Giderek Tatsızlaşan Şehrim Üzerine…

Tatsız geçen bir Pazar gününün üzerimizdeki etkilerini dağıtmak ve eğlenceli bir şeyler yapmak adına öğleden sonra İzmir Doğal Yaşam Parkı’na gidelim dedik ve büyük bir hayalkırıklığıyla bir daha gitmemek üzere bu sayfayı kapattık.
Benim güzel şehrim İzmir’imin “doğal” adı altında kalan birkaç parça yeşil alanı, kesinlikle gerçek İzmir’li olmayan, ne kendine ne çocuğuna ne çevresine ne de içinde yaşadığı dünyaya karşı en ufak bir saygısı olmayan, sorumsuz, pis, kaba, bencil insanlarca talan edilmekte olduğunu gördük!
Karşılaştığım insan manzaralarını yazsam karikatür mü gerçek mi ayırt edemezsiniz…yemek yediği masanın altına tükürüp ayağıyla ezen 60 yaşlarında dede mi istersiniz, son model türbanlarını takıp güruh halinde sipariş kuyruğunda birbirine bağırıp çağıran aileler mi istersiniz, baba tepeleme ketçap ve mayonezle süslediği patates kızartmasını kendinden geçmiş bir şekilde yerken, 5 yaşlarında çocuğu ayranı döktü diye onu döven bir anne mi görmek istersiniz, peçeteleri üçer beşer koparıp yer dekorasyonu olsun diye yerlere fırlatanları mı istersiniz ya da güzelim zürafaya muzlu gofret yedirmek için görevlinin ikazlarına rağmen kendini paralayan yetişkinleri mi…
İnanamadım, bu insanlar İzmir’li olamaz dedim, acayip pasifize oldum, moralim bozuldu, çocuğumuza yaşayarak vermeye çalıştığımız pozitif değer ve güzel ahlak normlarının başkaları tarafından nasıl da acımasız bir şekilde çiğnendiğini görmek beni çok ama çok üzdü.
Üstelik daha bir gün önce, küçük vapur yolculuğumuzda bize şu anki karşıyaka nikah dairesi önünden denize girilen, komşu bahçelerin dalından “çaldıkları” (ne büyük bir zevktir, bilirim!) taze meyveleri büyük bir keyifle yiyebilen, konu komşu herkesin akşam kapı önünde birbiriyle samimiyetle paylaştıkları çay saatlerini ve sohbetlerini, yazlık sinemalardaki tahta sandalye ve gazoz saatlerini gözlerinin içi gülerek anlatan tatlı mı tatlı, erdemli mi erdemli, aydınlık yüzlü, temiz düşünceli, eski Karşıyakalı, tam bir beyefendi dedemizle yaptığımız içimi ferahlatan bir sohbet yapmışken…bir gün sonra karşılaştığım bu manzaralar, yaşamakta olduğum güzel şehrimin içinde giderek yalnızlaştığımız hissini epeyce derinleştirdi bende…hakikaten kutuplaşmalar artıyor bu ülkede…birileri birileri yüzünden daha da uçlara doğru çekiliyor giderek…nerede bütünlük, nerede insanlık, nerede toplum…

Yağmurlu İzmir günleri

yine başladık…çok istemiştim ya, yeter artık bu sıcaklar, kış gelsin diye, aha işte göründü…
yağmur değil de problemim, karanlık gökyüzü :( ((
sabahtan beri durmaksızın yağıyor, saat ha sabah dokuz ha akşam dokuz, öylesine karanlık ki, fark edilmiyor…yağmur çizmelerini çıkarma zamanı gelmiş demek ki…tril tril yazlık eteklerimin altına da pek bir kro olacak ame…

2.Doğumgünümüzden kareler

Deniz mi kutluyor anne babası mı belli değil!
Öyle bir azim ve şevkle üflemişiz mumları

Deniz 2 Yaşında!

Ben geldim!

