Osho’dan Çocuklar Üzerine

Şayet, bazen çocuğunda hoşuna gitmeyen bir şeyler bulursan kendi içine bak, onu orada bulacaksın, o çocuğa yansıtılır. Çocuk sadece duyarlı bir yanıttır. Çocuk basitçe seni özümsemek, seni taklit etmek, seni tekrar etmek için vardır. Yani eğer çocukta yanlış bir şey ortaya çıkarsa bunu ortaya koymaktansa, onu kendi içine yerleştir ve şaşıracaksın: Çocuk bunu otomatikman bırakacaktır. Çocuk yalnızca anneye fiziksel besin için bağlı değildir, o anneye her şekilde bağlıdır; ruhsal besin için de. Bu yüzden şayet sen dinginleşirsen, çocuk seni takip edecektir, o bunu bilmeden öğrenir.

Anne babalar çocukları hakkında şikayet ederken ne yaptıklarının farkında değildirler çünkü benim gözlemime göre çocukta yanlış bir şey varsa bu anne babadan geliyor olmalıdır. Bu her zaman böyledir: bunun yüzde doksan dokuzu anne babadan gelir; çocuk ne kadar küçükse oran o kadar büyüktür. Çocuk biraz büyüdüğünde ve toplumun içine girmeye başladığında o zaman elbette başkalarından da öğrenir ancak nihai hesaba göre neredeyse yüzde doksan oranında anne babadan kaynaklanır. O yüzden çocuğun ne olmasını istiyorsan öyle ol. Dingin ol, şefkatli ol, Sevgi dolu ol, neşeli ol. Ve sadece bu olarak, çocuğun bu nitelikleri özümsemeye başladığı için şaşıracaksın. Ve şayet o dinginliği içselleştirebilirse bu onun için en büyük şey olacaktır.

Osho- Kendin Olma Özgürlüğü

Haftasonu….

Böyle…pencere önünde, gri-siyah gökyüzünde, geçip giden bulutların yolculukları hakkında hikayeler yazarak geçti.

- Bak Denizcim, şu sağ köşedeki en siyah olana, çok hızlı hareket ediyor, çok da kalabalık. Sanırım en çok onun yolcusu var. Sence nereye gidiyor olabilir?
- Bulut değil o. Otobanda yangın çıkmış. Otoban yardım arabaları gelip, hepsini çekmişler. Hani küçük tünele girmeden garajları var ya, hepppsini oraya toplamışlar. İtfaiye de gelmiş. Yangın bulutları çokkkk yükseklere çıkmışlar. Sen görmedin mi?
- Ahh, hayır tatlım, görmedim. Çok uzaklarda çıkmış olmalı bu yangın.
- Bak, karşıdaki köprüde, görünüyor.
- Denizcim, gözlerin çok güçlü olmalı. Ben gözlüklerimle göremiyorum annecim.
- Evet, benim kartal gibi gözlerim var. Otobandaki küçük arabaları görebiliyorum (gerçekten de görüyor).Bak şu sarı olana, otoban çekicisi o!
- Hıh, evet şimdi ben de gördüm!

Cumartesi günü de hava çok bulutluydu. Ha yağdı, ha yağacak ama dışarı çıkmamıza hiçbir şey engel olamaz.
Bu bulutlarla birlikte güzel bir yağmurun geleceğini, parkları, bahçeleri, arabaları, motorları…temizleyeceğini, çiçek ve ağaçların yıkanacağını, uzundur görmediğimiz salyangozların tekrar ortaya çıkacağını öyle bir anlattım ki Deniz’e, bir türlü giydiremediğim yağmur çizmelerini en nihayetinde ayağına geçirip, kapı önünde hazırdı.

- Hem yaprakların fotoğraflarını da çekeriz Ebru. Sonra sularda koşarız, ben sana kar topu atarım. Kardan adam yapacağız değil mi biz?

İzmir gibi bir memlekette yaşadığını ve ömrü hayatında belki 1, belki de 2 kez kar görebileceğini nasıl anlatabilirim ki 3 yaşındaki çocuğa.

