Öpücük Teklifi

Elim klavye üzerinde gidip gelirken zorlanıyor ilk kez.
Bu sayfaları unutmuşum resmen…

Dün iş için ofise gelmem gerekti.
Aksilik bu ya, 20 dakikada bitecek işim, 1.5 saate uzadı.
Tolga ve Deniz de Kordon’da tekne incelemelerinde bulunduktan sonra,
“hadi artık” demek için ofisin kapısını çaldılar. Koşup açtım.

Elinde rengarenk minik balonlardan oluşan bir demetin arkasına gizlenmiş şirin mi şirin bir çocuk bana ne dese beğenirsiniz:

“Ebru, bana bir öpücük verirsen eğer, bu balonların hepsini sana verebilirim.”

Sarıldım, öptüm öptüm öptüm…
Sana bir değil binlerce öpücük verebilirim güzel oğlum.
Sen benim küçük prensimsin.

Anneye Özlem

Salı akşamı dernekteki güzel etkinliğimize katıldıktan sonra eve vardığımda saat 10 olmuştu.
Asansörden çıkar çıkmaz kapı önündeki banka oturmuş, yukarıdaki surat ifadesiyle beni bekleyen Minik Prensim ile karşılaştım. 0-3 yaş anneye bağlanma dönemini zaman zaman geride bıraktığımızı düşünsem de, yatana kadar kucağımdan inmeyip, tuvalete giderken bile peşimden ayrılmayan küçük prensim, o gece bana “halen senin şefkatine, sevgine ve ilgine çok ihtiyacım var annecim” demiş oldu.

Defalarca Ebru ne zaman gelecek diye sormuş. Biz gidelim yanına demiş. Ne Tolga ne de annem oyalayabilmiş. En sonunda kapıda, bankta beklemeye karar vermiş ve açıp kapıyı oturmuş bir güzel…Komik çocuk, hep söylüyorum hem de çok komik:)

Güzel oğlum benim, çok hızlı büyüyorsun ama halen benim miniğimsin ve hep de öyle kalmaya devam edeceksin.

SENİ ÇOK SEVİYORUM.

Osho’dan Çocuklar Üzerine

Şayet, bazen çocuğunda hoşuna gitmeyen bir şeyler bulursan kendi içine bak, onu orada bulacaksın, o çocuğa yansıtılır. Çocuk sadece duyarlı bir yanıttır. Çocuk basitçe seni özümsemek, seni taklit etmek, seni tekrar etmek için vardır. Yani eğer çocukta yanlış bir şey ortaya çıkarsa bunu ortaya koymaktansa, onu kendi içine yerleştir ve şaşıracaksın: Çocuk bunu otomatikman bırakacaktır. Çocuk yalnızca anneye fiziksel besin için bağlı değildir, o anneye her şekilde bağlıdır; ruhsal besin için de. Bu yüzden şayet sen dinginleşirsen, çocuk seni takip edecektir, o bunu bilmeden öğrenir.

Anne babalar çocukları hakkında şikayet ederken ne yaptıklarının farkında değildirler çünkü benim gözlemime göre çocukta yanlış bir şey varsa bu anne babadan geliyor olmalıdır. Bu her zaman böyledir: bunun yüzde doksan dokuzu anne babadan gelir; çocuk ne kadar küçükse oran o kadar büyüktür. Çocuk biraz büyüdüğünde ve toplumun içine girmeye başladığında o zaman elbette başkalarından da öğrenir ancak nihai hesaba göre neredeyse yüzde doksan oranında anne babadan kaynaklanır. O yüzden çocuğun ne olmasını istiyorsan öyle ol. Dingin ol, şefkatli ol, Sevgi dolu ol, neşeli ol. Ve sadece bu olarak, çocuğun bu nitelikleri özümsemeye başladığı için şaşıracaksın. Ve şayet o dinginliği içselleştirebilirse bu onun için en büyük şey olacaktır.

Osho- Kendin Olma Özgürlüğü

Şimşek McQueen’li Günler

En nihayetinde bizim eve de geldi. Hoşgeldi!

