Yeni Yıl’da Zaman

En güzel “İyi Yıllar” dileğini Halil Cibran’ın enfes şiiriyle çok sevgili Gülcan’cım göndermiş.
Üzerine söylenecek bir şey kalmıyor…

ZAMAN

Ölçüsüz ve ölçülemeyen zamanı ölçebileceksiniz. Davranışlarınızı ayarlayacak ve hatta ruhunuzun rotasını, saatlere ve mevsimlere göre yönlendirebileceksiniz.

Zamanı, kıyısında oturup, akışını izleyeceğiniz bir nehir haline döndüreceksiniz.

İçinizde zamana bağlı olmadan varolan öz, yaşamın zamandan bağımsızlığının zaten farkındadır;Ve bilir ki, dün bugünün anısı, yarın ise bugünün rüyasıdır.

Ve yine bilir ki, içinizde şarkı söyleyen veya düşünen özünüz, hala yıldızları uzaya dağıtan o ilk an’ın içinde devinmektedir.

Aranızda, özündeki sevme gücünün sınırsızlığını hissetmeyen var mıdır acaba?

Yine de bu hudutsuzluğuyla aynı sevginin, bir sevgi düşüncesinden diğerine, bir sevgi davranışından bir başkasına, kendi varlığının tam orta yerinde sımsıkı ve hareket etmeden durduğunu kim hissetmez?

Ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?

Yine de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz, her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.

Ve bırakın bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklasın.

Ofis Düzenleme Çalışmaları


7 yıldır şu ofis masamı ve çevresini istediğim gibi düzenleyemedim gitti!

Garfield’lar astım olmadı, şans bambusu koydum olmadı, dergiler & kitaplar getirdim olmadı, melekli takvimler koydum, neşeli rengarenk kalemler aldım, yine olmadı. İstediğim o neşeli, cıvıl cıvıl, beni yansıtan görüntüyü bir türlü yaratamadım…

Eh tabii, insanın müdürü tipik bir Alman olunca ortamda estetik falan aramayacaksın, adamın her şeyi mekanik! Dümdüz, gösterişsiz, sade ama işlevsel…Hayata bile böyle bakıyor, ya siyah ya beyaz…grilikler çok az ve belirsiz onun için…Ama ama boğuyor beni, daralıyorum, bir süre idare ediyorum sonra başlıyorum yine inceden inceden çalışmaya…

En son çalışmalarım evdeki cd’liği ofise taşıdım. Sürekli müzik yayını yapıyorum. Bazılarını çok beğeniyor. Kendi çapımda küçük bir cafe yarattım, Starbucks’dan, Ikea’dan mug’lar aldım, latte, bitter çukulata, profiterol, günün indirimli pasta servisini yapıyorum. Çok hoşuna gidiyor. Ekranımın üzerine koca bir pano astırdım, günün sözü, günün fıkrası, günün çizgi romanı…ne bulursam takıp takıp çıkarıyorum. Habire ona da okuyorum, Allah’tan muhabetti çekiliyor da neşeli kimliklerimizle günü tamamlıyoruz. Bir de çiçekli kaktüsler aldım, birini ekranımın yanına, minik kuşumun fotoğrafının altına koydum. Çok yakışmış değil mi?
Ve beni up eden en son darbem: Masamın üzerine kocaman bir cam kestirip altına da National’dan alıp senelerdir sakladığım koca dünya haritasını sermek oldu!
Oh be! Acayip rahatladım! Her gün her gün yeniden bakıp, dünyanın bilinmeyen nerelerine nasıl gidebilirim, orada hayat nasıl yaşanır, insanlar oralarda neler yapıyorlardır, onların hayalleri kuruyorum.
Seyşeller, Caroline Adaları, Mascarene Adaları… sorun bana, söyleyim hemen yerini.
Bedava seyahat diye buna denir işte!!!

