Küçük Şeyler

Küçük Şeyler’i seviyorum bu aralar…

Var Oluş’un kuytu köşelerine saklanmış ince detayların farkındalığı mutlu ediyor beni.

Bazı sözcüklerin cazibesine kapılıyorum sıklıkla…okurken ve telaffuz ederken özellikle…küçük küçük notlar alıyorum ve düşünüyorum üzerinde dakikalarca…seviyorum bu an’ları….

Örneğin “masumiyet”, “harmony”, “zarif”, ”yansıma”, “ebediyet”, “flow”, “sleepless”, “blossom”…

Beni dış dünyanın karmaşasından alıp cennetin bahçelerine taşıyorlar adeta. Yitip gidiyorum kelimeler arasında…

Personal Legend

Günlerdir süregelen yağmur ince ince devam ederken, çayımı demledim, pencere önüne tünedim…yine fazlasıyla düşüncelerdeyim bu aralar…silkinmeli ve realiteye dönmeliyim en acilinden…

The Alchemist okumaya doyamıyorum. Seneler önce Türkçesini okuduğumda da bu kadar etkilenmiş miydim hatırlamıyorum ama her zaman söylerim, İngilizce’de, Türkçenin ifade edemediği bir anlam bütünlüğü var, cümleler daha bir etkili, daha bir bütün gelir her zaman bana. Daha çarpıcı, daha vurgulu ve şaşılası derecede basit! Bu basitlik ve sadelik bile tek başına yeterlidir benim için…

The old man said “Everyone, when they are young, knows what their Personal Legend is.

At that point in their lives, everything is clear and everything is possible. They are not afraid to DREAM, and to yearn for eveything they would like to see happen to them in their lives. But, as time PASSES, a mystreious force begins to convince them that it will be impossible for them to realize their Personal Legend.”

It’s a force that appears to be negative, but actually shows you how to realize your Personal Legend. It prepares your spirit and your will, because there is one great truth on this planet: whover you are, or whatever it is that you do, when you really want something, it’s because that desire originated in the soul of the universe. It’s your mission on earth.

The Soul of the World is nourished by people’s happiness. To realize one’s destiny is a person’s only real obligation. All things are one.

And when you want something, all the universe conspires in helping you to achieve it.

Tüm bu satırları okurken, kendim için düşlediklerimin geçip gitmesine seyirci kalmak çok acıttı beni…Gözlerimden yaşlar süzülürken, bir yanım, şu an sahip olduklarıma tebessüm ederken, içimdeki güçlü ses hala ve hala haykırıyor niçin beni dinlemedin, niçin düşlerinden vazgeçtin, bambaşka bir yerde, bambaşka bir olasılıklar diyarında var olabilirdin diye?

Sanırım bu ağır sorunun yanıtını bu hayatımda veremeyeceğim. Sadece almam gerekeni alıp, Yol’uma devam edeceğim. Şimdilik yapabileceğim bu sadece.

 

 

 

Rainy Days…

Last week, was a rainy week in Izmir and it’s still raining…

I missed to see sun & sunshine especially in the morning when I opened my eyes for a new day…

Actually, I’m a summer lover…sun and sea and a little tree shadow with my books…I wish I could stop time forever…

Nevertheless, with this coming new year,  I’m trying to change my wiev and trying to see the beautiful possibilities in winter…

What I can find are

I can see rainbow

I can smell nature

I can follow a little snail walking in the rain:)

I can taste rainwater…mmmmm

I can run & I can dance & I can play with my son when it’s raining…

And finally I can make a cup of tea…sitting near a window…watching our perfect Universe and our perfect Lives…

Thank you God for the everything (from my little son )

Nowadays I’m….

Nowadays I’m very full of energy which is coming from my innersky:)

I was inspired by Secdus writing my some posts in English, so I will try…and let’s see how it will be….

Nowadays, I’m reading some posts, reading some books, reading some magazines but especially in English! I want to read and read and read…everything whatever I can find!

Am I a crazy? Yes, sometimes I’m…I like books so much…I can not live without books, without papers and without pencils…

Now, reading “The Alchemist” by Paulo Coelho whics is shining my early mornings before the Sun.