Yaklaşık 1 aydır her gün Şimşek, Mater, Sheriff, Tom ve diğerleri ile yatıp kalkıyoruz diyebilirim.
Her gün mutlaka filmi izleniyor, akşam diyalogları bir bir tekrarlanıp kahkahalarla gülünüyor.
Şimşek boyamaları, Şimşek çizimleri yapılıyor, Şimşek yorgan ve yastığı çadır haline getirilip, içinde bilimum yarışlar düzenleniyor.
Tüm karakterler bir çamaşır ipiyle birbirine bağlanıp, koltuk, masa, sandalye, mutfak bankosu, çamaşır makinası…üzerinde gezdirilip, olmadık bir yere park edilebiliyor. Tuvalete adım atıyorum, ayağımın altında bir Cars karakteri! Çekmeceyi açıyorum, başka bir Cars karakteri! Gece uyanıp da gözümü açtım mı gördüğüm ilk şey Cars ekibi ! Simbiyotik bir yaşam sürüyor bizim evde anlayacağınız :)

Çocuğum çıldırdı! Tuvaletini yaparken bile kucağında Şimşek ve tırı, sürekli anlatıyor sürekli….Kendini Şimşek zannediyor, koridorlar arası koşarken, dırn dırn sesler çıkarıp duvarlara tosluyor, sonra Mater gibi geri vitese takıp deliler gibi dönmeye başlıyor…Allah’ım ne komik manzaralar, ne komik…

Geçen haftasonu koca tırı ve ekibini yanımızda taşıdık. Belediye otobüsünde, en arka iki koltuk bize ve Cars ekibine aitti :) Başka bir ufaklık gelip almaya yeltendi de, kızılca kıyamet koptu. Bizimki vermem diyor, diğeri isterim diye yırtınıyor..O sırada benim düşüncelerim: Şimdi bu çocukların bilinçaltına ne yönde bir mesaj gidiyor, hangisi örseleniyor :)
Eylemim ise: Bu arabalar senin Denizcim. Yanımızdalar…İstemediğin sürece kimseye vermek zorunda değilsin. Hadi şimdi biz inelim bu durakta…diyerek hem bizimkinin hem de diğerinin ızdırabına bir nokta koyuyorum. Allah’tan karşımdaki anne sevgi dolu, şefkatli bir anne de, o da çocuğunu kucaklıyor,anlayışla gülümsüyoruz birbirimize…

İşte böyle…İçimiz dışımız Şimşek Mcqueen ve arkadaşları oldu. Şaka bir yana, Deniz ile birlikte filmi defalarca ve defalarca izlerken (bu arada Tolga ya da ben evdeysek, mutlaka yanına bizi de oturtup izletiyor), nasıl oldu da böyle bir eğlenceyi daha önce kaçırdık diye hayıflanıyoruz Tolga ile. Müthiş bir şey! Çok başarılı bir çeviri, çok çok çok başarılı bir seslendirme ve çok çok çok çok başarılı, inanılmaz sempatik görseller…Aynı eğlenceyi Ice Age’de de yaşamıştık, Nemo’da da ama bunda aştık kendimizi, biz de hastası olduk Mater ve Şimşek’in! O dişler nedir yarabbim öyle….

Teoride, çocukların bu tarz film karakterlerine sarsılmaz bir tutkuyla bağlanması çok itici gelirdi bana. Halen de geliyor, sevmiyorum bir çocuğun donundan çantasına kadar her yerini Disney karakterlerinin kaplamasını. Açıkçası burada iş daha çok biz ebeveynlere düşüyor, biraz seçici ve sınırlayıcı olmak lazım diye düşünüyorum çocuğu çok üzüp zedelemeden. Ama uygulamadaki bir yanım da diyor ki, şu an bir zirve yaşıyor, öyle bir doyuma ulaşıp tatmin olacak ki, kendiliğinden inişe geçip, bitecek, bırak yaşasın, bırak kendi içinde tatmine ulaşsın. Müdahale etme, kesintiye uğratma, hayal kırıklığı yaşatma, kendiliğinden sonlanmasına müsade et sadece.

Öyle de yapıyorum ve keyifle izliyorum.