Bir iki değişiklik yapayım alelacele de geldiğim belli olsun dedim :) ))

Ta 4 Haziran’dan 15 Ekim’e kadar…dile kolay koskoca 4 ay!
Ay ben bu blog tembelliğimi nasıl adam edeceğimi bilemiyorum.
Şu takip ettiğim arkadaşlara bakıyorum da, mesela Pratik Anne, neredeyse her gün her koşulda bloguna iki satır da olsa bir yazı düşüyor. Sonra Asliberry, sonra PrimaRima, sonra Pinik Kuş…vallaha hayranım tempolarına. Çalışıyorum, çok yoğunum, çocuğum var bahaneleri de artık çok bayat be! Herkesin hayatı yoğun, herkesin çocuğu var, hatta bazılarımızın allah sağlıklı ömürler versin, 2 tane var! E ben, bunalım takılıp organize olamamaktan şikayetle hala aynı kısır döngü içinde gelip gidip aynı şeyleri tekrar ediyorum. Ha gayret, bir göreyim seni! Zaten kendi içsel varlığım için de şiddetle bir re-organizasyona gerek duyuyorum, yoksa gelmeye başladılar soldan soldan!

Neyse efendim, bu sene, çocukluğumdan beri ilk kez “artık ne olur yaz bitsin, kış gelsin!” dediğimiz bir yaz geçirdik İzmir’de…Yakın çevremdeki herkes pek bir hayretle baktı bana, bu kışın ne kadar tehlikeli geçebileceğini sezmiş olsalar gerek:)))

Neler yaptık 4 ayda?
3 ayımız çoğunlukla İzmir Foça İzmir ekseninde kilometre yapmakla geçti.
Deniz şahane bir yaz geçirdi Foça’da anneannesi ve dedesiyle…her gün deniz, tekne, kum, balık, bisiklet, koşmaca, tırmanmaca, saklambaç derken hem fiziksel hem de ruhsal bakımdan epey büyüdü gelişti. Dili çözüldü, papağan gibi her şeyi tekrar etmeye başladı, diyaloğumuz sevimli bir şekilde arttı. Çocukların gelişimini izlemek, anne ve baba için dünyada alınabilecek en büyük hazlardan biri olsa gerek…o kadar mutlu o kadar sevimli o kadar tatlı varlıklar ki…

Sadece Deniz’in rahatı ve mutluluğu için katlandığımız Foça günleri, Tolga ve benim içinse azap haline geldi. Üniversiteden beri anne baba hegomonyasından bağımsız yaşayan benim gibi bir tip için, onlarla bir şekilde ortak hayatı paylaşma zorunluluğumuz beni acayip bunalttı.
Temmuz’da 3 kişilik çekirdek aile olarak Assos taraflarına tatile gittik…Tolga’ya da, bana da, Deniz’e de çok iyi geldi. Kuzucum alıştı afsalt düşkünü anne ve babasıyla oradan oraya gezmeye, hiç arıza çıkarmadı yavrum. Tatil dönüşü ayrılmak zor oldu ama, içimiz sızladı onu tekrar Foça’ya bırakıp İzmir’e dönerken… allahtan ki yakın mesafe de akşamları gidebiliyoruz, tabii benzin fiyatları yüzünden bu sene onu da sınırlamak zorunda kaldık!

Birkaç kitap okuyabildim vapur yolculuklarımda. Maria Montessori’nin Annelik Sanatı’nı, Tony Humphreys’in Çocuk Eğitimin Anahtarı:Özgüven’i, Dr.Harvey Karp’ın Mahallenin Mutlu Yumurcağı’nı, OSHO’nun Çocuk kitabını ve sevgili Tamer Hoca’mın evirip çevirip defalarca okumaktan bıkmadığım Türkiye’den NLP Uygulamalarını ve pek tabii ki Milton Erickson’un Hipnozle Terapi Semineri’ni…sanki bir şeyler daha okudum ama hatırlamıyorum şimdi…kitaplar üzerine kesinlikle analizci yazılar yazmak gerekiyor, o da ayrı bir not kendime.

