Bir İnsan Kendi “Anlam”ını Nasıl Bulabilir?

“Çalışma” fikri ile hemhal olmuş durumdayım.
Kitap elime ilk geçtiğinde Deniz daha yeni doğmuştu, taa 3.5 yıl önce.
Ne var ki o zaman yaşadığım dönem ve ihtiyaçlarım çok farklıydı. Dolayısıyla bu değerli eser, sadece kitaplıkta yerini almakla hayat bulmuştu evimizde.
Şimdi ise çok farklı. İçimde yaşayan ve büyüyen bir varlık gibi adeta. Her gün doluyorum, her gün doluyorum, bu tesir nasıl dengelenir, nasıl yönlendirilir, nasıl faydalanılır, nasıl paylaşılır ve aktarılabilir, şimdilik bilemiyorum, sadece yaşıyorum, hem şaşkınım, hem MUTLU OLMAK diye ifade edebileceğim haletin çok çok farklı bir skalasındayım sanki…Dikeyde bir hareket; yükseldikçe aldığın enerji de artıyor…Evren, İnsan, Yaratılış, Hayat, Yıldızlar, Tesirler, Zaman, Merkezler…. “Bilgi bir enerjidir, bir tohumdur” derdi E.A. Bir kez daha Zaman’ın Ötesine uzanıp, ne demek istediğini şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum…

“Çalışma’nın bakış açısından herkes dünyaya öğrenmek için bir ders ile, kendisi hakkında yerine getireceği bir görev ile doğar ve bunu görmeye başlamazsa, yaşamı gerçekten anlamsızlaşır. Tamamen unuttuğumuz bir şeyi hatırlamak zorundayız. Yaşam çok kısadır; yaşamda kendimizi çok erken kaybederiz. Sürüklenmeyin. Kendinizi yakalayın ve sorun: ‘Ben ne yapıyorum? Nereye gidiyorum?’ Çok geç olmadan önce yapmanız gereken şeyi düşünün; üzerinde çalışmak açısından neyin sizin için önemli olduğunu düşünün. Herkes kendi içinde üzerinde çalışması gereken şeyi, bu hayatı yaşamak için gerekli olan kendi sebebini ayırt etmelidir. İnsan bu gezegene içsel bir görevle doğar ve yaşam öylesine düzenlenmiştir ki insan kendisini ve kendi anlamını sadece yaşam vasıtasıyla bulamaz, ancak bu içsel görevin ne olduğunu görmek yoluyla bulabilir. Çalışma der ki, herkes kendi görevi açısından tam olarak en iyi şartlara doğmuştur ve en iyi şartların içindedir; ve bir insan Çalışma ile karşılaşırsa eğer onun şartları, çalışma amacı için en iyisidir. Fakat tabii ki herkes, eğer başka şartlar içinde olsaydı her şey çok kolay olurdu, diye düşünür. Durum böyle değildir. Doğum kader’dir, kaza değildir ve bütün alınyazısı kişinin kendisi ile ve olası tekamülü ile tamamlanmalıdır. Kişi, kendini içinde bulduğu şartlara karşı çalışmalıdır. Yoksul doğmak zorluklara yol açar ve zengin doğmak da zorluklara yol açar. Yaşam her zaman beklediğimizden farklı olarak devam eder ve sanki her şey çapraz gider. Eğer yaşamın kendisi amaç olsaydı, durum bu olmazdı. Fakat bizim ve diğer tüm insanların anlamak ve dönüştürmek için bir başlıca özelliğe sahip olduğumuz bakış açısından bakarak kendi yaşamlarımızı düşündüğümüzde, var olmanın tüm anlamı değişir.”

“İnsanlar sık sık Çalışma’yı samimi olarak hissederler fakat asla kendilerinde fark ettikleri bir şeyden başlamayı ve onun üzerinde çalışmayı samimi olarak düşünmezler. Her şeyi birlikte ve hiçbir şey ödemeden isterler.”

Oğlum Büyüyor

Bu akşam saat 10′da uyudu. O uyuduktan sonra ne yapacağımı şaşırdım. Öylece kalakaldım kendimle. “Hadi, bak işte sana zaman.Yapmak istediğin bir sürü şey var. Kalk, harekete geç…”
Ama yok, bir türlü bir şey yapamıyorum, gidip terlemiş mi bir kontrol edeyim, gidip üstünü açmış mı bir bakayım, gidip bir öpüp koklayım diye diye en az üç kez gittim geldim odasına…
Kendi başıma kalmayı öyle bir unutmuşum ki, evde olduğum her an’ım Deniz, Deniz, Deniz…

Bu da bir dönem, geçecek biliyorum, onun hayatında, bizim hayatımızda yeni bir dönem başladı. Yeni dinamiklerle tanışıyoruz, hepimizin yerleşik dengeleri hafiften bir sallanıyor, gitmesi gerekenler giderken, iyiler muhafaza edilmeye çalışılıyor, hatta ve hatta yeni yaratılan dengelerle küçük dünyalarımız renkleniyor…İç sesimi dinlemeyi öğrendim artık. İleriye doğru bir adım atarken çok iyi biliyorum ki bazı değişim ve zorlukları da beraberinde seçiyorum ama şikayet etmiyorum, gelişimin doğası da bu değil mi zaten?