Bu arada, bundan sonraki dönem Dinozor dönemiymiş, Pi-nik Kuş ve diğerlerinden takip ediyorum. Vallahi doğru, şu meşhur Dinozor etkinliğine gittiğimizden beri, havada uçan büyük KUŞ’ları anlatıp duruyor

İzmir’de Sonbahar

İlk kez bu sene İzmir’de “Sonbahar” ve onun beraberinde getirdiği güzellikleri içimize çekerek yaşıyoruz.
Tabii bu tamamen kişisel bir yorum olarak da değerlendirilebilir zira şehir dışında yaşayan pek çok insan için ne kadar da doğaldır dağları, bayırları, küçük bahçeleri kaplayan sarı kızıl yeşil renk cümbüşünü görmek ve doğanın bereketini solumak…tam bir görsel şölen…gözlerimi kapıyorum, bir verandada elimde sıcacık çayım, önümde uzayıp giden sonsuz vadiye bakıp, “Tanrım, bu nasıl bir şey böyle? Bu renk geçişleri nasıl bu kadar güzel olabiliyor? Yaprak dokularındaki damarlar nasıl bu kadar kırılgan, nasıl bu kadar ince sesli olabiliyor? Ağaçlar nasıl böyle kendiliğinden bir döngüyle tüm yapraklarını bir bir döküp yenilenebiliyor? Bu nasıl bir düzendir böyle?” şeklinde Doğa’ya ve doğadaki düzene hayranlığımı bir kez daha haykırıyorum, bir kez daha!

Ne kadar küçük, ne kadar karanlık, ne kadar otomat ve ne kadar izole hayatlar yaşıyoruz biz şehir insanları böyle.
Daralıyorum, bunalıyorum, isyan ediyorum, bu döngüyü kırıp çıkmaya çabalıyorum, bazen beceriyorum ama sonra bir bakıyorum ki, tekrardan bu sahte düzenin adamı haline gelmiş durumdayım! Tekrar bir up hareketiyle yükseliyorum ve mümkün olduğunca bu farkındalıkla yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorum kendimi ve en azından çekirdek ailemi…

İzmir’de havaların bahar tadında gitmesinden istifade, tüm haftasonumuzu açık havada, parkların, bahçelerin, yakın çevredeki küçük ormanlık alanların içinde geçirmeye çabalıyoruz. Yaşadığımız sitenin çevre düzenlemesi bile doğadan küçük soluklar almamıza fırsat tanıyor çok şükür. Geçtiğimiz Cumartesi Deniz ile bir sonbahar etkinliği gerçekleştirdik. İkimiz de fotoğraf makinalarımızı astık boynumuza, sandviç ve içeceklerimizi çantamıza atıp, düştük yollara küçük adımlarla. Sararan yapraklarıyla küçük parkımızda bir halı oluşturan çınar ağacımızı ziyaret ettik önce. Yaprakların rengi hakkında konuştuk. Mevsimleri anlattım basitçe küçük prensime. Yapraklar üzerinde koşuşturduk, toplayıp havaya savurduk, ağaçları sallayıp yaprak yağmurunun altına sığındık, bizimle birlikte yaprakların üzerinde kovalamaca oynayan küçük kediyi sevdik, taşlar toplayıp şekillerini bulmaya çalıştık, -hatta eve getirip suluboya bile yaptık bu taşlar üzerine- havuzlu parkta mola verip öğle yemeğimizi yedik, biraz oyuncaklarda oyalandık, sonra deniz kıyısına çıktık, kayıkların pervanelerini ve isimlerini inceledik, karabatak ve martıları besledik, yakalamaç oynadık…çok keyifli bir gündü, o kadar mutlu oldu, o kadar hoşuna gitti ki bu küçük gezi Deniz’in, ertesi gün Tolga’yı da katarak etkinliğimize yine vurduk kendimizi sahile. Bu sefer Tolga olduğu için ben biraz izinliydim, oturdum toprağa, yasladım sırtımı koca bir ağacın gövdesine, çevirdim yüzümü güneşe, epey bir süre bölünmeden kitabımı okudum. Sonra da top peşinde koşmaktan yanakları al al olmuş sarı bir kuş kondu kucağıma da, “gerçek” dünyaya döndüm…Kısa bir yemek faslından sonra güneşte mayışan küçük prensim pusetinde uyuya kaldı. Fırsat bu fırsat, tam 1 saat 20 dakika hiç durmadan deniz kıyısından yürüdük Tolga’yla eski günlerdeki gibi…O puseti sürdü, ben kitap okudum ona çocuk dünyası ve çocuk gelişimiyle ilgili…Yayınevini kapattıklarından beri kitaplardan epey uzaklaştı, üzülüyorum, keşke bir imkanım olsa da, şu yayınevi işini bir toparlayabilsem. Neyse, bakalım, her şeyin bir zamanı var…