Teyzeciğimin beyninde çıkan ikinci kist haberiyle apar topar sonlandı Foça günlerimiz.
İzmir’e yerleşik düzene, evimize döndüğümüze sevinirken, bir yandan da hastane kapılarında endişe ve üzüntülerle geçti günlerimiz…hayatın her anı hakikaten büyük sürprizlere gebe, iyisiyle kötüsüyle, her şeyiyle… o yaşadığımız derin üzüntülerden sonra maddi anlamda kendimize ve evladımıza kurmaya çalıştığımız güvenlik kalelerinin içinin ne kadar da boş olabileceğini anladım bir kez daha ve yatırım kavramına bakışımı tamamen yeniden şekillendirdim. Hayat zor ama bir o kadar da kıymetli bir şey ki, insanoğlu olarak hepimiz yaşamın kıyısına gelmeden idrak edemiyoruz bunu, tipik dokunsal Türk insanı, ille yaşayıp hissedeceğiz sonra dank edecek bazı şeyler kafamıza!

O günden beri uzun vadeli kesinlik arz eden planlar yapamıyorum kendim ve ailem için, daha çok harbi içinde bulunduğum AN’ı hissedip hissettirmeye ve çocuğumun gözlerinde gördüğüm ışığın içinde onunla hemhal olarak yaşamaya çalışıyorum. Atlıyorum, zıplıyorum, dans ediyoruz, açık havada geziyoruz, parklarda kumlarla inşaatlar yapıyoruz, ambulans, itfaiye, polis arabası ve çöp kamyonlarının peşine takılıp, iş makinalarının şoförleriyle arkadaşlıklar kuruyoruz, teknik bilgiler alıyoruz, gece istediğimiz saatte uyuyup yine de güne erkenden başlayabiliyoruz…bu çocukların enerjileri tanımsız bir şey, gerçekten ayarları yok! ama mutlular, buna da değiyor doğrusu…

2 hafta önce ikinci doğumgünümüzü kutladık Solomon sülalesi olarak…maşallah yine kırk kişi vardık, harran gürren derken ikinci mumunu da üfledi Deniz kuzumuz.. Sağlıklı güzel yaşlara olsun inşallah…

Araya giren onca telefonla ancak bu kadar yazabiliyorum şimdilik.
Ama dönüşüm feci acımasız olacak, her bir bok da yazılmaz ki kardeşim dedirteceğim
blogumu okuyan, tesadüfen karşılaşan bir iki kişiye…

Her nerede her kiminleyseniz güzel AN’lar diliyorum herkese…

Güle güle dedeciğim…Yolun açık olsun….

Dün sabah aldık haberini…bedenen ayrıldı aramızdan…gözlerimde yaşlar, zihin gözümde çocukluğuma dair anılar ve giderek kabaran yürek acısıyla koyuldum yola…bugün de “ebedi yolculuk” dedikleri son yolculuğuna uğurladık Dedeciğimin artık yorulan bedenini…ruhu da özgürleşti, aramızdaydı bugün, gördü ne kadar seveni olduğunu, torunlarının her biri sırayla başucunda nöbet tutarken eminim mutlu oldu, gurur duydu…üzerimizdeki hakkını unutmak mümkün mü? “Erdem”in ne olduğunu yaşayan bir erdem olan senden öğrendim ben, Erdemler bütünüydün benim için… Seni çok seviyorum dedecim. Şu dünya zamanıyla ne kadar zaman geçerse geçsin, kalbimde bana bıraktığın sevgin hiç ama hiç kaybolmayacak…

Yolun açık olsun Dedecim…Işıklar içinde yol al…Rehberlerin seni korusun…

A.S.Neill ve Summerhill: Özgürluk Okulu

Alexander Sutherland Neill
17 Ocak 1883 – 23 Eylül 1973
İskoçya doğumlu İskoç eğitimci, yazar ve psikolog

Neill, İskoçya’da Forfar kasabasında, öğretmen bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının öğretmenlik yaptığı ilkokulun tüm sınıflarının tek bir oda içinde ders gördüğü bir köy ilkokulunda eğitim gördü. 1912′de Edinburgh Üniversitesi’ni bitirip M.A. derecesini aldı. 1914′te Gretna Green Okulu’nda müdür oldu. Bu süre zarfında, okulda verilen eğitimden duyduğu hoşnutsuzluk daha sonra yayımladığı yazılarında görülebilir. Bu yazılarda, kendisini “çocukları ezik ve sinik olmaları için yetiştiren eğitim sistemi aleyhinde durmak için yeteri kadar Nietzsche takipçisi” olarak tanımlayacak ve “sorgulayan, yıkan ve yeniden inşa eden akıllar şekillendirmeye çalıştığı’nı” belirtecektir.