Have a good week everyone…

Yeni Yıl Düşlerim

2013 için ciddi anlamda düşlerim ve hedeflerim var. Bu düşler ve hedefler öncekilerden farklı zira şımarık çocuk gibi “istiyorum da isityorum” ile olmadığını, farklı dinamiklerin işin içinde olduğunu öğrendiğim bir yıl oldu uğurlamakta olduğumuz 2012…

 Aslında hepsi bir süreç…Zaman’ı sadece rakamlarla ölçmeye alışmış lineer zihinleri esnetmek zor ama aslında olan biten, her geçen yıl ile birlikte biraz daha büyüyüp, Hayat’a ve Kendimiz’e dair farkındalığımızı bir parça daha genişletmekte olduğumuz.. 

 2012’de öğrendiğim en büyük bilgi, DIŞARI’da hiçbir şey ya da hiçbir SUÇLU’nun olmadığı, HER ŞEYİN BENİM FARKINDALIĞIMIN BİR YANSIMASI olduğuydu! Epey bir silkelendim, epey bir acıdım yüzleştiklerimle ama çok şükür içselleştirdim bir parça ve özgürleştim beklentilerimden, yargılarımdan, suçlamalarımdan ve şükrettim Evren’e böyle bir dil ile benimle konuştuğu için.

Doğa’nın işleyiş düzenine bir kez daha hayran kaldım, bir yaprağın kıvrımlarında yitip gittim, bir Salyangoz ile ahbap oldum…ve biz insanlık Doğa’ya uyum sağladığımız sürece, büyük bir bereket, bolluk ve Rahmet’in her an yağdığını idrat ettim ve bir kez daha şükrettim hayata!

Oğlumu daha çok sevdim, anladım ki onunla geçirdiğim saniyenin binde birinin binde biri bile, aramızdaki bağı her geçen gün daha da güçlendiriyor. Geceleri uyandığında yanıma gelip, “seni çok özledim Ebru” diyerek bedenime sarılan minik elleri, hayatın bana en kıymetli armağanı!

 Beslenme şekil ve içeriğimize daha çok dikkat ettiğim zamanlarım oldu çoğunlukta. Aslında yemek yemeğe ne kadar da az ihtiyacımız var! Koştum bol bol, koştum sabahın ilk ışıklarını izleyerek ve bedenime daha iyi baktım, onun sesine daha çok kulak verdim.

 Ve evimde daha  çok mum yakıp, daha çok IŞIK düşledim. Her bir köşesini sevgiyle işledim. Anladım ki, nereye gidersem gideyim, aradığım tüm huzur aslında benim İÇİMDE.

2013 için düşlerime gelince, bu düşleri gerçekleştirmek için gereken kararlılık, irade, disiplin ve DÜŞ GÜCÜ tavan yapmış durumda. Küçük küçük hedeflerimi not ediyor, öncelik ve yapabilme gücüme göre eyleme geçiyorum ufak ufak.

Küçük bir hayatım var benim. Küçük umutlarım, küçük düşlerim. Şimdilik. Böylesini seviyorum.

 1.Kuvvetli bir detoks programlıyorum öncelikle. Hem fiziken hem ruhsal manada iyi bir arınma. Bol su ve bol taze yeşilliğin ağırlıkta olduğu bir beslenme. O kaba saba yiyeceklerle bedenimize öyle kötü enerjiler alıyoruz ki…  Spor spor spor…onsuz olmuyor! Düşüncelerimde sadelik…Olan’a evet, Olmayan’a Hoşçakal diyebilme olgunluğu.

 2.Bir dilek defteri istiyorum, daha ziyade bir günlük…Duygu,düşünce ve isteklerimi not edip, karşılaştığım olayları yazabileceğim ve böylece her şeyi kendimin yarattığını bana bire bir gösterecek bir ayna!