Artık kendine ait bir dünyası var. İstediğimiz de bu değil miydi? Kesinlikle buydu!
Bireyselliği gelişmeli, içsel olarak bizim her an O’nun yanında olduğumuzu bilerek, kendi istek ve arzularıyla beraber yürümeli. Çok keskin geçişler ya da çok ısrarcı telkinlerde bulunmadan, elimizden geldiğince yön vermeye çalıştık ona kendi istidatları doğrultusunda. Devam da edeceğiz çünkü önünde daha uzun bir yol var…

Dün sabah uyandı, baktım koridorda göründü, elimi tuttu ve “Bu sabah oyun evine gitmeyecek miyiz Ebru?” diye sordu. “Hayır tatlım, bugün tatil, oyun evi de tatil, tüm arkadaşların evlerinde anne ve babalarıyla birlikte. Bugün gün boyu istediğin şeyleri yapabiliriz.” dedim. “Semra öğretmenim de evinde mi bugün?” dedi. “Evet tatlım, Semra öğretmenin de, Bahadır Abin de, herkes evinde bugün.” Günlük rutinini içsel bir onayla kabullenmesi sevindirdi beni.

Fena yol almadık şu anaokul olayında. Kendi değerlerimize ve çocuk eğitimi konusundaki inançlarımıza uygun, küçük, mütevazi, oyun merkezli, esnek, hoşgörü ve sevginin çocukların gözlerinden yansıdığı bir okul bulabilmemiz de işimizi kolaylaştırdı. Elbette iniş ve çıkışları olacak, biliyorum, ama baştan kabullendiğim ve olası senaryorlara hazırlıklı olduğum için, ince eleyip sık dokumuyorum. Büyüyor ve büyümek sancılı süreç. Hayalkırıklıkları, sevinçleri, arzuları, öfkeleri, reddedilişleri, birliktelikleri ve tüm bu süreç içinde KENDİ’ni fark etmeyi öğrenecek, öğreniyor da yavaş yavaş…Onu izlerken bu haller içinde, kendimi de izliyorum aynı zamanda. Anne kimliğimle onu sarıp sarmalarken, tüm bu duyguları istediği süreç ve şiddette yaşamasına onay veriyorum, “yaşa ki, 3.5 yaşında tatmin olmayan duygularını, 35 yaşına taşıma anneciğim” diyorum.

Öyle sorular soruyor ki bana, öyle sohbetler geçiyor ki aramızda, artık bir arkadaşım var her daim yanımda. Uyandığında penceresinden güneş yansıyorsa odasına, ilk sözü “ne kadar güzel bir gün, değil mi Ebru?” oluyor. Apartmandan çıkıp, yeni ekilen menekşeleri gördüğü zaman, “Ebru şu çiçeklerin renklerine bak, ne kadar da güzeller değil mi?” diyor. Bahar geldiğinin ve ağaçların çiçeklendiğinin farkında. “Ebru, arılar bu ağacın üzerindeki çiçeklerden mi bal yapıyorlar?” ya da “Bak, otların arasında kara hindibalar da çıkmış, senin için bir tane koparabilir miyim?” diye de ekliyor. Bu aralar en büyük merakı tabela, bilumum şişe, direk, pano ve paketler üzerindeki yazıları okutmak ve okumak. Bitmek bilmeyen bir merakla her gördüğünü okutuyor, elbette biz okuya okuya tüm market tabelalarını, tüm otobüs şirketlerinin isimlerini, neredeyse tüm trafik işaretlerinin anlamlarını, bir sürü bir sürü sembolü öğrendi. Küçük oyuncak uçaklarının kapısındaki yazıları bile okutuyor, deodorantlarımız, saç spreylerimiz, deterjan kutuları üzerindeki tüm işaret ve semboller çözülmüş durumda. Geçenlerde araba kullanırken bana, “U dönüşü tabelası vardı, niçin dönmedin?” diye sordu, oysa ben görmemiştim bile! Zihnine kaydettiği her şeyi birleştirme ve sentezleme döneminde bir nevi. Bir alışveriş merkezinin merdivenlerinden hızla çıkarken seslendi bana: “Görmüyor musun, dikkat kaygan zemin yazıyor.” Kalakaldım, gerçekten de köşede böyle bir tabela vardı. Görsel hafıza çok güçlü. Bir kere söylemek yeterli bu veletlere. Bir daha asla unutmuyorlar!

Bizimse çöplükten beter zihnimiz acınası halde. Oradan buradan saldıran düşünceler, sesler, karışan Benlikler, yapılacak işler, şartlanmışlıklar, çıpıt çarşısı mübarek. “İnsan Kendini Hatırlamayı düşünür ancak bunu sıklıkla unutur. Düşünmekle kalmamalı, Kendini Hatırlamalıdır” diyor Maurice Nicoll. Şu ara okuduğum satırlarında öyle bir Kendim’i yakalıyorum ki, içim acıyor acıyor acıyor ama pes etmiyorum. Şu an hayatımda var olan her şey ile birlikte Çalışma’nın konusuna iştirak etmekten başka yapacak bir şeyim yok.

Büyüyen oğlumdan kareler…

Öpücük Teklifi

Elim klavye üzerinde gidip gelirken zorlanıyor ilk kez.
Bu sayfaları unutmuşum resmen…

Dün iş için ofise gelmem gerekti.
Aksilik bu ya, 20 dakikada bitecek işim, 1.5 saate uzadı.
Tolga ve Deniz de Kordon’da tekne incelemelerinde bulunduktan sonra,
“hadi artık” demek için ofisin kapısını çaldılar. Koşup açtım.

Elinde rengarenk minik balonlardan oluşan bir demetin arkasına gizlenmiş şirin mi şirin bir çocuk bana ne dese beğenirsiniz:

“Ebru, bana bir öpücük verirsen eğer, bu balonların hepsini sana verebilirim.”

Sarıldım, öptüm öptüm öptüm…
Sana bir değil binlerce öpücük verebilirim güzel oğlum.
Sen benim küçük prensimsin.