Kitap Okumak

Kitap okumayı çok seviyorum çünkü,

Sabit fikirlerim yerle bir olup esneyebiliyor…
Düş dünyam zenginleşiyor…
Kelime hazinem genişliyor…
Eleştirel zihin faaliyete geçiyor…
Bir sürü bir sürü -kimi gerekli kimi gereksiz- şey öğreniyorum…
Kendimle baş başa kalabiliyorum…
Sayfalar üzerine not düşmeyi, sorular sorup yanıtlamayı seviyorum.
Okuduklarımı uygulama arzusuyla hızla eyleme geçiyorum…
Kitaplığımı açıp seyretmeyi çok seviyorum…
“Best”lerimi alıp tekrar tekrar okumayı çok seviyorum çünkü her seferinde daha önce fark etmediğim başka bir şeyi fark edebiliyorum.
Deniz’in her birini büyük bir istekle yere indirip tekrar raflara koymaya çalışmasını izlemeyi çok seviyorum…
Bir kitabı elime alıp içinden alıntılar paylaşmayı çok seviyorum…
Karakterlerle özdeşleşip onların duygularına ve hayatlarına dokunabilmeyi çok seviyorum…

Ama ama İnternette kitap okumayı hiç sevmiyorum!!!!

2009′un benim için bestseller’ını açıklıyorum: ÖZGÜRLÜK OKULU, A.S. Neill

Down & Up

Bu aralar yine down olmuş bir moddayım…bedenim koşuştururken ruhum sanki ağır çekimde yaşıyor…hiçbir şeyden tat almıyorum, hayaller, planlar, projeler, umutlar…hepsi çok yüksek raflara kalkmış gibi. Yeni bir yıl geliyor oysa, heyecanlanmak, geçmiş yılın iyi bir muhasebesini yapıp, yeni hedeflere gözleri dikmek lazım ama yok yok yok…bir türlü UP olamıyorum, bana bir kaldıraç lazım ama ne?

Hayallerini satan fakir kızın öyküsünü biliyor muydunuz siz?
Öyle yoksulmuş ki kızcağız, bir lokma ekmeğe muhtaçmış.
Bir gün bir ilan görmüş:
“Hayallerinizi satın alıyoruz.” diyormuş.
Düşünmüş, taşınmış, “Satamam, başka hiçbir şeyim yok” demiş.
Ancak sonunda açlık ağır basmış, gitmiş hayallerini satmış.
Sonra…
Günlerce gözüne uyku girmemiş.
Hayat anlamını kaybetmiş. Ölesiye mutsuzmuş.
Daha fazla dayanamayacağını anlayıp hayal tacirlerine koşmuş:
“Vazgeçtim” demiş, “Geri verin hayallerimi!…”
Gülmüş hayal tacirleri:
“Çok geç küçük kız” demişler, “Sattık onları biz… Yeni sahipleri çoktan gerçekleştirdiler bile hayallerini…”

Hayallerimi kaybetmek istemiyorum ben, onları geri istiyorum!!!

Little Pleasures….

Please…while you can…
Take time to enjoy all the little pleasures that God has provided for you…
If you need some hints…
Go back and read this again!

Tempo

Ne tempo ne tempo…tam 12 gün olmuş bloga dokunamayalı.

İş, ev, çocuk, spor, alışveriş, sosyal hayat…derken kaça bölüneceğimi şaşırmış durumdayım.
Tam da bu durum üzerine Elif Şafak’ın yazısı cuk diye oturdu.

Elif Şafak annesine mesaj atmış neden beni altız doğurmadın, hiçbir şeye yetişemiyorum diye.
Kendinden en az 6 tane klonlamak istiyormuş, eşi de “Allah Korusun” demiş !
Ben de aynı talepte bulunuyorum dedim Tolga’ya. Adamın beti benzi attı.
“1 tanesiyle nasıl başedemediğimi gören büyük Allah’ım sen böyle bir eylemden beni koru” oldu yorumu.
Pis nankör dedim, hayatını bunca kolaylaştıran bir kadından 6 tane daha isteyeceğine Allah’tan koruma istiyorsun…zaten güzellikten anlamazsınız siz erkekler, odunluk var genlerinizde dedim, gülüştük…

Bu evlilik ve ebeveynlik işinde bir enayilik var kesinlikle.

