Öpücük Teklifi

Elim klavye üzerinde gidip gelirken zorlanıyor ilk kez.
Bu sayfaları unutmuşum resmen…

Dün iş için ofise gelmem gerekti.
Aksilik bu ya, 20 dakikada bitecek işim, 1.5 saate uzadı.
Tolga ve Deniz de Kordon’da tekne incelemelerinde bulunduktan sonra,
“hadi artık” demek için ofisin kapısını çaldılar. Koşup açtım.

Elinde rengarenk minik balonlardan oluşan bir demetin arkasına gizlenmiş şirin mi şirin bir çocuk bana ne dese beğenirsiniz:

“Ebru, bana bir öpücük verirsen eğer, bu balonların hepsini sana verebilirim.”

Sarıldım, öptüm öptüm öptüm…
Sana bir değil binlerce öpücük verebilirim güzel oğlum.
Sen benim küçük prensimsin.

Bilgi Yarışması

Dün akşam Kim 500 Milyar İster yarışmasındaki bir soruyu gidip Tolga’ya sordum:
“1942 yılında çıkarılan bir kararnameyle Türkiye’de aşağıdakilerin hangisinin imalatı yasaklanmıştır?
Seçenekler: Ekmek, Köfte, Pasta ve Bira” dedim.

Cevap Deniz’den geldi: “Köpekbalığı olabilir mi acaba?”

Acayip komik bir çocuk. Ne laflar ne laflar. Hangi birini kaydedip, hangi birini yazacağımı şaşırıyorum. Kaydetmeyince de unutuyorum :(

Canım oğlummmmm, iyi ki varsın, iyi ki bizim aracılığımız ile dünyaya doğmayı seçmişsin, biz seni çok ama çok ama çokkkkk seviyoruz!

Annen & Baban

Yazdan Kalma Kareler

Fotoğrafları Tolga’nın telefonunda bulunca hemen arakladım.
Şu yağmurlu ve kasvetli günde habire bakıyor, özlem gidermeye çalışıyorum…

İzmir’de Kar!

Kesinlikle tarihe not düşmek lazım!

Gözlerime inanamadım…Hava ne kadar da puslu bugün diyorum kendi kendime…Saat 7.30 civarları.
Kargo bokunu yemeden uyanıp, saat 7 gibi tekrar uykuya teslim olan minik kuşumun yanında gözlerimi açtığımda ilk fark ettiklerimdi bunlar. Sonra perdeyi aralayıp o sisin uçuşan kar taneleri olduğunu görünce resmen fırladım yataktan!

Eh, bilmem kaç yılda bir böyle bir doğa olayına tanık olunca yaşadığımız şehirde, görgüsüzlük oluyor ister istemez, yapacak bir şey yok, hoşgörülecek çok şey var!

Ne sevinç ne sevinç! Deniz’e “kalk annecim, kar yağıyor diyorum”, sarsıyorum çocuğu o heyecanla, “yok ben uyucam” diyor. Cins cins….Daha geçenlerde yağmur yağarken ne zaman kardan adam yapacağız diyen başka biriydi sanki…

Elimde fotoğraf makinesi, bir o cama, bir bu cama koşuyorum evin içinde, lakin o kadar minik ve o kadar hızla savrulup dağılıyorlar ki havada, objektifin yakaladıklarını ekranda görmeniz mümkün değil!

Yok böyle olmaz dedim, attım kendimi aşağıya atkı, bere, eldiven ne varsa sarınıp. Zira hava -2 dereceydi. Sanırım bir rekordur İzmir’de…

Çok kısa bir sürede, o kristal berraklığındaki kar taneleri kocaman dolu taneleri boyutuna ulaşıp, ağaçların, arabaların, çimlerin, çatıların….ona zemin sunan ne varsa her yerin üzerini bembeyaz bir örtüyle kaplayarak, tertemiz bir gün armağan ettiler bize. Bir kez daha şaştık aslında doğanın kendi içinde nasıl da büyük sürprizler saklayabildiğine..o anlatılamaz yaşanır güzelliğe… Yaratıcı’nın ustalığına, hiçbir insan zihni ve elinin ulaşamayacağı görsel şölene…

Vapuru es geçip, bir otobüs yolculuğu armağan ettim kendime daha çok kar ve daha çok mutlu insan manzaraları görebilmek adına.