 3.Zihnimi daha iyi organize etmek en ciddi hedefim! Saçma sapan bir sürü şey peşinde koşup enerji harcamak ve elde var sıfır olmak yerine, seçici davranıp basit, sade, doğal ve “az” şey istiyorum hayatıma, hayatımıza. Biliyorum ki zihnimi iyi organize edebildiğim takdirde, ZAMAN’ımı da daha iyi organize edebileceğim. Peşinden fıldır fıldır koşmadan, AN’ın içinde OLMAK ile ilgilenebileceğim…Epey bir zaman ve efor alsa da bunu biraz biraz öğrendim sanıyorum:)

 4.SADELEŞMEK en büyük hedefim…nasıl anlatsam bilemiyorum. O kadar az şeye ihtiyacımız var ki aslında…Eskiden bana mutluluk veren, beni oyalayan ve belki de bir sürü şeyden kaçışımı sağlayan alışveriş olayı…nasıl zor nasıl gereksiz geliyor şimdi. BİLEREK ALMADIĞIM bir farkındalığı yaşıyorum. Giysi dolabımı, kitaplığımı, evimi, çocuğumun oyuncaklarını, ayakkabı kutularımızı….önce kabadan başlayıp sonra giderek süptilleşen bir Sadeleşme hareketinin tam da merkezindeyim. Daha AZ ve daha AZ sloganım!

 5.Yeni yemek denemeleriyle birlikte mutfakta daha çok zaman geçirmek istiyorum. Kendimize özel bir damak tadı keşfetmek kadar keyifli bir şey yok. Bol kitap, bol doğal gıda, bol baharat…harmanla, ilgi, sevgi ve merak kat, güzel bir kadeh şarap, minik elleriyle yardımcı küçük bir aşçı, erken gelirse bu ortama katılan baba, tınısı tüm evi kaplayan güzel bir müzik ve sıcak, huzur dolu bir akşam…daha ne isteyebiliriz ki????

 6.Oğlumun odasına, her akşam ne okusak diye tüm kitapları yer sermeden karşımızda görebileceğimiz küçük, basit bir kitaplık istiyorum. Bir Montessori kitaplığı. Onun düzenleyebileceği, yazılı aktivitelerini ve resimlerini muhafaza edebilecek, fonksiyonel bir kitaplık.

 7.Kocaman bir DÜNYA ATLASI istiyorum ama puzzle şeklinde. Tamamlayıp, halı olarak kullanmayı düşlüyorum :) Her akşam yatmadan önce Deniz ile bazen bir ülke bazen bir şehir tanımayı ve imajinatif olarak oraları gezdiğimizi düşlemek istiyorum.

 8.Doğa’da daha çok vakit geçirmek, toprağa, taşa, ağaca, yaprağa, çiçeğe, böceğe, geceden kalan çiğ’e, diri havaya daha çok dokunmak ve içime çekmek istiyorum. Çocuğumun tüm doğayı birebir yaşayıp deneyimleyerek öğrenmesini istiyorum! Yeni rotalar bulup, haftasonları keşfe çıkmak ve hatta küçük kamp denemeleri yapıp, Dedetepe Çiftliği’nin bu seneki yaz tatiline hazırlık yapmayı hedefliyorum.

9.Deniz’i eğilimli olduğu birkaç spor alanında test edip, kendisinin de severek ve ilgiyle devam edebileceği bir spor programına yönlendirmek istiyorum, istiyoruz. Tekne işlerini ve denizi çok seviyor. Yelken için yaşı henüz küçük olsa da, yeğenimin desteğiyle bu sene tanışabileceğini düşünüyoruz.

 10. Dernek işlerine daha çok, daha disiplinli, daha özverili ve daha nitelikli zaman ayırmayı da çok istiyorum. Kitap basma işini tekrardan canlandırmak hepimizin DÜŞ’Ü…Bunun için başka dinamikler gerekse de, onların da yolunu bulacağını biliyorum.

 Son olarak kendime ait küçük, özel, mütevazi bir alan istiyorum. Tamamen kendime ait bir gün olabilir, 2-3 saat olabilir, doğada geçirilecek bir haftasonu olabilir, içinde kıymetli dost muhabbetlerinin olduğu bir pencere kenarı da olabilir ama tamamen bana ait. Yalnızca bana. Özel.