- Aaaa hayatım, kardan adam yapmaya Nihan ve Can’ın yanına gideceğiz Ankara’ya. Oynamak için bizi bekliyorlar.
- Ama ben uçakta pencere kenarına oturacağım, kanatlara bakacağım. Hem biz Can ile yüzeriz, değil mi?
- Ah tatlım, şimdi yaşadığımız mevsim kış. Kışın yağmur ve kar yağar, deniz soğuk olur,üşürüz. Yazın güneş gökyüzünde çok kalır, deniz ısınır, o zaman yüzebilirsiniz Can ile.
- Foça’da yüzeriz, değil mi?
- Hem Foça’da hem de Bodrum’da yüzebilirsiniz….

Diyaloglar, diyaloglar… hiç beklemediğimiz bir hızla aniden değişen, ta ortasından başlayıp direkt sonuna bağlanan hikayeler, yetişkin mantığına aykırı canavarlı, hırsızlı, yangınlı, yaramaz çocuklu, ambulanslı, ışıklı, asansörlü….hayaller, şimdi bu soruya nasıl cevap verilir diye kara kara düşündüren garip sorular…cevap vermekte zorlanıyorum çoğu zaman, kendi lineer mantığımı devreye sokup, hayalgücünü bozacağım diye çok korkuyorum, katılıyorum hemen hayaline, birlikte zenginleştirip apuk supuk hikayeler üretiyor, sonra da kahkahalarla gülüyoruz…

Cumartesi günü bisikletimizi de alıp çıktık sahile. Önümüzde güzel bir rüzgar, arkamızda geliyorum geliyorum diye bizi kovalayan yağmur bulutları, denize batıp çıkan karabataklar, bisikletimizin yanında koşan köpeklerle birlikte bir saat kadar dolaştık. Bu seferki konumuz jeneratörlerdi zira sitenin girişinde park etmiş kocaman bir jeneratör arabası vardı. Hakikaten ben de ilk kez böyle bir şey görüyorum. Deniz nasıl kaçırsın? Hemen indik bisikletten, sağı, solu, önü, arkası, egzozu, düğmeleri, kapısı…her yeri incelendi.

- Ebru, görüyor musun? Bu nedir böyle kocaman?
- Bu bir elektrik üretme makinası Denizcim.
- Elektriği nasıl üretiyor?
- …..(bende cevap yok, hakikaten yok)
- Bak, şu kapıyı açıyorsun, oradaki kırmızı düğmeye basıyorsun, oradan elektrik çıkıyor. Hortumla bahçeye gidiyor.Bunu mutlaka Tolga’ya anlatmamız lazım.
- Bakkkk, parkta da bir tane iş makinası var. Haydi, hemen oraya gidelim.

Çocuğumun, gelecek hayalleri iş makinası operatörlüğü ya da çöpçülük üzerine kurulu. Nerede bir iş makinası görsek, biz oradayız. Hemen izin alıp içine biniyoruz. O koca kaba aletlerin acayip büyük vitesleri ve kepçeleri var. Deniz hepsini biliyor. Belediye çöpçüleriyle de kanki olduk. Bizi görür görmez el sallıyor koca adamlar, “sarı sen yine burada mısın?” diye seviyorlar Deniz’i…Bizimki mest tabii, mest.
- Ebru, beni çok seviyorlar, değil mi diye soruyor bir de bana :)

Böyle yağmurlu günleri özlemişim İzmir’de…Eve dönünce yapılan sıcak bir çay, taze lor kurabiyesi, salonda açılan küçük köşe lambası, sehpaya serilen kitap, boyama ve hamurlar, ayağımın altındaki küçük arabalar, hiç açılmayan bir televizyon ve ilk kez yağmurda koşup ıslanmanın verdiği keyifle tanışan mutlu, küçük bir oğlan çocuğu, dizimin dibinde, kollarımın arasında, göğsüme yaslanmış…

Daha ne isteyebilirim ki?

Şimşek McQueen’li Günler

En nihayetinde bizim eve de geldi. Hoşgeldi!

