Askılı Bluz

Bulutlu ve yağmurlu bir günde Askılı Bluz giyebilme özgürlüğünü yaşayabileceğin en güzel yer İzmir’dir Türkiye’de bence!

Damlalar yere düşer düşmez bir bakarsınız kimi İzmirli bot, kimi çizme, kimi pardesüsünü geçiriverir üzerine, kimi de benim gibi Askılı Bluz, etek ve açık ayakkabılarıyla gelmekte olan kışa meydan okurcasına salınır İzmir sokaklarında.

Büyük bir özgürlüktür benim için Ekim’de Askılı Bluz ve açık ayakkabı giyebilmek..her hücremin o taze ve serin havayı hissetmesini isterim, parmaklarım botların içine sıkışmadan olabildiğince hür bastığı her yeri hissetsin isterim, ürpermek ama yine de mis gibi yosun kokusunu burnuma çekmek isterim…

Güzeldir İzmir’im, çeşitlilik boldur: etek altında siyah mus çorapla bidicik kot şortları aynı anda görebilirsiniz. Biri şemsiye bulma telaşı yaşarken, bir diğeri umarsızca teslim eder kendini yağmura. Kimi aman ıslandım telaşıyla yıkılırken kimi benim gibi sulara basıp çocukluk günlerine dönmekten zevk alır. Kimi sıcacık bir çaya hasretken kimi yağan yağmur altında buz gibi birasını yudumlar koyu bir sohbetle. Kimi cama vuran yağmur damlacıklarını izler, kimi Kordon’da bankları tercih eder yağmurun deniz üzerinde bıraktığı izlere hikayeler yazmak için…

İzmir’de yaşamayı çok seviyorum çünkü burada Deniz var! Gökyüzü var! Bolca Güneş var! Vapur var! İnsanların yüzlerinde tebessüm var! Karşıyaka Mavişehir arasında harika bir sahil şeridi var! Yürüyerek gidilebilecek bir sürü mesafe var! Bisiklet kullanabileceğin güzergahlar var! Öğle tatilinde spor yapabileceğin sosyal alanlar var! Tazecik otları ve meyveleriyle semt pazarları var! Hatta bir de meşhur BOSPA’mız var!

Kısacası İzmir’de hala keyifle yaşanmakta olan bir hayat var!

The Weekend

Nihayet bitti!!

Bir gün gelip de haftasonun biteceğine sevineceğimi söyleseler, “de git, bu nasıl saçma bir önermedir” derdim ama boşuna dememiş büyüklerimiz “büyük konuşma” diye.
Hayat yaşatıyor insana; nasıl mı, aynen şöyle….

12 aylık, azı dişi patlamak üzere, burnu akıp öksüren, ne istediğini bilmeyen, kucaktan inmemek için sürekli vızıldayan, ıh ıh ıh diye her şeyi gösterip salise hızıyla bir diğerine geçen, yürürken düşünce yaygarayı basan, kahkahalarla oyun oynarken aniden bağırıp ağlamaya başlayan, altını açarken sanki kendisine işkence yapıyormuşuzcasına ortalığı birbirine katan, yatağına yatırdığınız anda kendini yatağın iskeletlerine çarpıp duran, gece defalarca uyanıp, yatağında oturup yarım saat hiç durmadan ağlayabilen, ne kucakta, ne yatakta durabilen….bir ufaklığınız varsa, haftasonunun bitip Pazartesi’nin gelmesine ancak ve ancak sevinebilirsiniz.
Hatta ofise koşa koşa gidersiniz oh be biraz dinlenebileceğim diye….

Yarabbi ne büyük sabır, hoşgörü, anlayış, empati, şefkat, emek… gerektiren bir şeymiş bu çocuk yetiştirmek. Yani ne diye 35 yaşında doğurduğuma şaşmamak gerek, bu kadar ertelememin varmış bir sebebi…28 yaşındaki ben bu meziyetlerin hangi birini yüzde kaç oranında tezahür ettirebilirdi, hiç bilemiyorum…. O zamanlar varsa yoksa BEN, varsa yoksa KENDİ önceliklerim!
Şimdi önce ÇOCUK, sonra ev, en son kendim ama bu da bir yere kadar işliyor(en azından bende) sonra benim kendi dengelerim şaşmaya başlayınca her şey alt üst olup hepimizin hayatı kayıyor…Onun için mümkün olduğunca KENDİM’i de unutmamaya çalışıyorum. Acayip kompleks bir konu bu: annelik kimliği & kadın kimliği & sosyal kimlik arasındaki DENGE. Özellikle çocuklar küçükken bu kimliklerin sınırları falan kalmıyor sanırım, hepsi birbirinin içine girip çıkıyor, kimi yerde eriyor, kimi yerde baskınlaşıyor, girift bir süreç ama sübjektif tabii. Herkes farklı yaşıyor olabilir ve herkesin realitesine saygı duymak gerekir.

Ben “normal” bir tip olmadığım için yaşadıklarım da hiçbir zaman “normal” olmuyor.
Artık inanıyorum, ben bir uzaylıyım!!!!! :) ))))

Var Olmayı Seviyorum !

Dün akşam güneşin son güzel ışıklarından faydalanmak için kendimi apar topar ofis dışına attım.