Neill’e göre eğitimin amacı çocukları hayata hazırlamaktı. Şimdiye kadar geliştirdiğimiz uygarlık; eğitim sistemlerimiz, politikalarımız, dinlerimiz, ekonomilerimiz faizi, soygunculuğu, sömürüyü, savaşları ve doğanın kirletilmesini ortadan kaldıramamıştır.
Neill’e göre bir çocuğun mutluluğu, yetişirken vermiş olduğu kendi kararlarına en üst düzeyde saygı gösterilmesine ve çocuktaki “kişisel özgürlük” hissine bağlı olarak gelişiyordu. Çocukluk döneminde bu özgürlük hissinin yokluğu ve buna bağlı olarak gelişen baskılı çocukluğun mutsuz tecrübeleri, yetişkinlikte ortaya çıkan birçok psikolojik sorunun kaynağıydı.

1921′de Neill, düşüncelerini kanıtlamak amacıyla Summerhill Okulu’nu kurdu. Bu fikirler arasında, çocukların derslere girmeye mecbur edilmediğinde daha başarılı oldukları düşüncesi de vardı. Ayrıca bu okul demokratik ilkeler ile yönetiliyor ve okul kurallarının ne olacağını belirlemek amacıyla düzenli toplantılar yapılıyordu. Bu toplantılarda çocuklar okul personeliyle eşit oy hakkına sahiptiler.

Summerhill Okulu deneyimi, geleneksel okulların baskısından uzak olan öğrenicilerin yan gelip yatmak yerine kendi kişisel motivasyonlarını sağlayarak karşılık verdiklerini ortaya koydu. Dıştan dayatılan zorlamacı disiplin, kişinin içindeki öz-disiplinin gelişimini engelliyordu. Bu nedenle Neill, Summerhill’e giden öğrencilerin, zorlayıcı kurallarla eğitim veren diğer okulların öğrencilerinden daha iyi gelişmiş bir eleştirel düşünme yeteneğine ve çok daha fazla öz-disiplin sahibi oldukları değerlendirmesini yapmıştır.

Summerhill okuluna kabul edilen öğrencilerin genellikle sorunlu özgeçmişe sahip, özellikle mutsuz bir ruh haline neden olan huzursuz ve ilgisiz ailelerden geldiğinin gözönünde bulundurulması daha aydınlatıcı olacaktır. Summerhill’in iyileştirici ortamı, geleneksel okullar tarafından reddedilen sorunlu öğrencilerin bile başarılı bir gelişme gösterdiklerini kanıtlamıştır.

Çağdaşı olan Sigmeund Freud ve Willhelm Reich’in çalışmalarından oldukça etkilenen Neill, cinsel düşünceler karşısında insanların utanmalarına ve günahkarlık hissetmelerine neden olan cinsel baskıya ve Kraliçe Viktoria tarafından çıkarılan cinselliği baskı altına alıcı kanunlar nedeniyle ödediği ve haksız olduğunu düşündüğü cezalara sonuna kadar karşıydı. Cinselliğe karşı olmanın hayata karşı olmak anlamına geldiğini açıkça belirtmesi, cinsel baskının dorukta olduğu Viktoria döneminde onu zamanının birçok kişi ve kurumunda olduğu gibi “istenmeyen” kişi haline getirmiştir.

Öğretmenlik kariyeri boyunca 1916 yılından başlayarak, İskoçca’da öğretmen anlamına gelen “Dominie” serisi de dahil olmak üzere düzinelerce kitap yazmıştır: Amerikan eğitim çevrelerinde en çok yankı uyandıran ve adeta bir fırtınaya neden olan Özgürlük Okulu: Çocuk yetiştirme Konusuna Köktenci Bir Yaklaşım(1960) adlı kitabıdır. Son çalışması ise Otobiyografisidir:(Neill, Neill, Orange Peel!)(1973) Ayrıca çocuklar için Yaşayan Son Adam gibi mizah kitapları da yazmıştır.

