Sürprizlerle dolusun Hayat!

17.Haziran.2014, Salı

Eşik meşik hak getire! Her şey yerle bir!

Süprizlerle dolusun ey Hayat!

Sen kendi küçük içeriğinle uğraşa dur, o sana daha büyük senaryolar getirsin!

Planı, programı, didik didik ettiğin her şeyi, tahayyül bile edemeyeceğin bir şekilde, alt üst etsin! Sen de bu döngüden çıkamadığın sürece, o küçük yarığın içinde debelen dur!

Çok büyük şeyler söylemek istiyor. Zira karınca misali küçük insanoğlu, anladığını sanan, anlamaya çalışan biz, bir bok anlamıyoruz! Nasıl bir odunluktur, inceltemedim gitti.

İki gündür dengelemeye çalışıp, makul bir yerlere oturtmaya çalıştığım Şok’tan sonra, -çok şükür ki bu sefer fazla savrulmadan- bugün daha iyiyim.

Her şeyi kontrol edebileceğimiz zannıyla ne çok ayrıntı yaratıyoruz hayatlarımızda. Sonra da şikayet, isyan, gereksiz bir mücadele hatta kavga hali.

Hayatın temel dinamiklerine karşı koyamazsın, sakin ol, gelen izlenimi al, Karbon 12 ile dönüştür, yani farkında ol, mekanik olma.

Yapılması gerekeni yap, bitsin. Varlık seviyene göre hareket et.
Bunu yapabilirsin.

Anladım

12.Haziran.2014 Perşembe

Bu sabah okudum ve anladım.

Ben de bir sistemim. Sistemler belli eşik aralıklarında çalışıyor ya, benim eşik aralığım epey bir zorlanmış. Bu karmaşık yapı içinden basit bir düzenleyici sistem ile çıkamıyorum ama yapı değişmeden içeriği dengelemem lazım.

“Eşik aşıldığında sistem ideal işleyişinden uzaklaşır.”
“Etki alanınız içindeyse eşik noktalarına gelen sistemi dengelemek sizin görevinizdir. Bunun için eşiğe gelindiğinin sinyallerini doğru anlamanız ve eşikleri soğutmak için ne yapacağınızı iyi bilmeniz gerekir.”
” ‘Rahatsızlık’ sistemin ideal işleyişinden uzaklaştığını ve eşiklere yaklaştığını gösterirken, ‘hastalık’ eşiklerin aşıldığını ve yapının değiştiğini gösterir. Eşik aşıldıktan sonra geri döndürmek çok daha zor, bazen de imkansızdır.”
“Eşik noktalarını aşmak çok miktarda enerji gerektirir. Ve bu enerji yapıyı da dönüştürebilir.”

Çok mu soyut?

Ben anladım.

İlk iş “soğutma” için gerekli hususları çıkarmak. Hadi başlayalım.

Depresyon

08.Haziran.2014. Pazar

Büyük +nın depresif kısmında yoğunlukla günlerimin geçtiği şu günlerde, ilk kez salınım hareketimin giderek küçüldüğünü fark ediyorum…son 1 sene öncesine kadar daha kolay çıkardım yukarı, daha büyük sıçrayışlar yapar ve yine de vazgeçmezdim inanmaktan, denemekten, her ne olursa olsun hayata tutunmaktan…vazgeçişler başladı, ümitler azaldı, seçenek üretememek de cabası. Sanki zihnimde ve yüreğimde koca bir taş var. Bir yumru. Bir kaya parçası adeta. Kıpırdamıyor. Her şey mat. Bloke olmuş durumdayım. Bu seferki farklı, zira kendimi bu döngüden çıkaracak ne enerjim ne vizyonum ne de yaşamda Olan her bir şeye karşı ilgim var. Kurudum ve köklerimi canlandıracak hiçbir kaynak bulamıyorum ne içimde, ne de dışımda. Zaten dışarıdaki hiçbir şey tatmin etmiyor. Her şey bir oyun. Hele bazı oyunlar hiç tat vermiyor, can sıkmaktan başka. Ama ya iç dünyam?

Cidden depresyon olarak nitelenen bir durum bu yaşadıklarım. Tam buradayım.

İnsan bazen ara vermeli. Tüm rutinine sıkı bir DUR çekmeli. Annelik kimliğine de, iş kimliğine de, eş kimliğine de “durun bakalım biraz, başka bir BEN var” diyebilmeli. Kendini es geçmemeli asla. Yoksa dengeler fena şaşıyor. Sonra toplanmak için bir sürü çaba, bir sürü yeni mücadele. Yok, içindeki “attention please” uyarılarına kulakları iyice açmalı. Ben çok bastırdım, sonra patlayınca etraftaki erozyonları toparlamak için iş yine başa düşüyor.Hadi bakalım sil baştan!