Erkeğin bir günü:
Sabah işe gider, çalışır, akşam eve gelir, duş alır, pırıl pırıl sofrasına oturur, afiyetle pişmiş yemekleri mideye indirir, çocukla oynar, uyutur. Aynı anda kendisi de uyur. Sabah askıdan temiz ütülenmiş kıyafetlerini alıp elini kolunu sallaya sallaya yine işe gider.

Kadının bir günü:
Gece çocuk uyanmalarıyla bölük pörçük olmuş bir uykudan gülen bir yüzle uyanıp ufaklığına sarılır.
Kuala gibi üzerine yapışmış bir çocukla aynı anda elini yüzünü yıkar, giyinir, yatak toplar, lattesini yapıp çantasını hazırlar. Çöpleri atmayı yine unutmuş eşine iltifatlar yağdırarak çöpleri organize eder.
Dolabın ve ufaklığın eksiklerini tespit edip, günlük yapılacaklar listesini update eder.
Koşa koşa vapura yetişir. Çok özel 10 dakikasında kitabını okur. 9′a 10 kala çalmaya başlayan telefonlarla işe günaydın deyip akşam 6′ya kadar bilumum çeşitlilikte insanla konuşur, yazışır, kavga eder, eğlenir. Öğle tatilinde koşa koşa spora gidip karın bölgesine yerleşmiş simidinden kurtulmaya çalışır. Ödenecek faturaları & kredi kartı ekstrelerini düzenleyip ödemeleri yapar. Özlenen eş dost akrabaya hatır sorar. Kendine iyi gelen birkaç blogu takip eder. Gazetelere göz atıp gündemden bihaber kalmamaya gayret eder. Annesiyle konuşup, çocuğun günlük durumu hakkında bilgi alır, talimat verir :) )) İş çıkışı muhakkak market ziyareti yapıp, kol kaslarını geliştiren torbalarla eve dönüş yolunu tutar. Spor olsun diye asansörü kullanmayıp, 4 katı yürüyerek çıkar. Evin kapısı açılır açılmaz oyun isteyip naz yapan dünyalar tatlısı bir çocukla azar: at olur, eşek olur, araba olur, hokkabaz olur, zıplar, döner, dans eder, ne istenirse o kılığa girmek için kendini paralar. Alınanları dolaplara yerleştirir. Koca gelir, çocuk kocaya pas edilip çamaşır makinesine çamaşır koyar, banyosunu temizler, sofra hazırlar. Meraklı çocuğa tencere içindeki tüm yemekler tanıtılır, çeşitli yaratıcı aktiviteler eşliğinde en az yarım saat yemek seromonisi yönetir. Kurulan sofrayı kaldırır, mutfağı toplar, bir sonraki günün yemeğini orgazine eder, çocuğun dolabını şöyle bir gözden geçirir, çamaşırları asar. Kocanın bir sürü sorusuna cevap verir. Tam kıçını koltuğa koyup şöyle derin bir nefes almak üzereyken bir bakar ki değil gün gece bile bitmek üzere…Bu arada kafada bitip tükenmek bilmeyen diğer işler, projeler, okunacak kitaplar, makaleler….

Ne kapasite var biz kadınlarda maşallah…Bizim 1 günümüz=erkeklerin 3 günü!

Bu aralar psikopata bağlamış durumdayım yine: neden ben bu kadar yoğunken Tolga bu kadar rahat diye. Aslında cevabı çok iyi biliyorum ama okşanmaya ihtiyacı olan sevgili EGOM bu cevabı asla duymak istemiyor: Seçimlerinin sonucunu yaşıyorsun sevgili Ebrucum!

