Zor Günler

Yine karmaşık ve zorlu günlerin içinden geçiyorum.
İş yerindeki yoğunluk beni çok yordu, yormaya devam ediyor.
Fazla çalışmak değil problem, kaos içinde çalışmaya çalışmak!
Saçma sapan ego savaşları da işin cabası üstelik!
Kendi içinde tutarlılığı olan bir iş akışı oluşturmak ve “diğerlerini” de bu sürece dahil etmeye çabalamak beni zorluyor, enerjim ve verimliliğim gün içinde darmadağın oluyor. Bağırıp çağırmaya, çevreye ateş püskürmeye başlıyorum :(

Gördüğüm tablo elbette ki yine kendimle ilgili. “Dışarıda” görecek çokkkk şey var, zaten hepimiz görüyoruz bunları ama artık öğrendim ki, diğer %97′nin suçlu olduğuna inansam da, %3′ümü değiştirmekten halen BEN sorumluyum!

Her zorluk insanı geliştirir, kendiyle yüzleştirir, ihata kabiliyetini ve yapabilme gücünü artırır. Kişi bu süreçte duygularını tanımayı, duygularını kontrol edebilmeyi, zamanla bu zorlukları yönetmeyi öğrenir, öğrenmelidir zira karşılaştıkları bu sebepten önündedir o an! Bazen kişisel algılamalı ve kendine gelen mektubu iyi okumalı ama bazen de olayların dışına çıkıp bir üst realiteden seyredebilmelidir olmakta olanları…O zaman hem manzara hem anlam değişir çünkü. Ama bazen de SİSTEM işe yaramazdır, artık orada öğrenecek, yönetecek bir şey kalmamıştır, dolayısıyla riskleri iyi hesaplayıp, cesur adımlarla SİSTEMİN bütünlüğünü kendi içinde organize etmeyi başardığı daha şuurlu yapılara yelken açmakta fayda vardır!

Biz Türkler süreçleri yaşamaya pek meraklıyızdır, SONUÇ’u görmek gibi bir vizyonumuz yoktur, öyle yetiştiriliriz çünkü, üstelik KÜLTÜR de bunu dayatır bize. Bu sebeptendir empati yeteneği gelişmiş bir millet olmamız. Pek övünürüz duygudaşlığımızla. Olayların içinde hemhal olur, debelenir, onu bunu suçlar, habire şikayet ederiz. Halbuki empati anlayışımızı yani duygudaşlığımızı bir seviye yükseltip içine “anlayış” birliğini koysak, gerçekten o İnsanı, o Olayı anlamaya çalışsak, olası SONUÇları görmemiz de kolaylaşır. Böylece hem daha hızlı yol alır, hem gereksiz vesveselere kapılmayız, doğrudan HEDEF’e kilitlenebiliriz… Üstelik birazcık öteye bakıp SONUÇ’ları görmeye çabalamak, karşılaşmayı hiçbir zaman düşleyemeyeceğimiz manzaralar da çıkarabilir karşımıza…

Şimdi ben işte, bu süreçlerin içinden çıkıp, SONUÇ’ları görmeyi tecrübeliyorum bu aralar…
Gün içinde yaşadığım o karmaşayı iş yerinde bırakıp, özel hayatıma ait içsel dengemi stabil tutabilmenin ciddi egzersizlerini yapıyorum. Verdiğim her TEPKİ’de kendimi yakalıyorum: gördüm, işte bu! diyorum, çok canım yanıyor, ama her yakalayış, her küçük farkındalık bir sonraki tepkide daha hızlı hatırlatıyor kendini bana. Bu süreç gelişecek, biliyorum, inanıyorum ve kendime Sevgiyle yol veriyorum.