Zira en küçüğünden en büyüğüne kadar herkes ÇOCUK oldu dün İzmir’de…O eğlence, o coşku, o heyecan, o ışık…hakikaten günümüze farklı bir güzellik kattın sevgili KAR.
Herkesin yüzünde kocaman gülümsemeler, kime baksanız gülümsüyor, kime baksanız karın mutluluğunu yaşıyor ve o enerjiyi aktarıyor birbirine…

Bu bile yetti, bu bile…

Tek üzüldüğüm çocuğumla bu coşkuyu birlikte yaşayamamak oldu…onunla kardan adam yapıp, kar topu oynamanın hayallerini kuruyorduk oysa nicedir.
Belki izin verirler iş yerinden, “hadi gidin evinize, yaşayın bugünü gönlünüzce sevdiklerinizle”derler diye bekledim ama nafile. Eski patronumuz olsa sevgili Bay Miloviç’imiz, babamız, kesinlikle derdi, biliyoruz…gidin ve bugünü doyasıya yaşayın derdi..
Bunların akılları, fikirleri iş iş iş!

Annem çıkardı Deniz’i elbette dışarı…Zaten bizim parklar çoluk çocuk doluymuş…Pek bir coşup eğlenmişler ama bir adet eldiveni bile olmadığı için çocuğumun, elleri çok üşümüş. Akşam anlatıyordu bana, “Ebru dışarısı çok soğuktu bugün. Ellerim dondu, bak…” diye. Hakikaten karın soğuğundan sanırım, yanmış elleri, kırmızı kırmızıydı…”Ne güzel işte dedim, sana hiç unutmayacağın bir hatıra Denizcim.”

Bunlar da cep telefonumdan kar manzaraları…

Zor Günler

Yine karmaşık ve zorlu günlerin içinden geçiyorum.
İş yerindeki yoğunluk beni çok yordu, yormaya devam ediyor.
Fazla çalışmak değil problem, kaos içinde çalışmaya çalışmak!
Saçma sapan ego savaşları da işin cabası üstelik!
Kendi içinde tutarlılığı olan bir iş akışı oluşturmak ve “diğerlerini” de bu sürece dahil etmeye çabalamak beni zorluyor, enerjim ve verimliliğim gün içinde darmadağın oluyor. Bağırıp çağırmaya, çevreye ateş püskürmeye başlıyorum :(

Gördüğüm tablo elbette ki yine kendimle ilgili. “Dışarıda” görecek çokkkk şey var, zaten hepimiz görüyoruz bunları ama artık öğrendim ki, diğer %97′nin suçlu olduğuna inansam da, %3′ümü değiştirmekten halen BEN sorumluyum!

Her zorluk insanı geliştirir, kendiyle yüzleştirir, ihata kabiliyetini ve yapabilme gücünü artırır. Kişi bu süreçte duygularını tanımayı, duygularını kontrol edebilmeyi, zamanla bu zorlukları yönetmeyi öğrenir, öğrenmelidir zira karşılaştıkları bu sebepten önündedir o an! Bazen kişisel algılamalı ve kendine gelen mektubu iyi okumalı ama bazen de olayların dışına çıkıp bir üst realiteden seyredebilmelidir olmakta olanları…O zaman hem manzara hem anlam değişir çünkü. Ama bazen de SİSTEM işe yaramazdır, artık orada öğrenecek, yönetecek bir şey kalmamıştır, dolayısıyla riskleri iyi hesaplayıp, cesur adımlarla SİSTEMİN bütünlüğünü kendi içinde organize etmeyi başardığı daha şuurlu yapılara yelken açmakta fayda vardır!