(Mim)lenmek

Sevgili Selen beni mim’lemiş…bu mim’lenmek bu ara bloglarda yeni moda bir şey anladığım kadarıyla. Takip ettiğim kim varsa mim’leniyor:))) söylemesi bile hoş: mim’lenmek!

Ana tema çocuğunuzun ilginç bulduğunuz 7 özelliğini yazmak. Benim 13 aylık ufaklığımın karakteristik özellikleri henüz oturmamış olsa da kendi çapında ilginçlikleri var elbet ama sanki bana bunlar her çocuğa ait özelliklermiş gibi geliyor. Mesela….

1. Çok meraklı olmak…tencerede ne var, buzdolabında ne var, çamaşır, bulaşık makinesinin içinde ne var, tuvaletin içinde ne var, portmantoda ne var…gibi kapalı bilumum alanı eşelemeye çalışmak.
2. Evden ayrılan herkesin arkasından dışarı çıkabilmek için ayak yapmak.
3. Evin içinde arı gibi vızıldarken kapının dışında arabasına bindiği anda dünyanın en mutlu çocuğu olmak.
4. Otları yolmak ve toprakları avuçlayıp dakikalarca incelemek.
5. Merdivenleri hiç sıkılmadan defalarca inip çıkmak, dön çık, dön çık, dön tekrar çık…başım dönüyor a çocuğum…ben 35 yaşında bir anneyim :) ))
6. Kendi menüsünü beğenmeyip etrafın yediği her şeye abone olarak insanların vicdanlarını sızlatmak: ah aç bırakmışlar çocuğu, ver kızım ver yesin….
7. Ih Ih Ih gibi iki harfle bütün isteklerini anlatabilmek….ve daha bir sürü şey. Eminim giderek de çeşitlenerek çoğalacak. Kendi kişiliği oturmaya başladığı zaman kendine özgü daha farklı şeyler yapabileceğini düşünüyorum ve o günleri şimdiden çok merak ediyorum.

Deniz’cim seni çok seviyorum annecim!

Kriz Bahane

Dün açıklanan verilere göre Amerikan ekonomisi üçüncü çeyrekte %3,5 büyümüş!
Çok iyi rakam !

Daha dün tüm dünya ekonomisini yerle bir eden krizin Oscar’lı başrol oyuncusu, sanki dalga geçer gibi iki çeyrek sonra büyüme açıklıyor! Vay be! Meğer bu kadar kolaymış…

Bu krizin tamamen sanal bir kriz olduğuna, birilerinin cebinden çıkan büyük paraların başka birilerinin cebine aktığına daha nasıl inanacağız, bilemiyorum….

Kriz bahane. İthalat deli gibi arttı, nefessiz çalışıyoruz. Gelen gidiyor gelen gidiyor.

Dün markette baktım, kendim de dahil olmak üzere, bu nasıl bir tüketim çılgınlığıdır yarabbi dedim. Sanki dünyanın sonu gelmiş de kıtlık başlayacakmış gibi alışveriş yapıyoruz. Park yeri bulmak imkansız. Kaldırımlarda yürümek imkansız. Trafikte sövmeden ilerlemek imkansız. Her yer araç dolu. Benzinin litresi 3.30′a dayandı, kriz var ama herkesin altında arabası da var, hem de cillop gibi. Hele şu jeep’leriyle şehir içinde dolaşanlar yok mu, küfürün en büyüğünü onlara sallıyorum. 2500-3000 motorlarıyla hem gürültünün hem kirliliğin hem de görgüsüzlüğün en büyüğü onlarda. Atmosfere saldığımız karbonmonoksit gazını bir düşünsenize…