Yaklaşık 1 aydır her gün Şimşek, Mater, Sheriff, Tom ve diğerleri ile yatıp kalkıyoruz diyebilirim.
Her gün mutlaka filmi izleniyor, akşam diyalogları bir bir tekrarlanıp kahkahalarla gülünüyor.
Şimşek boyamaları, Şimşek çizimleri yapılıyor, Şimşek yorgan ve yastığı çadır haline getirilip, içinde bilimum yarışlar düzenleniyor.
Tüm karakterler bir çamaşır ipiyle birbirine bağlanıp, koltuk, masa, sandalye, mutfak bankosu, çamaşır makinası…üzerinde gezdirilip, olmadık bir yere park edilebiliyor. Tuvalete adım atıyorum, ayağımın altında bir Cars karakteri! Çekmeceyi açıyorum, başka bir Cars karakteri! Gece uyanıp da gözümü açtım mı gördüğüm ilk şey Cars ekibi ! Simbiyotik bir yaşam sürüyor bizim evde anlayacağınız :)

Çocuğum çıldırdı! Tuvaletini yaparken bile kucağında Şimşek ve tırı, sürekli anlatıyor sürekli….Kendini Şimşek zannediyor, koridorlar arası koşarken, dırn dırn sesler çıkarıp duvarlara tosluyor, sonra Mater gibi geri vitese takıp deliler gibi dönmeye başlıyor…Allah’ım ne komik manzaralar, ne komik…

Geçen haftasonu koca tırı ve ekibini yanımızda taşıdık. Belediye otobüsünde, en arka iki koltuk bize ve Cars ekibine aitti :) Başka bir ufaklık gelip almaya yeltendi de, kızılca kıyamet koptu. Bizimki vermem diyor, diğeri isterim diye yırtınıyor..O sırada benim düşüncelerim: Şimdi bu çocukların bilinçaltına ne yönde bir mesaj gidiyor, hangisi örseleniyor :)
Eylemim ise: Bu arabalar senin Denizcim. Yanımızdalar…İstemediğin sürece kimseye vermek zorunda değilsin. Hadi şimdi biz inelim bu durakta…diyerek hem bizimkinin hem de diğerinin ızdırabına bir nokta koyuyorum. Allah’tan karşımdaki anne sevgi dolu, şefkatli bir anne de, o da çocuğunu kucaklıyor,anlayışla gülümsüyoruz birbirimize…

İşte böyle…İçimiz dışımız Şimşek Mcqueen ve arkadaşları oldu. Şaka bir yana, Deniz ile birlikte filmi defalarca ve defalarca izlerken (bu arada Tolga ya da ben evdeysek, mutlaka yanına bizi de oturtup izletiyor), nasıl oldu da böyle bir eğlenceyi daha önce kaçırdık diye hayıflanıyoruz Tolga ile. Müthiş bir şey! Çok başarılı bir çeviri, çok çok çok başarılı bir seslendirme ve çok çok çok çok başarılı, inanılmaz sempatik görseller…Aynı eğlenceyi Ice Age’de de yaşamıştık, Nemo’da da ama bunda aştık kendimizi, biz de hastası olduk Mater ve Şimşek’in! O dişler nedir yarabbim öyle….

Teoride, çocukların bu tarz film karakterlerine sarsılmaz bir tutkuyla bağlanması çok itici gelirdi bana. Halen de geliyor, sevmiyorum bir çocuğun donundan çantasına kadar her yerini Disney karakterlerinin kaplamasını. Açıkçası burada iş daha çok biz ebeveynlere düşüyor, biraz seçici ve sınırlayıcı olmak lazım diye düşünüyorum çocuğu çok üzüp zedelemeden. Ama uygulamadaki bir yanım da diyor ki, şu an bir zirve yaşıyor, öyle bir doyuma ulaşıp tatmin olacak ki, kendiliğinden inişe geçip, bitecek, bırak yaşasın, bırak kendi içinde tatmine ulaşsın. Müdahale etme, kesintiye uğratma, hayal kırıklığı yaşatma, kendiliğinden sonlanmasına müsade et sadece.

