yine başladık…çok istemiştim ya, yeter artık bu sıcaklar, kış gelsin diye, aha işte göründü…
yağmur değil de problemim, karanlık gökyüzü
((
sabahtan beri durmaksızın yağıyor, saat ha sabah dokuz ha akşam dokuz, öylesine karanlık ki, fark edilmiyor…yağmur çizmelerini çıkarma zamanı gelmiş demek ki…tril tril yazlık eteklerimin altına da pek bir kro olacak ame…
Bir iki değişiklik yapayım alelacele de geldiğim belli olsun dedim
))
Ta 4 Haziran’dan 15 Ekim’e kadar…dile kolay koskoca 4 ay!
Ay ben bu blog tembelliğimi nasıl adam edeceğimi bilemiyorum.
Şu takip ettiğim arkadaşlara bakıyorum da, mesela Pratik Anne, neredeyse her gün her koşulda bloguna iki satır da olsa bir yazı düşüyor. Sonra Asliberry, sonra PrimaRima, sonra Pinik Kuş…vallaha hayranım tempolarına. Çalışıyorum, çok yoğunum, çocuğum var bahaneleri de artık çok bayat be! Herkesin hayatı yoğun, herkesin çocuğu var, hatta bazılarımızın allah sağlıklı ömürler versin, 2 tane var! E ben, bunalım takılıp organize olamamaktan şikayetle hala aynı kısır döngü içinde gelip gidip aynı şeyleri tekrar ediyorum. Ha gayret, bir göreyim seni! Zaten kendi içsel varlığım için de şiddetle bir re-organizasyona gerek duyuyorum, yoksa gelmeye başladılar soldan soldan!
Neyse efendim, bu sene, çocukluğumdan beri ilk kez “artık ne olur yaz bitsin, kış gelsin!” dediğimiz bir yaz geçirdik İzmir’de…Yakın çevremdeki herkes pek bir hayretle baktı bana, bu kışın ne kadar tehlikeli geçebileceğini sezmiş olsalar gerek:)))
Neler yaptık 4 ayda?
3 ayımız çoğunlukla İzmir Foça İzmir ekseninde kilometre yapmakla geçti.
Deniz şahane bir yaz geçirdi Foça’da anneannesi ve dedesiyle…her gün deniz, tekne, kum, balık, bisiklet, koşmaca, tırmanmaca, saklambaç derken hem fiziksel hem de ruhsal bakımdan epey büyüdü gelişti. Dili çözüldü, papağan gibi her şeyi tekrar etmeye başladı, diyaloğumuz sevimli bir şekilde arttı. Çocukların gelişimini izlemek, anne ve baba için dünyada alınabilecek en büyük hazlardan biri olsa gerek…o kadar mutlu o kadar sevimli o kadar tatlı varlıklar ki…
Sadece Deniz’in rahatı ve mutluluğu için katlandığımız Foça günleri, Tolga ve benim içinse azap haline geldi. Üniversiteden beri anne baba hegomonyasından bağımsız yaşayan benim gibi bir tip için, onlarla bir şekilde ortak hayatı paylaşma zorunluluğumuz beni acayip bunalttı.
Temmuz’da 3 kişilik çekirdek aile olarak Assos taraflarına tatile gittik…Tolga’ya da, bana da, Deniz’e de çok iyi geldi. Kuzucum alıştı afsalt düşkünü anne ve babasıyla oradan oraya gezmeye, hiç arıza çıkarmadı yavrum. Tatil dönüşü ayrılmak zor oldu ama, içimiz sızladı onu tekrar Foça’ya bırakıp İzmir’e dönerken… allahtan ki yakın mesafe de akşamları gidebiliyoruz, tabii benzin fiyatları yüzünden bu sene onu da sınırlamak zorunda kaldık!
Birkaç kitap okuyabildim vapur yolculuklarımda. Maria Montessori’nin Annelik Sanatı’nı, Tony Humphreys’in Çocuk Eğitimin Anahtarı:Özgüven’i, Dr.Harvey Karp’ın Mahallenin Mutlu Yumurcağı’nı, OSHO’nun Çocuk kitabını ve sevgili Tamer Hoca’mın evirip çevirip defalarca okumaktan bıkmadığım Türkiye’den NLP Uygulamalarını ve pek tabii ki Milton Erickson’un Hipnozle Terapi Semineri’ni…sanki bir şeyler daha okudum ama hatırlamıyorum şimdi…kitaplar üzerine kesinlikle analizci yazılar yazmak gerekiyor, o da ayrı bir not kendime.