Biz Türkler süreçleri yaşamaya pek meraklıyızdır, SONUÇ’u görmek gibi bir vizyonumuz yoktur, öyle yetiştiriliriz çünkü, üstelik KÜLTÜR de bunu dayatır bize. Bu sebeptendir empati yeteneği gelişmiş bir millet olmamız. Pek övünürüz duygudaşlığımızla. Olayların içinde hemhal olur, debelenir, onu bunu suçlar, habire şikayet ederiz. Halbuki empati anlayışımızı yani duygudaşlığımızı bir seviye yükseltip içine “anlayış” birliğini koysak, gerçekten o İnsanı, o Olayı anlamaya çalışsak, olası SONUÇları görmemiz de kolaylaşır. Böylece hem daha hızlı yol alır, hem gereksiz vesveselere kapılmayız, doğrudan HEDEF’e kilitlenebiliriz… Üstelik birazcık öteye bakıp SONUÇ’ları görmeye çabalamak, karşılaşmayı hiçbir zaman düşleyemeyeceğimiz manzaralar da çıkarabilir karşımıza…

Şimdi ben işte, bu süreçlerin içinden çıkıp, SONUÇ’ları görmeyi tecrübeliyorum bu aralar…
Gün içinde yaşadığım o karmaşayı iş yerinde bırakıp, özel hayatıma ait içsel dengemi stabil tutabilmenin ciddi egzersizlerini yapıyorum. Verdiğim her TEPKİ’de kendimi yakalıyorum: gördüm, işte bu! diyorum, çok canım yanıyor, ama her yakalayış, her küçük farkındalık bir sonraki tepkide daha hızlı hatırlatıyor kendini bana. Bu süreç gelişecek, biliyorum, inanıyorum ve kendime Sevgiyle yol veriyorum.

“Emeklerinizi rüzgara savurmayınız” der kıymetli S.P.
Bu aralar “enerjinizi rüzgara savurmayınız” şeklinde okuyorum bu değerli bilgiyi. Karmaşa insanın fiziksel enerjisini de çekip alıyor çünkü. Daha çabuk yoruluyor, daha çok uyumak istiyorum. Beslenme kalitem de bozulunca, döngü, kendini artan halsizlik, iştahsızlık, baş dönmesi ve nihayetinde mantalda büyük bir verimsizlik olarak tekrarlamaya başlıyor. Kafam çalışmıyor resmen. O zaman hatırlıyorum ki ZİHİN ve BEDEN bir BÜTÜN. Bedenime iyi bakmalıyım ki zihnime gerekli olan enerjiyi sağlayabilsin, zihnime, düşüncelerime, duygularıma kısaca mantal dünyama da çok iyi bakmalıyım ki evrenden güzel enerjileri çekebileyim…

Bu yaşadığım sıkıcı ve zorlu süreç beni farkındalığın daha yoğun olduğu başka bir realiteye taşıyacak, biliyorum, inanıyorum, bu seviyeye geldiğimde de zaten otomatik olarak tezahürler de değişecek hayatımda…

Daha sakin, daha dingin, daha nötr kalarak, iç sesime ve sezgilerime daha çok kulak vererek, yüreğimdeki inancı kaybetmeden YOL’a devam etmeliyim.

Kendime mektup yazmayı özlemişim, hele de çala kalem, kağıt sayfalarından oluşan bir deftere.
Mekan, Starbucks, saat, 13.20…

Bunaldım! İzne Çıkmak İstiyorum!

AB uyum yasaları çerçevesinde, 1 Ocak 2012 ile birlikte yürürlüğe giren yeni gümrük düzenlemeleri sebebiyle nefes almadan çalışıyoruz. Tam bir kaos! Tipik Türk işi! Alt yapı olmadan, herhangi bir grace period vermeden, sadece göstermelik, yaptık mı yaptık demek için girilen koca bir yalan!

Çişimi yapmaya bile gidemiyorum yaaaa…
Bankacılara benzedik, her an her yerde cep telefonuyla iş bitirmeye uğraşıyoruz.
Gece çocuğumu uyuturken bile iş arkadaşlarımın ismini sayıklıyorum.
7/24 iş iş iş!

Çok yoruldum, çok sıkıldım, ambale olmuş vaziyetteyim.
Sözcükler, düşünceler, hareketler birbirine karışmış durumda..
Zihnim o kadar yorgun ki, kitap bile okuyamıyorum.
Aptal aptal konuşuyorum, boş boş bakıyorum, yanlış yerlere gidiyorum, sonra birden kendimi fark ediyorum ne yapıyorsun burada diye.