 Ve,

 “Yaşam stili bir BİLİNÇTİR. Varlığını çalıştır. Yaşamın daha zengin bölgelerine girmek için göstereceğin her çaba, sendeki yokluk bilincini yıkmana yardım edecektir. Kendini bolluğa alıştır, vizyonunu yükselt ve imkansızı düşle, tüm zenginliklerin gerçek kaynağı ve onları korumanın ön koşulu olan bir ‘refah bilinci’ yarat” diyen Dreamer’ın sesini yanıma alarak, hepimiz için İYİ BİR YIL diliyorum.

Rebecca Zeller ve Ailesi

Bu muhteşem kadın, ailesi ve fotoğraflarıyla tanışmadıysanız, hiç vakit kaybetmeden web sitesini ziyaret edin…edin ki gününüz bu fotoğraflardaki dinamizm, renk, sevgi ve IŞIK ile aydınlansın!

www.rebeccazellerphotography.com

Ahh bir Türkiye’ye gelse, ne yapar, ne eder, mutlaka ailecek bir günümüzü fotoğraflamasını çok ama çok isterim…”herkes her işi yapamaz” çok önemli bir ilkedir benim için, bu kadın bu işi hem çok iyi hem çok severek hem de bambaşka bir vizyon ile yapıyor. Hakikaten çok iyi bir vizörü var. Sayesinde İskandinavların hastası oldum! Zerafet desen onlarda, doğallık desen onlarda, sıcakkanlılık, uyum, bütünlük, güzellik, alçakgönüllülük, iyi fizik…hayata dair bir sürü pozitif unsur hepsi birarada! Boşuna değil huzur ve refahın en çok bu ülkelerde görülmesi…Kadının müthiş tatlı iki çocuğu var, şimdi üçüncüye hamile! Hayranım ayrıca doğurganlıklarına da…ben 35 yaşında ancak bir tane doğurabildim, bunlar 40′ından sonra üçüncüye de yelken açıyorlar, hem de büyük bir istek ve sevgi ile…Elbette içinde yaşadıkları kültür ve sosyal imkanlar bizimkilerle karşılaştırılamaz! Benim ülkemde kadınlar ve çocuklar halen bu kadar eziliyorken, fazla bir şey söyleyemiyorum, içim acıyor zira:(

Her günümü bu siteyi açıp çocuk ve aile fotoğraflarına bakmadan geçiremez oldum. Hatta bu kadın sayesinde ayak fetişisti bile oldum diyebilirim:) Bir insan bu kadar güzel mi çocuk ayağı fotoğraflayabilir…ya da bir ayak fotoğrafıyla SEVGİ’yi bu kadar mı güzel aktarabilir?

O çocukların saçları, kıyafetleri, çamurlu ayakkabıları, yüzlerindeki mimikler, bakışlarındaki ifadeler, tebessümler, saçlarındaki tokalar, kucaklarındaki kitaplar, çoraplarındaki kirler, aktivitelerindeki minik parmaklar, kuzenler, kardeşler, arkadaşlar, çiftlerin birbirlerine bakışlarındaki ilgi ve sevgi, parmaklardaki zerafet…hep birlikte olmaktan duyulan mutluluk ve yansımaları…Güzel insanlar bu İskandinavlar; hayatı güzel yaşayıp, güzel yansıtıyorlar!

Ben de Rebecca Zeller’in bu muhteşem fotoğraflarını enerji transformasyonu yapmada kullanır oldum. Resmen bu fotoğraflardan enerji çalıyorum! O çocuklara ve ailelere baktıkça kendimi daha iyi hissediyor, daha umut dolu oluyorum ”geleceğe” dair. Kendi sığ ve kısıtlı vizörümden kurtulup, çocukların yüzlerindeki ifadelere, mimiklere daha kolay adapte oluyor ve her geçen gün onları daha çok seviyorum…

Çocuklar çok güzel varlıklar! Çok kıymetliler! Onlara da kendimize de çok iyi bakalım!

Ve koşulsuzca SEVELİM!