Sürmenaj olacak derecede çok çalışıyoruz. Bu ülke nasıl yönetiliyorsa, bizler de iş yerlerimizde o şekilde yönetiliyoruz, baskı, tehdit, aşırı iş yükü, saçma sapan kimlik savaşları. O kadar yoruluyoruz ki, artık en basit şeyleri bile hatırlayamaz hale geldim. Zihnim uykuda bile çalışıyor, dolayısıyla hiç dinlenmeden kalkıyor ve tekrar aynı rutine start alıyorum. İş yerinin kapısından girdiğim anda, İnsan’dan başka bir şeye bürünüyorum resmen. Vicdani dengeler yerle bir çoğu zaman.

Yoruldum artık. Bir 10 senem daha var, nasıl gidecek bilemiyorum. Başka şeyler yapmak istiyorum hayatta. Keyifli, sevdiğim, küçük şeyler.

Çalışarak hayattan satın aldıklarımı düşünüyorum son zamanlarda. Daha azıyla da yaşayamaz mıyız? Daha sade, daha basit, daha küçük ama daha mutlu?

Şimdi elime gerçek bir kağıt ve kurşun kalem aldım. Para ile satın aldıklarımı not ediyorum. Karşılarına bendeki değerlerini yazıyorum. Hissettiğim duyguları, renk ve şekillerini de. En son sütunda yapmak İSTEDİKLERİM var. Çıkan resmin bütünü canımı acıtacak, biliyorum ama zaten bu kadar dibe vurmaktan daha acı bir şey olamaz. O yüzden Uyanmak için razıyım.

Geçenlerde büyük, boş bir mantar tablo aldım, ismini HAYAL TABLOSU koydum hevesle “ooo nelerle dolduracağım bu tabloyu” diye. Sonra karşısına geçtiğimde kalakaldım zira küçük kibritçi kız hikayesinde olduğu gibi hiçbir hayalimin kalmadığını fark ettim! Başkalarının hayallerini gerçekleştirirken, kendiminkileri unutmuştum! Kimbilir, benim hayallerimi de başkaları gerçekleştirmişti belki…o yüzdendi belki de bazı hayat karelerine takılıp kalmam, hep gitmek istemem…

Evde yalnızım. Unuttuğum bir duygu. Müzik, düşüncelerim ve mis kokan bir saksı fesleğenim.

Bu Ülke

Öyle ağır…öyle zor…öyle acı ki bu ülkede yaşamak…

205 kişi…

Kader mi? Hayır, buna inanmıyor ve buna sığınmak istemiyorum!

Cevap da istemiyorum!

Sadece İnsanca, İnsan’a yaraşır şekilde, çocuklarımız ve ailelerimiz ile mutlu & huzurlu ve AYDINLIK bir ülkede, herkesin birbirine sarılarak yaşayabileceği bir ülkede, İNSAN’ın her türlü İnsan olmak HAK’ının korunduğu bir ülkede yaşamak istiyorum!

Bir sabah, bir sabah da olsa gözlerimi açtığımda AYDINLIK görmek istiyorum.
Güzel haberlerle gülümsemek istiyorum! YARIN acaba ne olacak endişesi ile uyanmak istemiyorum!

Hayır, benim gözümde değil kusur! Bakışımda da değil!

Ayakların baş, Baş’ların ayak olduğu bu ülkede çok YANLIŞ var.

Bitecek, ama ne zaman? Dayanacak gücümün, gücümüzün kalmadığını hissediyorum.
İçim acıyor, yutkunamıyorum, bir lokma su geçmiyor boğazımdan…

Lütfen Tanrım, lütfen bize yardım et…

Kendi içimizdeki kaynaklardan güç alıp, kendi aydınlığımızı yaratabilmemiz, inancımızı kaybetmememiz için bize yardım et…

Ne olursun…

Çocuklar çocuklar ve yine Çocuklar

03.07.2014

Özel okullara, özel üniversitelere milyarlar sayıp, pırıl pırıl dersliklerde, Oxford kalitesinde defter ve kitaplarla eğitim verdiğimizi sandığımız çocuklarımız, gerçek dünya deneyimi hakkında ne öğreniyorlar acaba?