Geçtiğimiz haftasonu, zaman tünelinden çalınmış kısa metrajlı bir film gibiydi. Şahaneydi, hepimize çok iyi geldi. Pazartesi Deniz’in ilk işi, anneannesini ve fotoğraf makinesini alıp, yine sonbahar gezisine çıkmak olmuş…
Bu haftasonu için de başka planlarım var, yeter ki kapalı yerlere girmeyelim, yeter ki dağda bayırda parkta, yeşilliklerin arasında olabilelim.

Hızlı hareketlerle çekilmiş fotoğraf karelerinden kesitler

Silinen Bilinçaltı Kayıtları

Haftasonu Tolga’nın evde olmasından ve buz gibi hava muhalefeti nedeniyle eve tıkılmışlığımızdan istifade, kıçımda kurt var ya, duramam, kalkıp şu yazlık/kışlık dolaplarımızı düzenleyim, Deniz’in küçülen kıyafetlerini bir eleyim dedim. Bir o dolap bir bu dolap derken yatak odası kısa sürede çıpıt çarşısına dönüverdi. Onca dağınıklık yetmiyormuş gibi bir de yatak üzerinde, Ella Fitzgerald’ın OldMacdonald’sı eşliğinde zıp zıp zıplayıp dans eden minik adamım da kompozisyona eklenince bir an yatağın üzerindeki her şeyi alıp pencereden fırlatasım geldi..

“Çabuk koş, mutfaktan bana küçük taburelerden birini getir” diye Deniz’i payladım.
Koş komutu alınca durmayan bir çocuğum olduğunu bildiğim için, saniyesinde fırladı, gitti tabureyi getirdi.

“Bu dolabın önüne koyabilirsin Denizcim” dedim. Çocuk bir güzel yerleştirdi tabureyi. Yerden bitme annesi taburenin üzerine çıkıp, dolabın üst raflarına yönelince minik adam küçük Mahsun Kırmızıgül edasıyla soruyu patlattı:

“Gülüm, orada ne yapıyorsun gülüm?”

Ben yine dumur!

“Bu nedir şimdi, sen gülüm kelimesini televizyondan mı duydun Denizcim?” dedim (neresi kötüyse “gülüm” demenin, ama 3 yaşında bir çocuk söyleyince bir tuhaf kaçıyor canım….)

“Ee Tolga sana gülüm diyor ya!”

Meğer o an mutfakta mısır patlatmak, pardon yakmakla meşgul, yetişkin bir Mahsun Kırmızıgül yaşıyormuş bizim evde de, anasının bilinçaltı, bu “hitap” şeklini nedense ignore edivermiş kayıtlarından!

Bir çocuk, size unuttuğunuz, gizli saklı fısıldaşıp, sır sır diye köşe bucak sakındığınız her şeyi ama her şeyi, olmadık yer ve zamanlarda hatırlatabilir…

Bu, canlı kanlı bir uyarıdır yetişkinlere!

Bugün okuduğum en güzel şey

…. ve birlikte gökkuşağının üzerinden geçip aşağıya doğru kıvrılan bir merdivenden inmişler. Sonunda büyük bir kapıya gelmişler.Minik çocuk göklerdeki evinden ayrıldığı için biraz korkuyormuş ama kalbinde cesaret ve yanında bir iyilik meleğiyle kapıdan geçivermiş. O sırada dünyada minik bir bebek doğmuş.

