kişiler bu sentezleme işini yapıyorlar, pek bir memnun oluyor, bol bol reklam yapıyor ve teşekkürlerimi gönderiyorum.
Tüm ebeveynler bu kitabı mutlaka okumalı, özellikle KONTROLCU ebeveynler…

“…Kontrol etmenin hiç faydası yoktur, çünkü insanların doğasında kontrole direnmek vardır. İster nazik bir şekilde baskı uygulayın, ister kapalı bir şekilde yönlendirmeye çalışın, uyguladığınız kontrol yöntemleri sadece çözmeye çalıştığınız sorunlara yol açar.

Hayatını kendisi çizen bağımsız bir çocuk, yapıcı bir şekilde davranır çünkü böyle davranmayı ister. Davranışları, korku veya takdir ihtiyacından değil, mutluluk ve sevgiden kaynaklanır.

İşlerini yapmasını, sessiz olmasını, ağlamaya son vermesini, yemeğini yemesini vb. nasıl ‘sağlayabilirim?’ şeklindeki tipik sorular, çocuğu kontrol etme isteğimizi gösterir. Çocuğun, ebeveyninin isteğini ‘yerine getirmesini’ sağlamakla ilgilidir. Çocuk, kendi isteğinden vazgeçmelidir, yani kendinden vazgeçmelidir. Fakat çocuklarla ilgili sorunların çoğu, çocuğun kendi isteğinden vazgeçmesinden kaynaklanır. Ancak hayatını kendisi yönetebilen bir çocuk yapıcı şekilde davranır çünkü davranışları öfke, korku ve stresten değil, mutluluk ve sevgiden kaynaklanır.

Çocuğunuza hayatını yönetebilecek kadar güvenme cesaretini gösterebilirseniz, çocuğunuzun özgün isteklerine ve tercihlerine hayran kalacağınız son derece tatmin edici bir ebeveynlik deneyimi yaşarsınız. Bu koşulsuz bir sevgidir; çocuğunuzun nasıl olması gerektiği yönündeki düşüncenizi değil, çocuğunuzu sevmektir. Sevgi ancak koşulsuz olduğunda sevgidir. Sevgi, herhangi bir davranış veya başarı karşısında sunular bir ödül olarak kullanıldığında, artık sevgi olmaz; ‘ver ve karşılığını al’ şeklinde bir ders haline gelir.”