Sunak

Aylardır günlerdir yoğunluğu birbirini aşan bir sürü olay yaşıyorsun, sonra gelip hiç ilgisiz bir konuda bloga yazı yazıyorsun. Burası da böyle bir platform işte. Birikim birikim birikim, nihayetinde iki küçük satır sonuç:)

Evde kendime küçük bir sunak oluşturmaya karar verdim. Kendime ait, kendi içselliğimle bulaşabileceğim, taş, mum, çiçek,  kristal, su, koku…ne varsa kullanabileceğim, tüm Evren ve İnsanlığı “Işık” içinde düşleyebileceğim küçük bir mekan. Şiddetle ihtiyacım var. Kendi özelimi yitiriyorum gitgide. Her gün bu sunakta yaşam için şükranlarımı sunup, tüm yaşamı kucaklayan dualar edebileceğim birkaç dakika geçireceğim. Biliyorum, çok iyi gelecek…

Tüm insanlık olarak zor zamanlar yaşıyoruz. Dünyamız da zor zamanlar yaşıyor. Bu zamanlarda ayakta kalabilmenin sırrı, Sandra Ingerman’ın nefis ifadesinde olduğu gibi “Sevgi dolu bir alanı muhafaza etme gücü”nü yitirmemekte.

Bu muhteşem kadının sitesinde her ay yayınladığı “Dönüşüm Mektupları”nı okumanız dileğiyle…

Happy 4th Birthday Benim Güzel Oğlum

 

Benim anasına çeken protest oğlum! Bir tanem! Sarı civcivim! Le petit Prensim! Ospiriğim! Her şeyim! Dünya Zaman’ıyla 4 yaşını bitirip, 5′in yolunu tuttuğun ilk günün bugün! Bizimle olduğun, her günümüze yeni güzellikler, yeni komiklikler katıp, bizi, gerçek, karşılıksız “Sevgi” ile tanıştırdığın için sana minnettarız! Seninle bir “Bütün” olmayı deneyimlerken, ”Bütün” içinde “bireysel” rol modelleri olmaya çalışıyoruz aynı zamanda. Aslında bizim yaptığımız bir şey yok. Sen her gelen yeni günde, içinde var olan eşsiz kaynaktan muazzam sahneler sunarak, biraz daha biraz daha büyütüyorsun bizi…

Yeni yaşın yeni güzellikler getirsin sana! Kendi öz’ünle bağlantını yitirmeden, Düş’lerinin peşinden yürüdüğün, hatta yeni Düş’ler besleyebildiğin bir yıl olsun! Her zaman yanındayız, her zaman Seni Çok Seviyoruz…Biliyorum, yıllar geçse de, aramıza fiziki mesafeler girse de, geceleri kulağına fısıldadığım sevgi sözcüklerimiz daima seninle olacak…

Seni çok seviyoruz bir tanem

Annen & Baban

Tanrılar Okulu

Bir kitap. Bir Düş Okulu. Bir Kendini Hatırlama aracı. Bir Tebliğ. Bir Yardım. Bir Ayna. Bir “Ben Kimim?” rehberi. Dikey Zamanda sınırları alt üst eden devrimsel bir Hareket. Bir Şuur değişimi. An’da büyük bir idrak. Bundan Önce ve Bundan Sonra durumu. Okumalı, okutmalı. İhtiyacımız olanı çekip almalı ve yaşamalı.

Kişisel gelişim yolculuğumda bunca zamandır yaşadıklarımdan biriktirdiğim en büyük sonuç: Her şey başka bir şey’e vesiledir. Her başlangıç aynı zamanda bir Son’dur. Her realite kendinden sonraki realitenin hazırlayıcısıdır. Ve Yol sonsuzdur, bitmez, çünkü Biz de Sonsuzuz, Evren Sonsuz, Alemler Sonsuz…Zaman, rakamlar arasına sıkıştırdığımız bir süreç değil, Zaman bir enerji, bir Oluş durumu, akıl ile kavramakta zorlandığımız ama içten içe bildiğimiz, hissettiğimiz bir Varoluş durumu…

Kelimeler hakikaten yetersiz. Maurice Nicoll ile örtüşen o kadar çok şey var ki…çünkü her şey aslında BİR. Her şey aslında aynı amaca hizmet ediyor: İnsan’ın Tekamülü. Bireysel Tekamül. Her şey bizde başlıyor, Biz’de bitiyor. Dışımızda ne bir etki, ne de bir olay var. Gerek toplumsal, gerek bireysel düzlemde, her şeyin yaratıcısı bizleriz. İyiliği de kötülüğü de Biz yaratıyoruz, kimse birbirine bir şey yapmıyor aslında. Dünya bu durumda olduğu için bizler böyle değiliz, tam aksine Dreamer’ın da söylediği gibi “The World is Such because You are Such!”