Şuurdışı İletişim

Pek metapsişik bir başlık oldu, farkındayım ama işin özü aynen bu, hatta ve hatta “Anneyle Çocuk Arasındaki Şuurdışı İletişim” daha da uygun bir başlık olurdu yazacaklarıma…

Deniz ile yemek yeme konusunda yaşadığımız zorlukların tavan yaptığı bir dönemi yazmıştım buraya. Zaten bu süreci yaşarken belirli çıkış noktaları yakalamıştım kendi içimde ama hemen akabinde, 25 Eylül Pazar günü Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin’in Yaşar Üniversitesi’nde vermiş olduğu seminere katıldıktan sonra, bu konuyla ilgili yaşadığım tüm endişelerimin sanki sihirli bir değnek değmişçesine uçup gittiğini fark etmek, hem beni, hem Deniz’i artık miladını doldurmuş bir realiteyi geride bırakıp yeni realitelere yelken açmanın mutluluğuyla tanıştırdı.

İnsanların yaptıkları iyi ve faydalı şeylerin mutlaka konuşulması, uygarca tartışılması, toplu platformlarda dile getirilmesi, hele hele toplumun kemikleşmiş anlayışlarını değiştirecek yeni bir faydaysa bu, gerektiğinde isim verilerek, cesurca savunulması gerektiğini düşünüyorum. Ama bunu ille o “isme” tapmak, onun suflörlüğünü yapmak, onu putlaştırmak anlamında söylemiyorum elbette. Bir görüş sunar size, farklı bir anlayış, bir yol, bir yöntem gösterir, tanışır, incelersiniz, değer ve inançlarınıza, aklınıza ve yüreğinize uyar, uygular, sonuç alır ve yola devam edersiniz. Ve elbette bu güzel yolculuğu paylaşmak istersiniz her şeyiyle, ismiyle, felsefesiyle, duruşuyla, yeni nesil anne ve anne adaylarına sunduğu eşsiz vizyonla.
İşte Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin, benim için böyle bir isim.
A.S.Neill ve kendisinin çocuk yetiştirme konusuna olan yaklaşımları hayatımdaki en büyük değişim hareketlerinden biridir, bir kilometre taşıdır diyebilirim. Dolayısıyla her ne kadar kendilerini şahsen tanımasam da bu vesileyle kendilerine teşekkür etmeyi her zaman bir borç bilirim…

Her neyse asıl mesele benim ulaştığım sonuç. O gün, o konferanstan çıktıktan sonra, tamam dedim, bu mesele benim için bitmiştir, yemek mevzuu artık bir problem değildir, 3 yaşını bitirmiş bir çocuk ne zaman ve ne yemek istediğine pekala kendisi karar verebilir, unutma, en değerli şey Çocuğun, hem kendini hem onu rahat bırak.

Öyle de yaptım. Hem de büyük bir gönül rahatlığıyla. Çünkü ister bilinçaltı, ister şuurdışı diyelim, ismi hiç önemli değil, zihnimin geri planında bu mesele sonlanmıştı. Şuurdışım aradığı yanıtı bulmuş, kabullenmiş ve tatmin olmuşluğun verdiği o güveni bilincime, mimiklerime, bedenime birebir yansıtmıştı. İşin asıl inanılmaz tarafı, adeta bir SİHİR gibi, bu rahatlama, bu kabulleniş, bu güven duygusu, aramızdaki görünmeyen bağı görünür kılarcasına ÇOCUĞUMA da sirayet etmiş, onun ilk defa “ben acıktım, yemek yemek istiyorum” cümlesini kurmasına vesile olmuştu!

O gün bu gündür yemek yeme konusuyla ilgili bir problemimiz kalmadı.
Talep ediyor, sunuyorum, istemediği zaman “peki, ne zaman istersen o zaman söyle Denizcim” diyorum ya da sunduğum alternatifi beğenmediğinde “hadi gel, birlikte başka ne yaratabiliriz bir bakalım” diyorum, mesele kendi çözümünü anında üretir hale geliyor…

Şaşırtıcı ama gerçek! Ben bunu yaşıyorum!