Henry David Thoreau, “Doğal Yaşam ve Başkaldırı”da tam da beni 12′den vuran pek çok gerçeği çarpıcı biçimde ifade ediyor…

“Gençler yaşam deneyine hemen ve şimdi girişmezse yaşamayı nasıl daha iyi öğrenebilirler? Bana göre deneyim, zihinlerini matematikten daha iyi çalıştıracaktır.Mesela bir gencin, sanat ve bilim hakkında bir şeyler öğrenmesini istesem, yaygın olan yolu izleyip yaşama sanatı dışında her şeyin öğretildiği bir öğretim kurumuna göndermezdim; evreni bir teleskop veya mikroskopla inceleyecek fakat kendi gözüyle asla göremeyecek; kimya çalışacak ama ekmeğinin nasıl yapıldığını bilemeyecek; mekanik çalışacak ama nasıl para kazanıldığını öğrenmeyecek; Neptün’ün yeni uydularını keşfedecek fakat gözlerinin içindeki toz zerreciğinin ya da kendisinin serseri bir uydu olduğunun farkına bile varmayacak…Hangisi bir ayın sonunda daha büyük gelişme göstermiş olurdu; çakısını kendi çıkarıp eriterek ayrıştırdığı madenden yapan ve bunun için gereken bilgileri okumuş olan mı, yoksa enstitüde metalürji derslerine devam edip bu arada babasından Rodgers marka bir çakı hediye almış olan mı? Hangisinin parmaklarını kesmesi daha mümkün?”

Eğitim felsefesi ve içeriğinin bu kadar ayaklar altına alındığı, değersizleştirildiği, amacın tamamen maddi kazanca dönüştürüldüğü ve ne üzücü ki ebeveynlerin de sorgusuz sualsiz her türlü şartlanmayı kabullendiği böyle bir zaman diliminde, ÇOCUĞUM nerede, ÇOCUĞUM ne durumda? Çocuğum akıp giden doğa düzeninin ne kadar farkında? Doğa’nın, Varoluş’un, Yaratılış’ın bir parçası olduğunun, her şeyin büyük bir yardımlaşma ve dayanışma içinde sevgi ve şefkatle birbirine dönüştüğünün ne kadar farkında? Yağmur suyunun tadını soruyor mu? Düştüğünde dizinde oluşan yaranın acısını biliyor mu? Eline kıymık batıyor mu? Kurabiye hamuru yoğurup, parmaklarını yalıyor mu? Koşuyor mu, zıplıyor mu, kan ter içinde kalıyor mu, saklambaç oynarken sobelenme heyecanını yaşıyor mu? Kedileri kucaklıyor mu? Çiçek kokluyor mu?

Soracak soru çok ama gördüğüm cevaplar gerçekten içimi acıtıyor!

Bu çocuklardan çaldığımız o kadar çok şey var ki…

Geçip giden çocukluk bir daha yaşanmıyor, biliyoruz, üstelik sağlıksız geçen bir çocukluk döneminin yetişkinlikte yarattığı arazlar da cabası..

Öyleyse nedir derdimiz? Nedir bu yarış? Nedir bu hırs? Kim, kiminle, neyin derdinde?

Gerçekten anlayamıyorum, gerçekten…

Yaklaşık iki hafta önce evimizin etrafından inşa edilen modern bir kolej binasıyla karşılaşma gafletinde bulundum. Yedi katlı “apartman binasının” bahçesi bile yoktu!
Bu çocuklar teneffüste nereye çıkıyorlar? Nerede oksijen alıp, nerede koşturuyorlar diye sorgularken öğrendim ki yemekhaneleri yeraltındaymış!

Ve bu okul, ebeveynlerin çocuklarını vermek için sıraya girdiği bir okuldu!
Ne acı, ne acı…

Haftasonlarımızı Deniz ile mümkün olduğunca dışarıda, deniz kenarında, balıkçı teknelerinin arasında, ahtapot, mercan, midye…tanıyıp, balıkçılarla sohbet ederek, pelikan ve kedileri balıklarla besleyerek, geniş yeşil alanlarda top oynayarak, deniz kenarında bisiklet ve kaykaya binip, günbatımını izleyerek geçirmeye çalışıyoruz…o kadar keyif alıyoruz ki, bir kitap ya da dvd almak için girdiğimiz avm’lerdeki kitapçı dükkanlarından bile koşar ayak çıkıyoruz…

İki hafta önce Homeros Vadisi’nde kendi çapımızda bir tırmanma deneyimi yaşadık…Deniz’in performansına, içinden taşıp gelen azme ve isteğe şapka çıkardık! Çamura battıkça, ıslandıkça, kayıp düştükçe, gözlerinden ve yanaklarından taşan ışığa şükrettik…bir kez daha anladık ki bu çocukların yeri dört duvarla çevrili modern apartman dairelerimiz değil, Doğa’nın kendisi! Dağ, tepe, deniz, vadi…