Son günlerim, kitabı yazıp çizmekle, geri dönüp bazı bölümleri tekrar tekrar okumakla, aldığım notları sentezlemekle, kendi iç dünyamda yakaladıklarımı hazmetmekle, bazen hüzünle bazen de yüzümde büyük bir gülümsemenin keyfiyle geçiyor.

Öyle devrimci bir vizyon var ki, ölüm & doğum, eğitim, bireysel tekamül, hayat, zaman, ekonomi, tarihsel olaylar…dünyaya ait temel değer ve inançları ciddi derecede sarsıyor. Yine de kendi iç dünyamda beni bir yerden alıp başka bir yere taşıdığını ve daha da taşıyacağını biliyorum. Bu da bir araç, tıpkı Metapsişik, tıpkı NLP, tıpkı Optimum Denge, tıpkı 4.Yol ekolü gibi. Aslında hepsinin de yaptığı bir ve aynı şey. Bana, gerçek Ben’i hatırlatıyorlar.

“Bilgi, sen var olduğun andan beri sana aittir ve daima senin içindedir. Tıpkı mutluluk, refah, irade, Oluşun Birliği ya da ister Tanrı olsun isterse para, aradığın her şey gibi bilgi de sana dışarıdan gelmez. Kimse sana onu veremez, o sadece ‘anımsanabilir’”

Anımsamama yardımcı olan iyi & kötü Her Şey…ve bu yolda birlikte yürüdüğüm tüm Yol arkadaşlarım! İyi ki varsınız, Hepinize teşekkür ediyorum.

Eğitim ve Başarı üzerine devam

Sanırım konu üzerine düşünmeye devam etmem gerekiyor zira ardı ardına bazı manzaralara denk getiriliyor ya da sürekli konuyla ilgili bir şeylere rastlıyorum…demek ki daha irdelenecek çok şey var…Bakalım neler çıkacak?

1. Açıkçası bazen 4 yaşındaki çocuğumun mutlu çocukluğunu izlerken, bazen de ”allah allah, geç mi kalıyoruz?” endişesi içine sürüklenmiş bulabiliyorum kendimi. Toplu ipnozun etkisi elbet. Çevremdeki pek çok arkadaşım anaokulundaki çocuklarının sular seller gibi İngilizce konuştuğunu, sayıları 1′den 50′ye kadar jet gibi saydıklarını, önlerine konan puzzelları gözü kapalı yaptıklarını anlatırken, kaydırağın tepesinden ters kayan, yürümeyen sürekli koşan, sümüklüböcekleri ameliyat eden, bir tekne ya da bir araba motorunun nasıl çalıştığını bizden iyi bilen çocuğum gözümün önüne gelince afallıyorum elbet. Sonra “pardon ama geç kaldığın tam olarak nedir?” sorusu dikiliyor karşıma. Gülümsüyorum hemen, gevşiyorum…Hiçbir zaman bu yarışın içinde olmayacağız. Çocuğum çocukluk dönemini doyasıya yaşayacak ve sağlıklı bir doyuma ulaştıktan sonra bir başka dönem başlayacak, biliyorum diyorum. Bu bilgiye güveniyorum çünkü gerçekten işliyor. Çocuğuma güveniyorum çünkü o da bunu biliyor, benim ona duyduğum güven, içinde zaten var olan bilginin kesintisizce yaşanmasına yardımcı oluyor.