Eve varınca arabayı hemen garaja park ettim, küçük oğlumu aldım, hala Karşıyaka-Bostanlı arasında çalışan ve ismine “Besleme”(!çok güldürür beni) denilen minik otobüslere binip kendimi sahil şeridine attım. Otlarda yattık, kalktık, zıpladık, düştük, top oynadık, balon patlattık, çeşitli ot yolma ve toprak avuçlama tekniklerini deneyip tırnak içlerimize kadar battık. Hava kararınca tekrar küçük besleme otobüsümüze binip stressiz ve mutlu bir şekilde evimizin önünde indik! Minik oğluş şöför amcasıyla da tanışmış oldu böylece…

Toplu taşım araçlarında insanların yüz ifadelerini izlemeyi çok seviyorum…Çok dokunuyor bana…

Herkese iyi tatiller…

Son 2 gün

Evet, asabiyim bugün, üstelik gergin ve hırçınım. Önüme gelene çatıyorum, fırçalıyorum…

Neymiş, Pazar günü saatler (1) saat geri alınacakmış!

Benim gibi gün ışığına aşık ve sıkıntılı tipler için bu ne demek, biliyor musunuz?

İşten karanlıkta çıkmak demek!
Güneşi daha az görmek demek!
Haftasonu çıkılan doğa gezilerinden 17-17.30 gibi dönmek demek!
Yapraksız kalan ağaçları hüzünle izlemek demek!
Evde ışıkları daha çok açmak demek!
Dört duvar arasına daha çok mahkum olmak demek!
Kazak, mont, çorap, bot…giymek demek!

Offf offf, gelmekte olan kışı hiç sevmiyorum.
İzmir’de de kış mı olur demeyin, kış her yerde kış neticede.

Şimdi bütün konsantrasyonum 21 Aralık’ı kovalamak üzerine olur, 22 Aralık’da günler 1 dakika uzamaya başlayacak yaa, yaşasın yaşasın diye bir garip sevinç hali alır beni.

Hele bir de Ocak’da Nuraycım ofise döndü mü, sevincimiz ikiye katlanır, iki arkadaş gelmekte olan bahara kocaman bir kucak açar, salarız kendimizi doğaya…

Şu kışı sevenler söylesinler bakalım güzelliklerini de biraz motive olalım…

Zaman

Zaman(sız)lık

Minik kuş gözlerini gökyüzüne çevirmiş, havada uçuşan ekmek kırıntılarını kapma yarışındaki martıları keyifle izleyedursun, annesi de elinde not defteri “şu şu şu yapılacak” diye günü programlamakla kafayı kırmak üzere….

Hiçbir zaman anlaşamadım şu akrep ve yelkovan arasına sıkıştırdığımız ZAMAN olgusuyla. Hep bir savaşım oldu, hep bir kavgam… Hayır, bir şey değil, bir miting yapsalar, en ön saflarda bayrak tutacağım ama benim gibi takıntılılar ona da sığdıramazlar eylemlerini, az gelir 24 saat, eksik kalır bir şeyler, kafadaki teller eksik ya, ondan…

Hakikaten hangi sivrizekalıdan çıkmış 1 günü 24 saate, 1 saati de 60 dakikaya sığdırmak, anlamıyorum. Greenwich palavraları da beni hiç bağlamıyor. Serbest bırakın kardeşim, herkesin kendi zamanı var hatta zaman(sız)lığı var ama yok ille bir şeyleri bir şeylere tıkıştırıp düzen sağlama hastalığı var ya biz insanlarda, ZAMAN’ı da düzenleyeceğiz sonra da ortaya benim gibi mavi hapı yutup Zaman’la kavga eden tipler salacağız. Yok yok birilerinin planı fena işliyor, buna bir STOP demek lazım!

Anlık bir farkındalıkla attım defteri çantama, çevirdim objektifimi gökyüzüne, bir oraya bir buraya kaçışan bulutlarla biraz saklambaç oynadım.

Var olan ZAMAN sadece senin ZİHNİNDE dedi bir ses, afalladım!!