Öyle de yapıyorum ve keyifle izliyorum.

Bu arada, bundan sonraki dönem Dinozor dönemiymiş, Pi-nik Kuş ve diğerlerinden takip ediyorum. Vallahi doğru, şu meşhur Dinozor etkinliğine gittiğimizden beri, havada uçan büyük KUŞ’ları anlatıp duruyor

Küçük bir “an” ve düşündürdükleri…


Dün akşam rutin bir kontrol için doktorumuz Hasan Amca’mızı ziyarete gittik.
Deniz gitmeden çok önce motive olmuştu “hem orada kaydırağa binerim. Hem akvaryumda balıklara bakarım, hem de mutfakta yemek yaparım…” diye.
Hasan amcamızın iki katlı büyük bir salonu var. Doğal olarak çocukların ve ebeveynlerin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş bir yer. Çocuklar burada muayene öncesi ve sonrası oyunlar oynayıp, güzelliklerle ayrılıyorlar…Dün akşamki ziyaretimizden hoş bir hatıra. Benim çocuğuma sımsıkı sarılıp onu öpücüklere boğduğum binlerce andan birisi daha…

Kapıdan girdiğimiz gibi koşa koşa dev akvaryumun karşısına geçti. Sandalye üzerine çıktı ve heyecanla bana seslendi:
“Ebru, bak, Nemo buraya gelmiş! Üstelik yanında babası da var! Onlara dokunabilir miyim?”

Durup kaldığım, bir çocuğun neşesine, heyecanına, sevecenliğine, şefkatine, berraklığına, “gerçeklik” algısına sığınıp, onunla birlikte o küçük, renkli dünyada sonsuzcasına kalmak istediğim binlerce dakikadan biri daha.

Neden büyümek bu kadar zor? “Büyümek” ne demek? “Gerçeklik” ne demek? Büyümek, olgunlaşmak ille de acı tecrübelerden geçerek elde edilen bir birikim mi? “Acı”larla birlikte süptil bedenlerimize kaydolan ve en ufak bir çağrışımla tekrar çıkıp gelen o sevimsiz duygular, o tatsız izler, derin şuurumda, öz varlığımda kaliteli bir idrake dönüşmedikçe, insan dediğimiz varlığın gelişiminde ne kadar etkilidir acaba? İnsan, “acı” dışında başka bir metotla eğitilemez mi? Bir güle dokunduğumda ya da bir günbatımı izlediğimde ya da çok sevdiğim bir şeyi yaptığımda almış olduğum güzel izlenimlerle gelişmiyor muyum ben? Tek mesele gelişmek mi bu dünya hayatında? Sorular sorular sorular….bildik cevapları artık beni tatmin etmeyen, hızlı bir değişime şiddetle ihtiyaç duyan spiritüel konular….

İzmir’de Sonbahar

İlk kez bu sene İzmir’de “Sonbahar” ve onun beraberinde getirdiği güzellikleri içimize çekerek yaşıyoruz.
Tabii bu tamamen kişisel bir yorum olarak da değerlendirilebilir zira şehir dışında yaşayan pek çok insan için ne kadar da doğaldır dağları, bayırları, küçük bahçeleri kaplayan sarı kızıl yeşil renk cümbüşünü görmek ve doğanın bereketini solumak…tam bir görsel şölen…gözlerimi kapıyorum, bir verandada elimde sıcacık çayım, önümde uzayıp giden sonsuz vadiye bakıp, “Tanrım, bu nasıl bir şey böyle? Bu renk geçişleri nasıl bu kadar güzel olabiliyor? Yaprak dokularındaki damarlar nasıl bu kadar kırılgan, nasıl bu kadar ince sesli olabiliyor? Ağaçlar nasıl böyle kendiliğinden bir döngüyle tüm yapraklarını bir bir döküp yenilenebiliyor? Bu nasıl bir düzendir böyle?” şeklinde Doğa’ya ve doğadaki düzene hayranlığımı bir kez daha haykırıyorum, bir kez daha!