Öyle güzel ki İzmir’de bu sonbahar akşamları…Yazın aşırı sıcaklardan deniz ve güneşin birbirine ne kadar yakıştığını unutabiliyorsunuz ama sonbahar bir başka keyif ve güzellikte oluyor…

Vapurda üst kata çıkıp kendimi güneşe verdim, gözlerimi kapadım, havayı her zerresine kadar içime çektimmmm…Rüzgar saçlarımı ve tenimi hafiften yalarken VAR OLMAK çok kıymetli, çok özel bir şey dedim. Bir bilinç hali ama her zaman farkında olamadığımız, gelip geçen zamana sorgusuzca kendimizi teslim ettiğimiz aslında bir nevi uyku hali.

Ara ara yaşadığım bu anlık uyanışlar benim için bir nevi ŞÜKÜR hali olur hep.

Şükrederim, bugün, burada, hayatımdaki her şeyle birlikte var olduğum için. Bunu şu an’da fark edebildiğim için…bu an’dan sonrasına daha farklı bir şuur haliyle bakabileceğim için…

Bu şuur halinin etkisiyle kendimi eve zor attım; beni görünce neşe çığlıkları atıp şımarıklıklar yapmaya çalışan minik oğluma sımsıkı sarıldım sarıldım sarıldım… İyi ki varsın, iyi ki bu minik beden ama kocaman ruhunla hayatımdasın, SENİ ÇOK SEVİYORUM dedim. Birlikte döndük döndük döndük, kahkahaları hayatıma hayat kattı.

hoşgeldim….

Tam iki ay olmuş blogda tek bir tuşa bile dokunmayalı…

Genel bir yılgınlık bir isteksizlik var üzerimde an’ı yaşamaya dair…

Böyle hep geriye çekilmek ve olan biteni dışarıdan izlemek gibi bir durum hasıl oldu ama yok bu da bana göre bir şey değil, böyle disassociate takılmaya devam edersem tembel ve ruhsuzun biri olup çıkacağım ki bu da öz’üme aykırı bir state yani… bir an önce canlanmalı, hayata sıkı sıkıya sarılmalı ve yeni yolculuklara yelken açmalıyım tıpkı blog resmimdeki gibi…

Yeni bloglar keşfettim bu süreçte…müthiş insanlar var, yaratıcılık, mizah, zevkler, kültürler, seyahatler, çalışkanlık, tutku, edebiyat, yemek, fotoğraf…acayip bir dünya bu blog dünyası. çok keyif alıyorum izlemekten (fazla izlemekten işin içine girmekte geç kalıyorum, o ayrı mesele)

Blogunu her gün güncelleyen ve derli toplu tutan insanların temposuna hayranım hele de iki çocuk sahibi olan anne ve babaların!

Ben de canlanmaya, her ne olursa olsun, kendime hiçbir mazaret uydurmadan blogumu güncellemekle başlayacağım. Dijital günlüğümü kendi kendime besleyeceğim (ne büyük keyiftir o geçmişe dönüp şimdiki senle geçmişteki sen arasındaki uçurumları görüp tebessüm edebilmek). Duygularımı, düşüncelerimi, umutlarımı, hayalkırıklıklarımı, planlarımı, arkadaşlarımı, ailemi…sahip olduğum kendi içsel gökyüzümü dijital bir hafızaya kaydetmeye çalışacağım. Ve bir gün geri dönüp vay be diyeceğim gelecek zamanı yaşayacağım…

Nihancım, artık iç uzayımdan daha sık haberdar olabileceksin:)))

Şimdi gidiyorum.



Şaşkınlık…

Bir insan herhangi bir şey karşısında şaşkına dönüp tiksinti duyuyorsa, bu onun en çok ilgilendiği şeydir. 

Aşırı erdemli kişi, çıplak ruhuyla yüzleşmeyi göze alamayan bir töretanımazdan başka bir şey değildir.

A.S.Neill, Özgürlük Okulu’ndan…

Yığınlar

Toplum yapısı özgürlüğe düşmandır. Toplum yani yığınlar yeni düşünceler karşısında tutucu ve nefret doludur.

Moda, yığınların özgürlük karşısında duyduğu nefreti simgelemektedir. Yığınlar tekdüze benzerlikten yanadır.
Ve biz bireyler, yığınların aptalca kurallarını serinkanlılıkla kabulleniriz.

A.S. Neill, Özgürlük Okulu’ndan…

özdüzenleme

Özdüzenleme, insan doğasının iyiliğine inanmaktır; bu, ilk günah diye bir şeyin olmadığına duyulan inançtır.


A.S.Neill

cinsellik

Sevgi dolu cinsellik, dünyada elde edilebilecek en büyük hazdır ve işte bunun için bastırılır. Gerisi boş yalandır.


A.S.Neill

özgürlük okulu

Çocuğun işlevi kendi yaşamını yaşamaktır- kaygılı ana babasının onun için gerekli gördüğü yaşamı ya da en iyisini bildiğini sanan eğitimcinin amacına uygun yaşamı değil. Yetişkinlerin çocuğun yaşamına karışıp onu yönlendirmeye kalkışması, bir robotlar kuşağının yetişmesinden başka işe yaramaz.


A.S.Neill

Öfke Dansı

Öfke bizi benliğimiz hakkında daha çok, diğerleri hakkındaysa daha az uzman olmaya yönelttiğinde, bir değişim aracı haline gelir.


Öfke Dansı, Dr.Harriet Lerner