Hızla Değişen Gelişim Evreleri – 1

Çocuklu bir hayattan şikayet etmek tarzım değil.
A.S.Neill ve onun Özgürlük Okulu sayesinde, bu geleneksel realiteyi terk edeli uzun zaman oldu. Bilakis acı&tatlı her anını büyük bir farkındalıkla içime çekerek yaşamaya çalıştığım evrelerdeyim artık. Okuduklarımı çocuklu hayatıma katabilmek ve bu çabaların olumlu&olumsuz geri dönüşlerini görebilmek beni her zaman daha da motive ediyor Deniz ile olan ilişkimizin seyrinde.
Bu demek değil ki hiç zorlanmıyorum, hiç isyan etmiyorum, hiç kızmıyorum, hiç yorulmuyorum…Bunları yadsıyan bir Anne’nin samimiyetine inanamam çünkü her ne kadar bizler “Yetişkin” olsak da, nihayetinde hepimiz duyguları olan İnsanlarız. Sabır ve hoşgörümüzün azaldığı, anlayışlarımızın tıkandığı, seslerimizin yükseldiği, yeteerrrrr, durrr diye çığlık atıp o ufak enerji toplarını bir yerlere fırlatıp ağlamak istediğimiz öyle çok zaman oluyor ki…Bu duygularımı yok sayamam, onları sahipleniyorum, sahiplendikçe daha iyi kontrol edebildiğimi fark ediyorum, hemen S.İ.D.O.T. formülünü uygulamaya sokuyorum: “Evet, bu his benim, bir suçlusu yok. Şu an bu davranışa ya da düşünceye sinirlenen ve asabileşen GERÇEKTEN benim inandığım bir düşünce mi yoksa gelenekçi, otomat, seçeneksiz kalmış bir tepki mi?” Elbette ki çoğu zaman otomatlaşmış gelenekçi yapının bir tezahürü olarak ortaya çıkıyor. Ama onu da yadsımıyorum. Not alıyorum. Sesim yükseldiğinde alternatifi kendi içimde arayıp suçluluk duymamaya çalışıyorum. Kimse benim MUTLULUĞUM ya da MUTSUZLUĞUMU tesis edemez. Bunun baş aktörü her zaman KENDİMİZiz. Sevdiklerimiz bize destek olabilir, küçük & büyük tatlar katabilir hayatımıza ama yorgunluğumuzun, kızgınlığımızın, asabiyetimizin, karşılanmamış beklentilerimizin sorumlusu ÇOCUKLARIMIZ olamaz. Bir çocuk bir anne&babanın hayatına ancak ve ancak MUTLULUK katabilir. “Mutsuzluk” ya da “sorun” kattığını iddia ediyorsak, sorun ÇOCUKta değil, maruz kaldığı ortamdadır. O “sorun”lar aslında biz ebeveynlerin sorunlarıdır, çocuklarımızın değil.

Son zamanlarda Deniz ile olan ilişkimizi dengeli bir rotada tutabilmek için açıkçası biz de çok zorlanıyoruz. Yazıya başlarken asıl amacım bu zorlu dönemleri “olduğu gibi” ortaya koymak ve yaklaşımlarımızı tekrar gözden geçirip kendimize açık bir mektup yazabilmekti. Ama sanırım bugünlük buna vaktim yetmeyecek. Zira güzel oğluşumun yanına gitmek üzere yola çıkmam gerekiyor.

Bu bir başlangıç olsun. Devamı haftaya…

Çocuğunuzla Birlikte Büyümek-4

Tatsız bir Perşembe. Bir an önce çıkıp oğlumun yanına gitmek istiyorum.
Bu sabah vapurda bitirdim kitabı. Ama aynen Nihan‘ın dediği gibi, hiç elimden bırakasım yok. Oku oku oku, nereye kadar, önemli olan içselleştirebilmek ve hayatına katabilmek bu bilgileri ama her okuduğum satır yeni bir bakış yeni bir moral yeni bir dinamizm katıyor Deniz ile olan ilişkilerime.
Dün akşam Sports‘da arkadaşların çocukları da vardı, onlar yüzdü, eğlendi, biz onları izledikçe memnun olduk. Onlara karşı olan yönelimim bile değişmiş, oynarken ve konuşurken onlarla dikkat ettim kendime de, sanki onlardan biri gibiydim..
Çocuklar müthiş varlıklar!

Kitabın son paragrafını not alıyorum buraya bilgisayarı kapamadan.