İşten eve giderken de bir adet ağrı kesici ve bir adet vitamin desteği ile yol alıyorum.

İzne çıkmak ve 1 ay iş yerine gelmek istemiyorum!

Sakin bir Pazar Sabahı

Ev ahalisi uyurken kalktım hemen.
Bol sütlü lattemi yaptım, pencereyi açıp derince soludum yağmurlu havanın kokusunu.
Deniz çekti beni ama yok, ayaklarımda yine müthiş bir ağrı, yürüyemeyeceğim…
Sadece şu sessizliği yaşamak istiyorum. Bir de üst komşunun pazar sabahki temizlik ritüeli olmasa çok memnun olacağım( bu insanların temizlik ile nasıl bir dertleri olduğunu çözemedim gitti)

Evdeki bu sessizlik ve yalnızlığa çok ihtiyaç duyuyorum bazen.
Sadece kitabım ve ben, sadece bir film ve ben, sadece uzun bir banyo ve ben, sadece müzik ve ben, sadece oturmak ve ben, öylece kalmak, hiçbir şey düşünmeden, planlamadan, sorgulamadan…

Bugün Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ndeki Şirinler’in tiyatro oyununa gitmek istiyoruz ailecek.
Deniz’in ilk tiyatro deneyimi olacak. Merak ediyorum yüzündeki mimikleri:)

2012 Dileklerim

2012′de en büyük dileğim daha çok DUR egzersizi yapabilmek.
Alışkanlık haline gelmiş ve farkında olmadığım tüm davranış kalıplarımla yüzleşmek. Farkına varmak. Sevgiyle, dostça, ufak notlar alarak. Karşımdaki her kim olursa olsun, benim bir AYNAM olduğunu unutmadan, kızmadan, azarlamadan, hem kendimi hem karşımdakini KABULLENEREK…Sonra da asıl iş, bu yansımalar üzerinde bire bir çalışmak. Evet, çok canım acıyacak, biliyorum, ama sonra hepsi şifalanacak, bunu da biliyorum…

Ağzımdan çıkacak her bir fazla cümleyi DUR komutu ile sonlandırmak.
Az konuşmak. İçimde birbirini bloke etmeye çalışan BEN’leri sadeleştirip BÜTÜNLÜĞE yol almak. Olayların kurbanı değil, izleyicisi ve yeri geldiğinde yöneteni olmak. Duygu ve düşünce dünyama çarpan her bir rüzgarla esip gürlemeden, Nötr kalabilmek. Yorumsuz, beklentisiz, tepkisiz…sadece OLAN’ı izleyerek…Ardından elde edilen bilgi ve tecrübeyi sentezlemek, derin şuura iletmek ki, bir daha benzer bir senaryo ile karşılaştığımda huzurla ardımda bırakabilmek…Yol almak, yol almak, yol almak…Kendi varlığımda, kendi varlıksal planımda, toplumsal tekamül planımızda küçücük de olsa bir adım atabilmek…

Geçip giden zor bir sene ile birlikte, artık içimde yerli yerine oturup, cesurca kararlar alabildiğim bir süreç yaşıyorum. Acaba’ları geride bıraktım, hiçbir soru yok zihnimde geçmişe ve geleceğe dair. Kendi seçtiğim ve istediğim şeyleri yaşıyorum, beni etkileyen ya da sürükleyen herhangi bir şey yok, Ben varım sadece. Ona güveniyorum çünkü O biliyor.

Şu ara ihtiyacım olan tek şey, mantal planda var olan ancak fiziğe tezahür ettirmekte zorlandığım bir SENTEZ ve ÜRETİM sürecini, iyi bir plan ve programla hayat şartlarıma adapte edebilmek.

Ve ve elbette bana enerji, heyecan, umut, aşk, sevgi veren işlerle daha fazla haşır neşir olmak. İçimde oradan oraya koşan hayat enerjime yaratıcı ve zarif bir yön verebilmek…

Dans mı? Evet, olabilir! Hatta Deniz’in söylemiyle “süper bir fikir”!

Haftasonu….

Böyle…pencere önünde, gri-siyah gökyüzünde, geçip giden bulutların yolculukları hakkında hikayeler yazarak geçti.