“Emeklerinizi rüzgara savurmayınız” der kıymetli S.P.
Bu aralar “enerjinizi rüzgara savurmayınız” şeklinde okuyorum bu değerli bilgiyi. Karmaşa insanın fiziksel enerjisini de çekip alıyor çünkü. Daha çabuk yoruluyor, daha çok uyumak istiyorum. Beslenme kalitem de bozulunca, döngü, kendini artan halsizlik, iştahsızlık, baş dönmesi ve nihayetinde mantalda büyük bir verimsizlik olarak tekrarlamaya başlıyor. Kafam çalışmıyor resmen. O zaman hatırlıyorum ki ZİHİN ve BEDEN bir BÜTÜN. Bedenime iyi bakmalıyım ki zihnime gerekli olan enerjiyi sağlayabilsin, zihnime, düşüncelerime, duygularıma kısaca mantal dünyama da çok iyi bakmalıyım ki evrenden güzel enerjileri çekebileyim…

Bu yaşadığım sıkıcı ve zorlu süreç beni farkındalığın daha yoğun olduğu başka bir realiteye taşıyacak, biliyorum, inanıyorum, bu seviyeye geldiğimde de zaten otomatik olarak tezahürler de değişecek hayatımda…

Daha sakin, daha dingin, daha nötr kalarak, iç sesime ve sezgilerime daha çok kulak vererek, yüreğimdeki inancı kaybetmeden YOL’a devam etmeliyim.

Kendime mektup yazmayı özlemişim, hele de çala kalem, kağıt sayfalarından oluşan bir deftere.
Mekan, Starbucks, saat, 13.20…

Bunaldım! İzne Çıkmak İstiyorum!

AB uyum yasaları çerçevesinde, 1 Ocak 2012 ile birlikte yürürlüğe giren yeni gümrük düzenlemeleri sebebiyle nefes almadan çalışıyoruz. Tam bir kaos! Tipik Türk işi! Alt yapı olmadan, herhangi bir grace period vermeden, sadece göstermelik, yaptık mı yaptık demek için girilen koca bir yalan!

Çişimi yapmaya bile gidemiyorum yaaaa…
Bankacılara benzedik, her an her yerde cep telefonuyla iş bitirmeye uğraşıyoruz.
Gece çocuğumu uyuturken bile iş arkadaşlarımın ismini sayıklıyorum.
7/24 iş iş iş!

Çok yoruldum, çok sıkıldım, ambale olmuş vaziyetteyim.
Sözcükler, düşünceler, hareketler birbirine karışmış durumda..
Zihnim o kadar yorgun ki, kitap bile okuyamıyorum.
Aptal aptal konuşuyorum, boş boş bakıyorum, yanlış yerlere gidiyorum, sonra birden kendimi fark ediyorum ne yapıyorsun burada diye.

İşten eve giderken de bir adet ağrı kesici ve bir adet vitamin desteği ile yol alıyorum.

İzne çıkmak ve 1 ay iş yerine gelmek istemiyorum!

Sakin bir Pazar Sabahı

Ev ahalisi uyurken kalktım hemen.
Bol sütlü lattemi yaptım, pencereyi açıp derince soludum yağmurlu havanın kokusunu.
Deniz çekti beni ama yok, ayaklarımda yine müthiş bir ağrı, yürüyemeyeceğim…
Sadece şu sessizliği yaşamak istiyorum. Bir de üst komşunun pazar sabahki temizlik ritüeli olmasa çok memnun olacağım( bu insanların temizlik ile nasıl bir dertleri olduğunu çözemedim gitti)

Evdeki bu sessizlik ve yalnızlığa çok ihtiyaç duyuyorum bazen.
Sadece kitabım ve ben, sadece bir film ve ben, sadece uzun bir banyo ve ben, sadece müzik ve ben, sadece oturmak ve ben, öylece kalmak, hiçbir şey düşünmeden, planlamadan, sorgulamadan…

Bugün Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ndeki Şirinler’in tiyatro oyununa gitmek istiyoruz ailecek.
Deniz’in ilk tiyatro deneyimi olacak. Merak ediyorum yüzündeki mimikleri:)