Teyzeciğimin beyninde çıkan ikinci kist haberiyle apar topar sonlandı Foça günlerimiz.
İzmir’e yerleşik düzene, evimize döndüğümüze sevinirken, bir yandan da hastane kapılarında endişe ve üzüntülerle geçti günlerimiz…hayatın her anı hakikaten büyük sürprizlere gebe, iyisiyle kötüsüyle, her şeyiyle… o yaşadığımız derin üzüntülerden sonra maddi anlamda kendimize ve evladımıza kurmaya çalıştığımız güvenlik kalelerinin içinin ne kadar da boş olabileceğini anladım bir kez daha ve yatırım kavramına bakışımı tamamen yeniden şekillendirdim. Hayat zor ama bir o kadar da kıymetli bir şey ki, insanoğlu olarak hepimiz yaşamın kıyısına gelmeden idrak edemiyoruz bunu, tipik dokunsal Türk insanı, ille yaşayıp hissedeceğiz sonra dank edecek bazı şeyler kafamıza!
O günden beri uzun vadeli kesinlik arz eden planlar yapamıyorum kendim ve ailem için, daha çok harbi içinde bulunduğum AN’ı hissedip hissettirmeye ve çocuğumun gözlerinde gördüğüm ışığın içinde onunla hemhal olarak yaşamaya çalışıyorum. Atlıyorum, zıplıyorum, dans ediyoruz, açık havada geziyoruz, parklarda kumlarla inşaatlar yapıyoruz, ambulans, itfaiye, polis arabası ve çöp kamyonlarının peşine takılıp, iş makinalarının şoförleriyle arkadaşlıklar kuruyoruz, teknik bilgiler alıyoruz, gece istediğimiz saatte uyuyup yine de güne erkenden başlayabiliyoruz…bu çocukların enerjileri tanımsız bir şey, gerçekten ayarları yok! ama mutlular, buna da değiyor doğrusu…
2 hafta önce ikinci doğumgünümüzü kutladık Solomon sülalesi olarak…maşallah yine kırk kişi vardık, harran gürren derken ikinci mumunu da üfledi Deniz kuzumuz.. Sağlıklı güzel yaşlara olsun inşallah…
Araya giren onca telefonla ancak bu kadar yazabiliyorum şimdilik.
Ama dönüşüm feci acımasız olacak, her bir bok da yazılmaz ki kardeşim dedirteceğim
blogumu okuyan, tesadüfen karşılaşan bir iki kişiye…
Her nerede her kiminleyseniz güzel AN’lar diliyorum herkese…
Sabah duştan çıktım, bornoz üzerimde, oh uyanmadan rahatça giyinebileceğim derken, pıtı pıtı yanımda biten sarı lüleli bir yer mantarı…ilk iş kapının yanındaki prizi ve fişi gösterip gerekli kontrolleri yapmak! bir günaydın de be çocuğum, bir iyi sabahlar anneciğim de, yok ilk işimiz, üzerinde bornoz, kafasında havlusuyla anneyi de peşine takıp evdeki tüm prizleri teker teker kontrol etmek! Sıkıysa bir “evet annecim, priz ve fişlerimiz yerinde, çalışıyor” deme, isyan bayrakları havada…
Ne güzel bir isim…Çocuk Bayramı! Aslında onlara her gün bayram, bu saflıkla, bu sevgiyle, bu doğallıkla her günlerini Bayram gibi yaşıyorlar. Sanırım biz de o yüzden özeniyoruz çocukluğa geri dönmeye bu kadar…Neyse uzatmamak lazım derin tahlillere girerek
))
Aslında programda babamı Foça’ya götürmek vardı, malum mevsimi geldi, durunamıyor buralarda. Hem Deniz’i de biraz denize sokarım diye düşünüyordum alıştırma babında ayaklarını falan, kumlarda yürürüz birlikte diye seviniyordum ama çocuklu insanların plan yapmaması gerektiğini ısrarla tekrarlayan Murphy yine iş başındaydı. Denizcim keyifsiz olunca benim şoförlük ve deniz planım yattı. İyi ki de yatmış!
23 Nisan gibi bir gün her sene deli dolu yaşanıp çocuğuna da yaşatılmaz mı hiç? Sabahın köründe kanım kaynayarak ayaktaydım törenlere gidicez diye. Benim sabırsızlığıma inat her sabah 7.30-7.45 arası uyanan çocuğumun o gün 9′a kadar uyuyacağı tuttu. Gelip gidip bakıyorum ne zaman uyanacak diye. Stadda yer kalmayacak çünkü, acele etmek lazım. Neyse uyandık, kahvaltı, giyindik, tam teçhizatlı Cevat Kelle misali hazırlandık derken 11′e kalmadan Karşıyaka Stadı’ndaydık. Daha yoldan gelmeye başlamıştı törenin o coşkulu ahenkli sesleri!