- Bak Denizcim, şu sağ köşedeki en siyah olana, çok hızlı hareket ediyor, çok da kalabalık. Sanırım en çok onun yolcusu var. Sence nereye gidiyor olabilir?
- Bulut değil o. Otobanda yangın çıkmış. Otoban yardım arabaları gelip, hepsini çekmişler. Hani küçük tünele girmeden garajları var ya, hepppsini oraya toplamışlar. İtfaiye de gelmiş. Yangın bulutları çokkkk yükseklere çıkmışlar. Sen görmedin mi?
- Ahh, hayır tatlım, görmedim. Çok uzaklarda çıkmış olmalı bu yangın.
- Bak, karşıdaki köprüde, görünüyor.
- Denizcim, gözlerin çok güçlü olmalı. Ben gözlüklerimle göremiyorum annecim.
- Evet, benim kartal gibi gözlerim var. Otobandaki küçük arabaları görebiliyorum (gerçekten de görüyor).Bak şu sarı olana, otoban çekicisi o!
- Hıh, evet şimdi ben de gördüm!

Cumartesi günü de hava çok bulutluydu. Ha yağdı, ha yağacak ama dışarı çıkmamıza hiçbir şey engel olamaz.
Bu bulutlarla birlikte güzel bir yağmurun geleceğini, parkları, bahçeleri, arabaları, motorları…temizleyeceğini, çiçek ve ağaçların yıkanacağını, uzundur görmediğimiz salyangozların tekrar ortaya çıkacağını öyle bir anlattım ki Deniz’e, bir türlü giydiremediğim yağmur çizmelerini en nihayetinde ayağına geçirip, kapı önünde hazırdı.

- Hem yaprakların fotoğraflarını da çekeriz Ebru. Sonra sularda koşarız, ben sana kar topu atarım. Kardan adam yapacağız değil mi biz?

İzmir gibi bir memlekette yaşadığını ve ömrü hayatında belki 1, belki de 2 kez kar görebileceğini nasıl anlatabilirim ki 3 yaşındaki çocuğa.

- Aaaa hayatım, kardan adam yapmaya Nihan ve Can’ın yanına gideceğiz Ankara’ya. Oynamak için bizi bekliyorlar.
- Ama ben uçakta pencere kenarına oturacağım, kanatlara bakacağım. Hem biz Can ile yüzeriz, değil mi?
- Ah tatlım, şimdi yaşadığımız mevsim kış. Kışın yağmur ve kar yağar, deniz soğuk olur,üşürüz. Yazın güneş gökyüzünde çok kalır, deniz ısınır, o zaman yüzebilirsiniz Can ile.
- Foça’da yüzeriz, değil mi?
- Hem Foça’da hem de Bodrum’da yüzebilirsiniz….

Diyaloglar, diyaloglar… hiç beklemediğimiz bir hızla aniden değişen, ta ortasından başlayıp direkt sonuna bağlanan hikayeler, yetişkin mantığına aykırı canavarlı, hırsızlı, yangınlı, yaramaz çocuklu, ambulanslı, ışıklı, asansörlü….hayaller, şimdi bu soruya nasıl cevap verilir diye kara kara düşündüren garip sorular…cevap vermekte zorlanıyorum çoğu zaman, kendi lineer mantığımı devreye sokup, hayalgücünü bozacağım diye çok korkuyorum, katılıyorum hemen hayaline, birlikte zenginleştirip apuk supuk hikayeler üretiyor, sonra da kahkahalarla gülüyoruz…

Cumartesi günü bisikletimizi de alıp çıktık sahile. Önümüzde güzel bir rüzgar, arkamızda geliyorum geliyorum diye bizi kovalayan yağmur bulutları, denize batıp çıkan karabataklar, bisikletimizin yanında koşan köpeklerle birlikte bir saat kadar dolaştık. Bu seferki konumuz jeneratörlerdi zira sitenin girişinde park etmiş kocaman bir jeneratör arabası vardı. Hakikaten ben de ilk kez böyle bir şey görüyorum. Deniz nasıl kaçırsın? Hemen indik bisikletten, sağı, solu, önü, arkası, egzozu, düğmeleri, kapısı…her yeri incelendi.