A.S. Neill, iki kez evlenmiş ve ikinci eşi Ena Wood Neill, kızları Zoe Readhead dünyaya gelinceye kadar Özgürlük Okulu’nu müdüre sıfatıyla A.S.Neill ile birlikte yönetmiştir.

Fiş Merakı

Sabah duştan çıktım, bornoz üzerimde, oh uyanmadan rahatça giyinebileceğim derken, pıtı pıtı yanımda biten sarı lüleli bir yer mantarı…ilk iş kapının yanındaki prizi ve fişi gösterip gerekli kontrolleri yapmak! bir günaydın de be çocuğum, bir iyi sabahlar anneciğim de, yok ilk işimiz, üzerinde bornoz, kafasında havlusuyla anneyi de peşine takıp evdeki tüm prizleri teker teker kontrol etmek! Sıkıysa bir “evet annecim, priz ve fişlerimiz yerinde, çalışıyor” deme, isyan bayrakları havada…

Yaklaşık 8 aylıkken başlayıp hala devam eden bu priz ve fiş merakımızın sonu nereye varacak, bilemiyorum. Tüm sabrımızla biz takıyoruz, o çıkarıyor. Gece saat 12, Deniz, Tolga ve sinirlenmeye başlayan ben, bizim odada duvarda asılı gece lambasının fişinı tak çıkar tak çıkar tak çıkar! Patlamak üzereyim! Dün akşam ütü tahtasını istedi, verdim, salonda baş köşede ters duran ütü tahtası, üzerinde Deniz, ütü tahtasına monteli prize fişi sokup çıkarmaya çalışıyor…yeter ki tatmin ol çocuğum dedim, yeter ki bu merakını yaşa ve bitir! ev evlikten çıktı, çingen çarşısı oldu mübarek…kovalar, elektrik süpürgesi, bisikletler, ütü ve tahtası, mutfak süzgeçleri evin belli başlı dekorları nasıl olsa…bakalım bu akşam hangi priz ve fiş bizi bekliyor, göreceğiz…

Çocuk Bayramı!