2. Tam da bunları derken geçen hafta bir öğle tatilinde iş yerinden bir arkadaşım elinde koca bir ders kitabıyla çıkageldi. “Hayırdır??” dedim. “Kızın yaz tatilinde çözdüğü testlerin kontrolünü yapıyorum” dedi. Test kitabı dediği ansiklopedi gibi bir şey. “Yaz tatilinde çocuk test mi çözdü? Çok var mıydı bunlardan” dedim. “Bunun gibi 4 tane daha bitirdik. Şimdi kontrollerini yapıyorum. Öğretmenimiz aşırı mükemmelliyetçi biri. Eksiler atıyor, üzerine notlar düşüyor. Hoşuma gitmiyor.” dedi!  Hiçbir şey diyemeden kalakaldım! Sadece içimden “sen de mi ?” haykırışı yükselirken, birden kışın Deniz’in anaokulundan haftada iki kere eve getirdiği, birer sayfalık boyama aktivitelerini onunla birlikte yapmaya çalıştığım sahneler gözümün önüne geldi. Oha oldum kendime! Üstelik bu arkadaşım da çocuk gelişimi üzerine derin sohbetler yaptığımız, ufku son derece açık bir arkadaşımdı. “Nasıl yani, Deniz okula başlayınca ben de mi böyle olacağım?” sorusunun gerçekliğiyle acayip irkildim, sinirledim bozuldu…Bu nasıl kuvvetli bir ipnozdur, bu nasıl bir çelişkidir, gerçekten “doğru ve dengeli” olan nedir? Okula başlayan bir çocuğa ödev verilmeli mi? İçeriği ve amacı ne olmalı? Ebeveynler bu sürecin neresinde, ne kadar yer almalılar….bir sürü bir sürü soru geldi beraberinde….zira yine bu arkadaşımdan duyduğum kadarıyla çocukların “yapabilme” kabiliyetinin üzerinde öyle “proje ödevleri” veriliyormuş ki (kıl oldum bu proje ödevi lafına), çoğunu ebeveynler yapmak zorunda kalıyormuş! Herkes birbirini ve kendini kandırıyor ama olanlar çocuklara oluyor! Tam bir körler sağırlar birbirini ağırlar durumu yani…

3.Üzüntüyle bu sorular içinde boğuşurken, çat kapı Özgür Bolat’ın Hürriyet’teki yazısı çıktı karşıma da, derin bir nefes aldım ve “yürü git çocuğum, en faydalı proje ödevi çocuklukta, sokakta, parkta, insanlarla, doğayla…birebir yaşadıklarındır” diyebildim.

Yazının tümünü buraya almak isterdim ancak ne zamanım ne de o kadar yerim var. Stanford Üniversite’sinde bundan 80 yıl önce başlayan ve 80 yıllık veri analizinin sonuçlarını anlatan bir araştırmayı konu almış. Bu araştırma sosyal bilimler alanında tarihte yapılan en geniş çaplı araştırmaymış: “Okula erken başlayan çocuklar, daha erken mi ölür?” Başlık ürkütücü ama içerik çok iyi, çok rahatlatıcı, çok faydalı. Tüm ebeveynler okumalı!

Bir de “Too Much, Too Soon?: Early Learning and the Erosion of Childhood” kitabından not aldığı bazı hususları aktarmış. İşte benim de tam olarak ifade etmek istediklerimden kısa özetler:

Eğitime hazır olmayan çocuklar zaten zorlanacak. Peki hazır olanlar? Onları ne tür riskler bekliyor?

Stanford Araştırması’na göre, 80 yıl boyunca takip edilen kişiler karşılaştırıldığında, 5 yaşında bilişsel olarak hazır oldukları için okula başlayan çocuklar, 6 yaşında başlayanlara göre ortalamada daha kısa yaşamışlar. Hayatları daha problemli geçmiş. Özgüvenleri daha az gelişmiş. Bu çocuklar “çok hızlı ve çok erken” hayata itilen çocuklar olarak tanımlanmış.