Anneye Özlem

Salı akşamı dernekteki güzel etkinliğimize katıldıktan sonra eve vardığımda saat 10 olmuştu.
Asansörden çıkar çıkmaz kapı önündeki banka oturmuş, yukarıdaki surat ifadesiyle beni bekleyen Minik Prensim ile karşılaştım. 0-3 yaş anneye bağlanma dönemini zaman zaman geride bıraktığımızı düşünsem de, yatana kadar kucağımdan inmeyip, tuvalete giderken bile peşimden ayrılmayan küçük prensim, o gece bana “halen senin şefkatine, sevgine ve ilgine çok ihtiyacım var annecim” demiş oldu.

Defalarca Ebru ne zaman gelecek diye sormuş. Biz gidelim yanına demiş. Ne Tolga ne de annem oyalayabilmiş. En sonunda kapıda, bankta beklemeye karar vermiş ve açıp kapıyı oturmuş bir güzel…Komik çocuk, hep söylüyorum hem de çok komik:)

Güzel oğlum benim, çok hızlı büyüyorsun ama halen benim miniğimsin ve hep de öyle kalmaya devam edeceksin.

SENİ ÇOK SEVİYORUM.

2012 Dileklerim

2012′de en büyük dileğim daha çok DUR egzersizi yapabilmek.
Alışkanlık haline gelmiş ve farkında olmadığım tüm davranış kalıplarımla yüzleşmek. Farkına varmak. Sevgiyle, dostça, ufak notlar alarak. Karşımdaki her kim olursa olsun, benim bir AYNAM olduğunu unutmadan, kızmadan, azarlamadan, hem kendimi hem karşımdakini KABULLENEREK…Sonra da asıl iş, bu yansımalar üzerinde bire bir çalışmak. Evet, çok canım acıyacak, biliyorum, ama sonra hepsi şifalanacak, bunu da biliyorum…

Ağzımdan çıkacak her bir fazla cümleyi DUR komutu ile sonlandırmak.
Az konuşmak. İçimde birbirini bloke etmeye çalışan BEN’leri sadeleştirip BÜTÜNLÜĞE yol almak. Olayların kurbanı değil, izleyicisi ve yeri geldiğinde yöneteni olmak. Duygu ve düşünce dünyama çarpan her bir rüzgarla esip gürlemeden, Nötr kalabilmek. Yorumsuz, beklentisiz, tepkisiz…sadece OLAN’ı izleyerek…Ardından elde edilen bilgi ve tecrübeyi sentezlemek, derin şuura iletmek ki, bir daha benzer bir senaryo ile karşılaştığımda huzurla ardımda bırakabilmek…Yol almak, yol almak, yol almak…Kendi varlığımda, kendi varlıksal planımda, toplumsal tekamül planımızda küçücük de olsa bir adım atabilmek…

Geçip giden zor bir sene ile birlikte, artık içimde yerli yerine oturup, cesurca kararlar alabildiğim bir süreç yaşıyorum. Acaba’ları geride bıraktım, hiçbir soru yok zihnimde geçmişe ve geleceğe dair. Kendi seçtiğim ve istediğim şeyleri yaşıyorum, beni etkileyen ya da sürükleyen herhangi bir şey yok, Ben varım sadece. Ona güveniyorum çünkü O biliyor.

Şu ara ihtiyacım olan tek şey, mantal planda var olan ancak fiziğe tezahür ettirmekte zorlandığım bir SENTEZ ve ÜRETİM sürecini, iyi bir plan ve programla hayat şartlarıma adapte edebilmek.

Ve ve elbette bana enerji, heyecan, umut, aşk, sevgi veren işlerle daha fazla haşır neşir olmak. İçimde oradan oraya koşan hayat enerjime yaratıcı ve zarif bir yön verebilmek…

Dans mı? Evet, olabilir! Hatta Deniz’in söylemiyle “süper bir fikir”!