- Ebru, görüyor musun? Bu nedir böyle kocaman?
- Bu bir elektrik üretme makinası Denizcim.
- Elektriği nasıl üretiyor?
- …..(bende cevap yok, hakikaten yok)
- Bak, şu kapıyı açıyorsun, oradaki kırmızı düğmeye basıyorsun, oradan elektrik çıkıyor. Hortumla bahçeye gidiyor.Bunu mutlaka Tolga’ya anlatmamız lazım.
- Bakkkk, parkta da bir tane iş makinası var. Haydi, hemen oraya gidelim.

Çocuğumun, gelecek hayalleri iş makinası operatörlüğü ya da çöpçülük üzerine kurulu. Nerede bir iş makinası görsek, biz oradayız. Hemen izin alıp içine biniyoruz. O koca kaba aletlerin acayip büyük vitesleri ve kepçeleri var. Deniz hepsini biliyor. Belediye çöpçüleriyle de kanki olduk. Bizi görür görmez el sallıyor koca adamlar, “sarı sen yine burada mısın?” diye seviyorlar Deniz’i…Bizimki mest tabii, mest.
- Ebru, beni çok seviyorlar, değil mi diye soruyor bir de bana :)

Böyle yağmurlu günleri özlemişim İzmir’de…Eve dönünce yapılan sıcak bir çay, taze lor kurabiyesi, salonda açılan küçük köşe lambası, sehpaya serilen kitap, boyama ve hamurlar, ayağımın altındaki küçük arabalar, hiç açılmayan bir televizyon ve ilk kez yağmurda koşup ıslanmanın verdiği keyifle tanışan mutlu, küçük bir oğlan çocuğu, dizimin dibinde, kollarımın arasında, göğsüme yaslanmış…

Daha ne isteyebilirim ki?

Küçük bir “an” ve düşündürdükleri…


Dün akşam rutin bir kontrol için doktorumuz Hasan Amca’mızı ziyarete gittik.
Deniz gitmeden çok önce motive olmuştu “hem orada kaydırağa binerim. Hem akvaryumda balıklara bakarım, hem de mutfakta yemek yaparım…” diye.
Hasan amcamızın iki katlı büyük bir salonu var. Doğal olarak çocukların ve ebeveynlerin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş bir yer. Çocuklar burada muayene öncesi ve sonrası oyunlar oynayıp, güzelliklerle ayrılıyorlar…Dün akşamki ziyaretimizden hoş bir hatıra. Benim çocuğuma sımsıkı sarılıp onu öpücüklere boğduğum binlerce andan birisi daha…

Kapıdan girdiğimiz gibi koşa koşa dev akvaryumun karşısına geçti. Sandalye üzerine çıktı ve heyecanla bana seslendi:
“Ebru, bak, Nemo buraya gelmiş! Üstelik yanında babası da var! Onlara dokunabilir miyim?”

Durup kaldığım, bir çocuğun neşesine, heyecanına, sevecenliğine, şefkatine, berraklığına, “gerçeklik” algısına sığınıp, onunla birlikte o küçük, renkli dünyada sonsuzcasına kalmak istediğim binlerce dakikadan biri daha.

Neden büyümek bu kadar zor? “Büyümek” ne demek? “Gerçeklik” ne demek? Büyümek, olgunlaşmak ille de acı tecrübelerden geçerek elde edilen bir birikim mi? “Acı”larla birlikte süptil bedenlerimize kaydolan ve en ufak bir çağrışımla tekrar çıkıp gelen o sevimsiz duygular, o tatsız izler, derin şuurumda, öz varlığımda kaliteli bir idrake dönüşmedikçe, insan dediğimiz varlığın gelişiminde ne kadar etkilidir acaba? İnsan, “acı” dışında başka bir metotla eğitilemez mi? Bir güle dokunduğumda ya da bir günbatımı izlediğimde ya da çok sevdiğim bir şeyi yaptığımda almış olduğum güzel izlenimlerle gelişmiyor muyum ben? Tek mesele gelişmek mi bu dünya hayatında? Sorular sorular sorular….bildik cevapları artık beni tatmin etmeyen, hızlı bir değişime şiddetle ihtiyaç duyan spiritüel konular….