Yahu dedim ben yaşamayı çok seviyorum, bu coşku dolu, bu ruh dolu, bu güleryüzlü insanlarla dolu ülkeyi çok seviyorum, çoluk çocuk, anneanne, dede, teyze, hala, komşu….biraraya gelip Çocuk Bayramı Coşkusunu öncelikle çocuklarına yaşatmak ve sonra kendi çocukluklarını hatırlamak vasıtasıyla buraya gelen herkesi çok seviyorum! Ne kalabalık ne kalabalıktı! Hem de deli sıcağa rağmen! Bir sürü ülkeden gelen bir sürü aydınlık yüzlü çocuk, danslar ederek, çeşitli gösteriler yaparak, şarkılar söyleyerek, bandolar çalarak, en nihayetinde ellerindeki Türk bayraklarını havaya saçarak müthiş bir COŞKU verdiler bize, müthiş! “Atatürk’ün Işık Çiçekleri” diye başlayan şiirle birbirlerine bakarak gözleri dolan ve ağlayan onca ebeveyn, hepimiz, o çocukların hepsini bir yumak haline getirip yüreklerimize sokmak istedik ve hepimiz daha da bir sıkı sarıldık kucaklarımızdaki çocuklarımıza! Hayat sizinle güzel ve yaşamaya değer, siz geleceğin IŞIKLARISINIZ diye sarıldık minik yavrularımıza…Gırtlaklarımız patlarcasına 10.Yıl marşını söyledik hep bir ağızdan, herkes BİR SEVGİ seli oldu aktı. Müthiş bir enerjiydi, anlatılmaz yaşanır denen cinsten bir tecrübeydi…
O stadda yaşadığım kendi çocukluk 23 Nisan’larımı hatırladım, çimlere bastığımız, sıcaktan bunaldığımız, yanımızdaki ülkenin çocuklarıyla tarzanca konuşma çabalarımız, resmi geçit törenindeki ciddiyetimiz, bandonun morarttığı dizlerim, komik pisilerim…o kadar o kadar çok şey geçti ki gözümün önünden, hepsini anlattım Deniz’e hepsini…
İlk 23 Nisan Çocuk Bayramını yaşadı çocuğum…deliler gibi koştu, bandocu abi ve ablalarını izledi, fotoğraf çekimlerine model oldu, kah omzumda kah kucağımda dans gösterilerine alkış tuttu, Türk Bayrağını taşıdı ilk kez, sallamaktan helak oldu çocuğum…saat 12.30′da sıcağın, kalabalığın ve deli annesinin bitmek bilmez coşkusuyla yorulmuş, ağlıyordu artık ne olur gidelim diye. Yolda da uyuya kaldı minik kuşum…
Seneye dedim Deniz’e, daha erken kalkacağız annecim, en geç saat 8.30′da gölgelikte yerimizi alıp, 2.5 yaşın bilinciyle 23 Nisan’ımızı kutlayacağız. Daha nice bayramlara ama Sizlerle!
Neden birtakım pozitif “değer”leri tüketmeye bu kadar meraklıyız insanlık olarak…tam aksine artırmaya bu kadar da ihtiyacımız varken!
Neden bir başıboşluk, bir bencillik, bir hükmedicilik hakim tüm ilişkilerimize…
Neden “bütün dünya bana hizmet etmeli” anlayışıyla yaşayan prens ya da prenseslerin sayısı giderek çoğalıyor çevremizde…
“Değer” verdiğiniz ilişkiler ardı ardına sarsıldıkça şöyle bir mesaj yerleşiyor içten içe bilinçaltınıza: “Güvenmeyeceksin!”
Bu mesajı birebir doğru bulmasam da kendimce şu şekilde yorumlamaya ve bünyemdeki sert etkisini yumuşatmaya çalışıyorum:
“İlişkilerdeki bağını özgürleştireceksin! Beklentilerini, özellikle duygusal anlamda sıfıra indireceksin..
Herkesi de hayatı algıladığı ve seçtiği şekilde yaşaması için serbest bırakacaksın. Ve bir ilişkide asla fedakarlık duygusuyla hareket etmeyeceksin…Bu geri dönüşü tehlikeli olan bir şey… Ha sana müdahale etmeye kalkanlara da gereğince haddini bildireceksin!”