Zaten anne ve babanın çocukta “problem” olarak isimlendirdikleri şeyin, mutlaka ve mutlaka kendilerinde var olan bir anlayış eksikliği olduğuna inanıyorum, kendilerinden çocuğa yansıyan etki, “problem” adı altında geri dönüyor…

Dolayısıyla bir çocuk ile annesi arasında görünmeyen alanda müthiş bir iletişim söz konusu! Çocuk resmen sizin aynanız, ne haldeyseniz onu yansıtıyor, “bak diyor, bu sensin, kendini gör, lütfen endişeli olma, rahatla ve mutlu ol! Sen üzüldüğünde ben de üzülüyorum ama seni gülerken gördüğümde dünyanın en komik, en mutlu, en uyumlu çocuğu olabiliyorum, lütfen mutlu ol annecim & babacım!”

Bu, anne ya da babaya bağımlılık değil asla, böyle görmüyorum.
Hayatının ilerleyen dönemlerinde, “Ben” algısı gelişip, “Kimlik”leri birerbirer yerine oturmaya başladığında, anne ya da babasının duygu halleri artık onu etkilemeyecek, “bu onların yaşayıp hissettikleri. Yardım edebilir miyim, belki evet, belki hayır ama ben farklı görüyor ve yaşıyorum şu an” diyebilecek. Bunu diyebilmesi için de 3 yaşında, her şeyiyle bize bağlı, kendini bizimle BİR sanan bu küçük çocukların duygu ve düşünce dünyalarını tatmin edebilmek bizim sorumluluğumzda olan bir iş. Aynamızı çok temiz tutmalıyız ki, pırıl pırıl his ve düşünceler yansısın onlara…

Ne zaman gergin, ne zaman huzursuz, ne zaman kafamda binbir tilkinin cirit attığı bir halde dolaşsam, o geceler mutlaka Deniz uyanıyor, ağlayarak beni çağırıyor, yanına uzanıyor, sarılıyorum, tekrar uykuya dalıyor ama kalktığım an aynı seramoni başa sarıyor.
Bir çocuk annenin tüm duygularını algılıyor ve bilinçdışında bu duyguları birebir yaşıyorrrrr.
Dolayısıyla annelik yedir, içir, oyna, yıka, uyut, temel ihtiyaçlarını gider anlayışının çok çok ötesinde, iki varlığın, iki ruhun, iki şuurun birbirine dolaylı olarak bağlı olduğu, müthiş bir ortak alan, bir plan gibi çalışıyor adeta.

Ne zamandır yazmak istiyordum bu konuda, çok çok iyi oldu bir iki satır not düşebilmek.

3 yaş güzellikleri

Reel olarak, 3 Ekim itibarıyla, artık 3 yaşını doldurdun benim güzel oğlum…

2 ile 3 yaş arasında öyle hızlı, öyle dinamik, öyle iniş çıkışlarla dolu gelişim ve değişim evrelerinden geçtik ki seninle birlikte, şu an, o yaşananlara, dudaklarımın yanına yerleşen minik bir tebessümle bakabiliyorum…

Seni her geçen gün daha da çok seviyoruz Denizcim, geceleri üçümüz birlikte(Şimşek Mcqueen’i de sayarsak dördümüz) yatağımıza yattığımızda daha da bir sıkı sarılasım geliyor sana, hani derler ya, adeta içime sokmak istiyorum, öyle coşkulu, öyle içten taşan bir sevgi seli bu…

Artık evin içinde varlığını tamamen ispat etmiş, 3. bir kimliksin!
Kendi beğenilerin, kendi zevklerin, kendi odan, kendi bardak, tabak, çatal&kaşığın,
olmazsa olmaz oyuncakların, çizgi filmlerin, kitapların, arkadaşların, müzik cd’lerin, diş fırçan, tuvalet adaptörün, tercih ettiğin kıyafetlerin….kısacası kendine ait bir dünyan var.
Kimi zaman çılgın ağlamaların, kimi zaman da gülme krizlerinin eşlik ettiği insan psikolojisinin doğasını yaşıyor ve yaşatıyorsun.

Mutfakta en büyük yardımcımsın:) Tüm çorba ve makarnaları karıştıranım, salondaki sehpaya tabak ve bardakları tek tek taşıyanımsın:) Rondonun bir numaralı kullanıcısı, yumurtaların en sert kırıcısısın:) Unları en ince eleyen, baharatları tek tek koklayıp yerleştiren küçük gurmemsin benim!