Hayatın her aşamasının bizleri zorladığı bu dönemde öncelikle çocuklarımızın ve elbette bizlerin, geldiğimiz yere, Tabiat’a, Doğa’ya, Öz’ümüze dönmeye daha çok ihtiyacımız var…lütfen biraz geriye çekilelim, lütfen, çocukluklarını zamanında yaşamaları için çocuklarımıza biraz daha imkan verelim…

Unforgettable Moments

Uzun bir zaman diliminden sonra iki kız kuzeni ile buluşacak olan oğlumdan kısa bir diyalog:

- Biraz arabada yalnız oturmak istiyorum. Karnım ağrıyor.

- Peki Denizcim. Karnının ağrısı geçtiği zaman kızlar ve ben seni bekliyor olacağız.

- Kendi kendimle kalınca geçiyor, biliyorum.

7-8 dakika sonra yanımızdaydı. Kimbilir kendi iç dünyasında neler düşündü, neler hissetti?

Büyüyorsun, bir tanem benim…

Seni çok seviyorum…

Ve bu anları hiç unutmak istemiyorum.

Dönüp duranlar…

1.26.2014

Deniz, Deniz, Deniz ve onunla geçen her salise…

Andrea Bocelli, Love in Portofino…

4.Yol Ekolü, usta yorumcu Maurice Nicoll…her cilt, her sayfa, her satır…

Alternatif eğitim modelleri…Home-Schooling, hatta Un-Schooling, Waldorf…

IG, yeni dostlar, yeni vizyonlar…

Two Greedy Italians, Gennaro & Antonio, Bloomberg… I LOVE YOU GUYS…

Borusan Klasik, Joy Jazz…

Evim, evim, evim…pencere kenarında melek kanatlarım…

Bisiklet gezilerimiz…



Buradayım, halen…

1.24.2014

Buradayım, halen…hayatın mekanikliği içinde, kendimce uyanık kalma çaba ve iradesi ile yol alıyorum…kimi zaman reaksiyonlar arasında kaybolurken, kimi zaman parlayan Şuur ışığı ile tekrar diriliyor ve Varoluş’a şükrediyorum…Eşsiz Evren’imizi, bize sonsuz mizansenler sunan Hayat’ı, Doğa’yı, İnsanları, canlıları, hayatın kuytu köşelerine saklanmış küçük, basit ve narin şeyler’i…Yaşam, Seni Seviyorum!

İşte buradayım ve devam diyorum…

Sen

Madde ile Sen, Her Şey ile Hiç olan ve bu Her Şeyin Ahengine uyabilen Sen, O Ahenkten olacağın An’ı özle.
İ.N.ve K

Before Midnight

Passing through…Passing through…

Gece 23.30′da filmden çıktığımda zihnime çakılan en anlamlı diyalogdu.

40 yaşındaki Ben’e yakından ve samimi bir bakıştı…hayatımdan bir gün gibi adeta…o güzel ve keyifli masada, 82 yaşındaki Yunanlı kadının söyledikleri, sanki tüm hayatın bilgeliğini içinde barındırıyordu ve küçük ama benim için anlamlı bir detay…hayatımdaki bazı görüntüler flulaşırken ben sanki bu şeyleri yeniden kaybediyorum yeniden yeniden…soluk ve büyük bir boşluk…bazen o görüntülerin her detayını yeniden canlandırmak istediğimde tekrar görüyorum ama güneş doğunca o güçlü ışığın altında yeniden yitiriyorum her şeyi…hüzün ve gerçeklik bir aradaydı ve sonrasında bilinçaltında derin muhasebelerin dönüp durduğu sleepless bir gece.

40 yaş çok güzel, çok anlamlı, çok daha farkındalıklı ama hoşgörü, mizah ve tebessüme daha fazla zaman ve enerji ayırmam gerektiğini gösterdi ekrandaki Celine 40 yaşındaki bana…çizgilerim o denli keskin ve belirgin olmasa da, izler derin ve mahsun…

Her ne olursa olsun, Jess’in yapıcı espritüelliği ve tipik Amerikanvari rahatlığı ile idealist Celine’in inatçı masumiyeti arasındaki karakter çarpışmaları ve buna dair aralarındaki diyaloglar, nefesimi tutup hadi bakalım ne diyecek diyerek beklediğim en heyecanlı dakikalardı. Seviyorum bu ikiliyi!