Peki neden daha erken ölmüşler? Bunun bir sebebi yeteri kadar “yapılandırılmamış oyun” oynamamaları (çok sevdim bu ifadeyi, “yapılandırılmamış oyun”!) Yani amaçsız sadece zevk için oyun oynamamaları. Bu yaşta önemli olan fiziksel, sosyal ve duygusal gelişim. Bunu sağlayan en iyi yöntem de “yapılandırılmamış oyun”. Oyuna amaç yüklendiği zaman, o oyun olmaktan çıkıyor. Bu da onların sosyal ve duygusal olarak gelişimlerini engelliyor. Bu da stresli bir hayat sürmelerine sebebiyet veriyor. Daha kötüsü, kendini yapılandırılmış eğitim oyunlarında bulan çocuk, temel oyun ihtiyacı karşılanmadığı için hayal kırıklığı yaşıyor.

Stresli hayat sürmelerinin bir nedeni de o yaşta oluşan ilişki kurma modelleri. Sosyal becerileri kazanmadan okula başlayan çocuklar kendinden büyük olan çocuklar ile sağlıklı ve güvene dayalı ilişki kurmakta zorlanıyor. Öğrenme küçük yaşlarda oldukça fiziksel bir etkinlik. Çocuk çevresini fiziksel olarak kontrol altına almak, dokunmak ve deneyimlemek istiyor. Fiziksel olarak kendinden büyük olan çocukların yanında, erken okula başlayan çocuklar fiziksel zayıflıklarından dolayı kabul görmek için çırpınıyor. Stresli bir arkadaş kültüründe kendini buluyor. Kendine olan güveni kırılgan hale geliyor. Sürekli kendini ispat haline girebiliyor. İlişkilere yüklediği anlam da olumsuz şekilleniyor ve bu bakış açısını yetişkin hayatındaki diğer ilişkilerine de taşıyor.

Okula erken başlayan çocuklar, diğer çocuklarla ilişki kurabilmek için imaj yönetimine ve kabul görmeye önem vermeyi öğreniyor. Ki bu da “öğrenme aşkını” kaybetmeye sebebiyet verebiliyor. Okul öncesi eğitim ilkokul eğitiminden farklı. Bambaşka bir pedagoji, bambaşka bir ölçme ve değerlendirme ve öğretmen ile çocuk arasında bambaşka bir ilişki var. Örneğin, anaokulunda çocukların tüm çalışmaları kabul görür ve öğretmenin amacı çocukta ilgi uyandırmak ve bu ilgiyi ayakta tutmaktır. Çocuklar birbiriyle karşılaştırılmaz ve çocukların kendileri ile ilgili algıları pozitiftir. Çocukların ulaşamayacağı beklentilere girmeleri istenmez. Ama ilkokul sürecinde bu ilişki değişir. Çocuklar sevse de sevmese de belirli görevleri yerine getirmek zorundadır.

“Öğrenme aşkı” oluşmadan bir çocuğu bu yapıya sokarsanız, çocuk öğrenmeden ve okuldan çok erken soğuyabilir. Daha da risklisi, çocuğun içinde ömür boyu devam edecek bir kızgınlık yaratmış oluruz. (tam da biz Türklerin yaptığı gibi!) Bu durumda çocuk öğrenmeden uzaklaşıp, var olma ve pozitif algılanma savaşına girer. Bu da çok önemli bir stres kaynağıdır.

Küçük yaşta çocuklar kendi standartlarını oluşturmakta zorlanacağı için, öğretmene ve aileye daha çok ihtiyaç duyar. Ne iyi ne kötü, sağlıklı karar veremez. Eğer öğretmen kalabalıktan dolayı her öğrenci için gerekli geribildirimi zamanında sağlayamazsa, çocukta ya öğrenilmiş çaresizlik oluşur ya da mükemmelliyetçilik. İkisi de sağlıksızdır. Anaokulunda bireysel ilgi gören çocuk, ilkokulda bu ilgiyi göremez.

Peki bu düzeltilemez mi? Aile ve öğretmenin tutumuna bağlı. Erken yaşta okuma ve yazmanın avantajını gösteren hiçbir araştırma yok. Bu durumda okula yeni başlayan çocuklara müfredat ve okul hedeflerini empoze etmekten ziyade, onların sosyal ve duygusal gelişimlerini sağlayabilirsek, bu sorunu çözebiliriz…

Kendimi alamadım, çoğunu yazdım sanırım ama buna değerdi!