Çamaşır ve bulaşık makinasının benden sonraki ikinci komutanı, asılacak çamaşırların nöbetçi askeri, eline geçirdiği çorapları eldiven niyetine kullanıp direksiyona asılan, Şimşek Mcqueen’in gelmiş geçmiş en hızlı şöförüsün:)

Tüm otobüs, kamyon, dolmuş, traktör, kepçe, çimento kamyonu, çekici, ambulans, itfaiye, atv…gibi bilimum motorlu taşıtlardan sorumlu Bakan, her gece bunlardan biriyle yatan minik prensimizsin bizim…

“Arkadaşlarımmmmm, çabuk buraya gelin, burada bir salyangoz varrrr!” diye parktaki tüm çocukları peşine takan, kaydıraklardan kafa üstü kayıp, türlü türlü canavar hikayelerini bir çırpıda anlatan, sonra da “ayyy çok korktummmm” diye kucağıma tırmanan sevimli mi sevimli bir zıpırsın…

Objektiflerle barışık, anında poz çakan, ekrandaki kendi görüntünü “ebru, ne kadar sevimli bir çocuk bu” diye sevebilen matrak mı matrak bir veletsin!

Tolga ve bana kızınca “gebertiyorsunuz beni, sizi şimdi denize atacağım” diye kafa tutabilen, sabah kahvaltısında makarna, akşam yemeğinde kızarmış sokak lokması yemeyi tercih eden, şu aralar güvenlik sistemlerine kafayı takmış, bir duyduğunu bir daha unutmayan, dans etmeyi çok seven, sehpa altına girip uyuyabilen, Pepee ve Keloğlan’ın müdavimi, gece uykularından uyanıp alacaklısı varmış gibi, “Ebruuuuu, Tolgaaaaaaaaa, gelin buraya” diye bağırıp, rüyalarımızın en güzel yerinde bizi zıplatan küçük bir afacansın…

Akşamları minik kuş misali gelişimizi kapıda bekleyen, ama işe gitmeyin siz diye yüreğimizi yakan, ellerimi o küçük ellerinin içine alıp, göz göze, nefes nefese, sarmaş dolaş yattığımız biricik varlığımızsın sen!

“Benim güzel annemmmmm” diye kucağıma tırmanıp, kollarını boynuma her dolayışında, seninle birlikte geçirdiğim ve geçireceğim tüm zamanların genişliğini dimağıma hızlıca çekip, “İyi ki Doğdun, İyi ki Seni Doğurdum Oğlum” diyorum.

Önünde daha uzun ve güzel bir hayat var…

Sana her yeni yaşında birlikte paylaşıp büyüyebileceğimiz daha nice güzel ve komik zamanlar diliyoruz Deniz’cim…

Seni çok ama çok ama çokkkkk seviyoruz.
Annen ve Baban

Ospirik Oğlumuz

Bu aralar akşam yatış ve uykuya geçiş saatlerimiz yine kendi çapında rekorlar kırmaya başladı! Pazartesi gecesi 11′de yatağa girip, ancak ve ancak 01.15′de uyuyabildik! 3 yaşında bir çocuk, gece yarısı 01.15′e kadar nasıl bu kadar zinde ve canlı kalabilir, aklım, dimağım almıyor, almıyor, almıyor!

“Ben de uyumak istiyorum, acı bana Deniz’cim” diyorum, cevap:

- Hadi şarkı söyle..
- Ne söyleyim annecim :(
- Ospirik oğlumuzu söyle :)
- Ospirik oğlumuz kim Deniz’cim?
- Ben, siz bana Ospirik diyordunuz yaa…Hadi söyle! Ospirik oğlumuzu söyle!

Ben dumur!
Bu çocuk, 3-5 aylıkken, kendisini severken kullandığımız “ospirik” lakabını nasıl hatırlar? 37′sini devirmiş anası, kafasına toka diye tutturduğu gözlüğünü evin dört bir yanında deli danalar gibi ararken, 3 yaşındaki “ospirik” oğlu, 3-5 aylıkken anne-babasının kendisine söylediği sözleri böyle net bir şekilde hatırlar ve hatırlatır işte!