Ne güzel bir isim…Çocuk Bayramı! Aslında onlara her gün bayram, bu saflıkla, bu sevgiyle, bu doğallıkla her günlerini Bayram gibi yaşıyorlar. Sanırım biz de o yüzden özeniyoruz çocukluğa geri dönmeye bu kadar…Neyse uzatmamak lazım derin tahlillere girerek :) ))
Aslında programda babamı Foça’ya götürmek vardı, malum mevsimi geldi, durunamıyor buralarda. Hem Deniz’i de biraz denize sokarım diye düşünüyordum alıştırma babında ayaklarını falan, kumlarda yürürüz birlikte diye seviniyordum ama çocuklu insanların plan yapmaması gerektiğini ısrarla tekrarlayan Murphy yine iş başındaydı. Denizcim keyifsiz olunca benim şoförlük ve deniz planım yattı. İyi ki de yatmış!
23 Nisan gibi bir gün her sene deli dolu yaşanıp çocuğuna da yaşatılmaz mı hiç? Sabahın köründe kanım kaynayarak ayaktaydım törenlere gidicez diye. Benim sabırsızlığıma inat her sabah 7.30-7.45 arası uyanan çocuğumun o gün 9′a kadar uyuyacağı tuttu. Gelip gidip bakıyorum ne zaman uyanacak diye. Stadda yer kalmayacak çünkü, acele etmek lazım. Neyse uyandık, kahvaltı, giyindik, tam teçhizatlı Cevat Kelle misali hazırlandık derken 11′e kalmadan Karşıyaka Stadı’ndaydık. Daha yoldan gelmeye başlamıştı törenin o coşkulu ahenkli sesleri!
Yahu dedim ben yaşamayı çok seviyorum, bu coşku dolu, bu ruh dolu, bu güleryüzlü insanlarla dolu ülkeyi çok seviyorum, çoluk çocuk, anneanne, dede, teyze, hala, komşu….biraraya gelip Çocuk Bayramı Coşkusunu öncelikle çocuklarına yaşatmak ve sonra kendi çocukluklarını hatırlamak vasıtasıyla buraya gelen herkesi çok seviyorum! Ne kalabalık ne kalabalıktı! Hem de deli sıcağa rağmen! Bir sürü ülkeden gelen bir sürü aydınlık yüzlü çocuk, danslar ederek, çeşitli gösteriler yaparak, şarkılar söyleyerek, bandolar çalarak, en nihayetinde ellerindeki Türk bayraklarını havaya saçarak müthiş bir COŞKU verdiler bize, müthiş! “Atatürk’ün Işık Çiçekleri” diye başlayan şiirle birbirlerine bakarak gözleri dolan ve ağlayan onca ebeveyn, hepimiz, o çocukların hepsini bir yumak haline getirip yüreklerimize sokmak istedik ve hepimiz daha da bir sıkı sarıldık kucaklarımızdaki çocuklarımıza! Hayat sizinle güzel ve yaşamaya değer, siz geleceğin IŞIKLARISINIZ diye sarıldık minik yavrularımıza…Gırtlaklarımız patlarcasına 10.Yıl marşını söyledik hep bir ağızdan, herkes BİR SEVGİ seli oldu aktı. Müthiş bir enerjiydi, anlatılmaz yaşanır denen cinsten bir tecrübeydi…
O stadda yaşadığım kendi çocukluk 23 Nisan’larımı hatırladım, çimlere bastığımız, sıcaktan bunaldığımız, yanımızdaki ülkenin çocuklarıyla tarzanca konuşma çabalarımız, resmi geçit törenindeki ciddiyetimiz, bandonun morarttığı dizlerim, komik pisilerim…o kadar o kadar çok şey geçti ki gözümün önünden, hepsini anlattım Deniz’e hepsini…
İlk 23 Nisan Çocuk Bayramını yaşadı çocuğum…deliler gibi koştu, bandocu abi ve ablalarını izledi, fotoğraf çekimlerine model oldu, kah omzumda kah kucağımda dans gösterilerine alkış tuttu, Türk Bayrağını taşıdı ilk kez, sallamaktan helak oldu çocuğum…saat 12.30′da sıcağın, kalabalığın ve deli annesinin bitmek bilmez coşkusuyla yorulmuş, ağlıyordu artık ne olur gidelim diye. Yolda da uyuya kaldı minik kuşum…
Seneye dedim Deniz’e, daha erken kalkacağız annecim, en geç saat 8.30′da gölgelikte yerimizi alıp, 2.5 yaşın bilinciyle 23 Nisan’ımızı kutlayacağız. Daha nice bayramlara ama Sizlerle!

İlişkilerde "değer" üzerine…

Neden birtakım pozitif “değer”leri tüketmeye bu kadar meraklıyız insanlık olarak…tam aksine artırmaya bu kadar da ihtiyacımız varken!
Neden bir başıboşluk, bir bencillik, bir hükmedicilik hakim tüm ilişkilerimize…
Neden “bütün dünya bana hizmet etmeli” anlayışıyla yaşayan prens ya da prenseslerin sayısı giderek çoğalıyor çevremizde…

“Değer” verdiğiniz ilişkiler ardı ardına sarsıldıkça şöyle bir mesaj yerleşiyor içten içe bilinçaltınıza: “Güvenmeyeceksin!”
Bu mesajı birebir doğru bulmasam da kendimce şu şekilde yorumlamaya ve bünyemdeki sert etkisini yumuşatmaya çalışıyorum:
“İlişkilerdeki bağını özgürleştireceksin! Beklentilerini, özellikle duygusal anlamda sıfıra indireceksin..
Herkesi de hayatı algıladığı ve seçtiği şekilde yaşaması için serbest bırakacaksın. Ve bir ilişkide asla fedakarlık duygusuyla hareket etmeyeceksin…Bu geri dönüşü tehlikeli olan bir şey… Ha sana müdahale etmeye kalkanlara da gereğince haddini bildireceksin!”