Ne kadar küçük, ne kadar karanlık, ne kadar otomat ve ne kadar izole hayatlar yaşıyoruz biz şehir insanları böyle.
Daralıyorum, bunalıyorum, isyan ediyorum, bu döngüyü kırıp çıkmaya çabalıyorum, bazen beceriyorum ama sonra bir bakıyorum ki, tekrardan bu sahte düzenin adamı haline gelmiş durumdayım! Tekrar bir up hareketiyle yükseliyorum ve mümkün olduğunca bu farkındalıkla yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorum kendimi ve en azından çekirdek ailemi…

İzmir’de havaların bahar tadında gitmesinden istifade, tüm haftasonumuzu açık havada, parkların, bahçelerin, yakın çevredeki küçük ormanlık alanların içinde geçirmeye çabalıyoruz. Yaşadığımız sitenin çevre düzenlemesi bile doğadan küçük soluklar almamıza fırsat tanıyor çok şükür. Geçtiğimiz Cumartesi Deniz ile bir sonbahar etkinliği gerçekleştirdik. İkimiz de fotoğraf makinalarımızı astık boynumuza, sandviç ve içeceklerimizi çantamıza atıp, düştük yollara küçük adımlarla. Sararan yapraklarıyla küçük parkımızda bir halı oluşturan çınar ağacımızı ziyaret ettik önce. Yaprakların rengi hakkında konuştuk. Mevsimleri anlattım basitçe küçük prensime. Yapraklar üzerinde koşuşturduk, toplayıp havaya savurduk, ağaçları sallayıp yaprak yağmurunun altına sığındık, bizimle birlikte yaprakların üzerinde kovalamaca oynayan küçük kediyi sevdik, taşlar toplayıp şekillerini bulmaya çalıştık, -hatta eve getirip suluboya bile yaptık bu taşlar üzerine- havuzlu parkta mola verip öğle yemeğimizi yedik, biraz oyuncaklarda oyalandık, sonra deniz kıyısına çıktık, kayıkların pervanelerini ve isimlerini inceledik, karabatak ve martıları besledik, yakalamaç oynadık…çok keyifli bir gündü, o kadar mutlu oldu, o kadar hoşuna gitti ki bu küçük gezi Deniz’in, ertesi gün Tolga’yı da katarak etkinliğimize yine vurduk kendimizi sahile. Bu sefer Tolga olduğu için ben biraz izinliydim, oturdum toprağa, yasladım sırtımı koca bir ağacın gövdesine, çevirdim yüzümü güneşe, epey bir süre bölünmeden kitabımı okudum. Sonra da top peşinde koşmaktan yanakları al al olmuş sarı bir kuş kondu kucağıma da, “gerçek” dünyaya döndüm…Kısa bir yemek faslından sonra güneşte mayışan küçük prensim pusetinde uyuya kaldı. Fırsat bu fırsat, tam 1 saat 20 dakika hiç durmadan deniz kıyısından yürüdük Tolga’yla eski günlerdeki gibi…O puseti sürdü, ben kitap okudum ona çocuk dünyası ve çocuk gelişimiyle ilgili…Yayınevini kapattıklarından beri kitaplardan epey uzaklaştı, üzülüyorum, keşke bir imkanım olsa da, şu yayınevi işini bir toparlayabilsem. Neyse, bakalım, her şeyin bir zamanı var…

Geçtiğimiz haftasonu, zaman tünelinden çalınmış kısa metrajlı bir film gibiydi. Şahaneydi, hepimize çok iyi geldi. Pazartesi Deniz’in ilk işi, anneannesini ve fotoğraf makinesini alıp, yine sonbahar gezisine çıkmak olmuş…
Bu haftasonu için de başka planlarım var, yeter ki kapalı yerlere girmeyelim, yeter ki dağda bayırda parkta, yeşilliklerin arasında olabilelim.

Hızlı hareketlerle çekilmiş fotoğraf karelerinden kesitler