“Bizim amacımız, çocuklarımızın benlik bilinçlerine asla zarar gelmeden büyümelerini sağlamak gibi olanaksız bir şeyi başarmak değil! Böyle bir hayat olamaz ve çocukları gerçek hayatın deneyimlerinden korumak onları sadece zayıflatır. Bunun yerine, çocuklar, gerçeklerle yüzleşerek duygusal anlamda güçlü ve dirayetli bir şekilde büyümeliler. Bizim amacımız, çocuklarımızla aramızda, onların tüm duygularını ifade edebildikleri ve sahip oldukları değere inandıkları, sevgi dolu ve korku içermeyen bir ilişki kurmak. Böylece onlar da, kendilerine anlamlı bir yaşam kurmak ve diğer insanları olumlu bir şekilde etkilemek için ihtiyaç duydukları özgüveni kazanmış olurlar.

Çocuğunuzu olduğu gibi kabul ederek, kendisi için seçtiği yolu onaylayarak, sevginizi ve takdirinizi içten bir şekilde göstererek, sahip olduğu değere inanmasını sağlayın. Bu, hiçbir beklentinin, çocuğunuza olduğu haliyle değer vermenize engel olmaması demektir.”

Naomi Aldort, Çocuğunuzla Birlikte Büyümek – Bir Rehber Kitap-

Cevabını Bulamayan Sorular Sorular….

Delirmiş olmalıyım!
Yine hayatın muhalefet kısmında yaşamaya başladım.
Her şeyi kafaya takıyorum.
Niye insanlar bu kadar çok cep telefonuyla konuşuyorlar?
Neden bu kadar pisler?
Neden çocuklarına karşı bu kadar kabalar?
Neden yaşam amacımız daha çok konfor elde etmek üzerine kurulu?
Mecbur muyuz bu kadar çok araba, bu kadar çok klima kullanmaya?
Neden toplumun bir kısmı pervasızca para harcarken, diğerleri acı ve yokluk içinde mücadele ediyorlar hayatla?
Neden benim ülkemde insanlar bir ikinci işte daha çalışmak zorundalar?
Neden? Neden? Neden?

Sahip olduğum spiritüel bilgiler bile bazen yetersiz kalıyor içimde hissettiğim acıyı anlamaya…

Bugün iş yerine ordino almaya 65 yaşlarında bir amca geldi. Saçları bembeyaz olmuş, elleri kırış kırış ama tertemiz, gözlerinde kara siyah bir yorgunluk, -kimbilir nasıl bir mücadele verdi bu zamana kadar-elinde evrak dosyası, bizden çıkıp başka bir acentaya gidecekti. Mutlaka emekli olmuş olmalı ama halen çalışmak zorunda! Neden? Çünkü yaşamak ve ailesini yaşatmak için Para kazanmak zorunda! İçinde boğulmadan varolma savaşı verdiği Kapitalist sistemin başka bir alternatifi yok ne yazık ki…
İçim acıdı o çıkıp giderken…yine bir sürü isyan duygusu bastı yüreğimi…dün akşam da teyzemi ve çocuklarını bırakıp, gece taksi durağında çalışmaya giden emekli eniştecim geldi aklıma, daha da bir ağırlaştı yüreğim…

Kaldıramıyorum bunları, hemen kaçmak istiyorum bu duygu ve düşüncelerden…
Hep yaptığım gibi, kendimi fiziken tüketmeye vuruyorum…Düşünmemek için, biliyorum…

Yine öyle yaptım. Vapurdan Karşıyaka’da indim, eski mahallemize yürüdüm.
Oradan Bostanlı’ya döndüm, yine yürüdüm yürüdüm. Markete girip ufak bir torba yüklendim. Eve gelip çamaşırları makineye koydum, mutfağa girip iki çeşit yemek yaptım. Tolga geldi, baktı yine arıza modundayım, hiç bulaşmadı. Çamaşırları astığım gibi kendimi dışarı attım. Önce site içerisinde bir güzel koşarım dedim, sonra hızımı alamadım, sahile vurdum. Akşam serinliğinden istifade etmek isteyen insan seli arasında delicesine koştum koştum koştum,
çiğdem çekirdeklerini ve pet su şişelerini pervasızca etrafa savuran insanlara öfke dolu bakışlar fırlattım. Belediyenin yapmış olduğu meşhur spor parklarındaki aletlerde -çok iyi işlev görüyor bu aletler bu arada- 20 dakikaya yakın ondan indim buna bindim, karın kaslarım artık acı bize diyene kadar mekik çektim. 11′de eve geldim, gelirken 15 katı yürüyerek çıkmayı aklımdan geçirdim ama gücüm o kadarına yetmedi :(

Kafam karmakarışık. ITunes’de BossaNova Breakfast dinliyorum. Dışarıda güzel bir rüzgar var, kafamı uzattım mı denizi ve gökyüzünde tüm ihtişamıyla parlayan Hilal’i görebiliyorum…

Delirmiş olmayı diliyorum. O zaman Hayat daha kolay, bu sorular da daha anlamsız gelecek, biliyorum…