Madde ile Sen, Her Şey ile Hiç olan ve bu Her Şeyin Ahengine uyabilen Sen, O Ahenkten olacağın An’ı özle.
İ.N.ve K
Madde ile Sen, Her Şey ile Hiç olan ve bu Her Şeyin Ahengine uyabilen Sen, O Ahenkten olacağın An’ı özle.
İ.N.ve K
Passing through…Passing through…
Gece 23.30′da filmden çıktığımda zihnime çakılan en anlamlı diyalogdu.
40 yaşındaki Ben’e yakından ve samimi bir bakıştı…hayatımdan bir gün gibi adeta…o güzel ve keyifli masada, 82 yaşındaki Yunanlı kadının söyledikleri, sanki tüm hayatın bilgeliğini içinde barındırıyordu ve küçük ama benim için anlamlı bir detay…hayatımdaki bazı görüntüler flulaşırken ben sanki bu şeyleri yeniden kaybediyorum yeniden yeniden…soluk ve büyük bir boşluk…bazen o görüntülerin her detayını yeniden canlandırmak istediğimde tekrar görüyorum ama güneş doğunca o güçlü ışığın altında yeniden yitiriyorum her şeyi…hüzün ve gerçeklik bir aradaydı ve sonrasında bilinçaltında derin muhasebelerin dönüp durduğu sleepless bir gece.
40 yaş çok güzel, çok anlamlı, çok daha farkındalıklı ama hoşgörü, mizah ve tebessüme daha fazla zaman ve enerji ayırmam gerektiğini gösterdi ekrandaki Celine 40 yaşındaki bana…çizgilerim o denli keskin ve belirgin olmasa da, izler derin ve mahsun…
Her ne olursa olsun, Jess’in yapıcı espritüelliği ve tipik Amerikanvari rahatlığı ile idealist Celine’in inatçı masumiyeti arasındaki karakter çarpışmaları ve buna dair aralarındaki diyaloglar, nefesimi tutup hadi bakalım ne diyecek diyerek beklediğim en heyecanlı dakikalardı. Seviyorum bu ikiliyi!
Küçük Şeyler’i seviyorum bu aralar…
Var Oluş’un kuytu köşelerine saklanmış ince detayların farkındalığı mutlu ediyor beni.
Bazı sözcüklerin cazibesine kapılıyorum sıklıkla…okurken ve telaffuz ederken özellikle…küçük küçük notlar alıyorum ve düşünüyorum üzerinde dakikalarca…seviyorum bu an’ları….
Örneğin “masumiyet”, “harmony”, “zarif”, ”yansıma”, “ebediyet”, “flow”, “sleepless”, “blossom”…
Beni dış dünyanın karmaşasından alıp cennetin bahçelerine taşıyorlar adeta. Yitip gidiyorum kelimeler arasında…
Günlerdir süregelen yağmur ince ince devam ederken, çayımı demledim, pencere önüne tünedim…yine fazlasıyla düşüncelerdeyim bu aralar…silkinmeli ve realiteye dönmeliyim en acilinden…
The Alchemist okumaya doyamıyorum. Seneler önce Türkçesini okuduğumda da bu kadar etkilenmiş miydim hatırlamıyorum ama her zaman söylerim, İngilizce’de, Türkçenin ifade edemediği bir anlam bütünlüğü var, cümleler daha bir etkili, daha bir bütün gelir her zaman bana. Daha çarpıcı, daha vurgulu ve şaşılası derecede basit! Bu basitlik ve sadelik bile tek başına yeterlidir benim için…
The old man said “Everyone, when they are young, knows what their Personal Legend is.
At that point in their lives, everything is clear and everything is possible. They are not afraid to DREAM, and to yearn for eveything they would like to see happen to them in their lives. But, as time PASSES, a mystreious force begins to convince them that it will be impossible for them to realize their Personal Legend.”
It’s a force that appears to be negative, but actually shows you how to realize your Personal Legend. It prepares your spirit and your will, because there is one great truth on this planet: whover you are, or whatever it is that you do, when you really want something, it’s because that desire originated in the soul of the universe. It’s your mission on earth.
The Soul of the World is nourished by people’s happiness. To realize one’s destiny is a person’s only real obligation. All things are one.
And when you want something, all the universe conspires in helping you to achieve it.
Tüm bu satırları okurken, kendim için düşlediklerimin geçip gitmesine seyirci kalmak çok acıttı beni…Gözlerimden yaşlar süzülürken, bir yanım, şu an sahip olduklarıma tebessüm ederken, içimdeki güçlü ses hala ve hala haykırıyor niçin beni dinlemedin, niçin düşlerinden vazgeçtin, bambaşka bir yerde, bambaşka bir olasılıklar diyarında var olabilirdin diye?
Sanırım bu ağır sorunun yanıtını bu hayatımda veremeyeceğim. Sadece almam gerekeni alıp, Yol’uma devam edeceğim. Şimdilik yapabileceğim bu sadece.
Last week, was a rainy week in Izmir and it’s still raining…
I missed to see sun & sunshine especially in the morning when I opened my eyes for a new day…
Actually, I’m a summer lover…sun and sea and a little tree shadow with my books…I wish I could stop time forever…
Nevertheless, with this coming new year, I’m trying to change my wiev and trying to see the beautiful possibilities in winter…
What I can find are
I can see rainbow
I can smell nature
I can follow a little snail walking in the rain:)
I can taste rainwater…mmmmm
I can run & I can dance & I can play with my son when it’s raining…
And finally I can make a cup of tea…sitting near a window…watching our perfect Universe and our perfect Lives…
Thank you God for the everything (from my little son )
2013 için ciddi anlamda düşlerim ve hedeflerim var. Bu düşler ve hedefler öncekilerden farklı zira şımarık çocuk gibi “istiyorum da isityorum” ile olmadığını, farklı dinamiklerin işin içinde olduğunu öğrendiğim bir yıl oldu uğurlamakta olduğumuz 2012…
Aslında hepsi bir süreç…Zaman’ı sadece rakamlarla ölçmeye alışmış lineer zihinleri esnetmek zor ama aslında olan biten, her geçen yıl ile birlikte biraz daha büyüyüp, Hayat’a ve Kendimiz’e dair farkındalığımızı bir parça daha genişletmekte olduğumuz..
2012’de öğrendiğim en büyük bilgi, DIŞARI’da hiçbir şey ya da hiçbir SUÇLU’nun olmadığı, HER ŞEYİN BENİM FARKINDALIĞIMIN BİR YANSIMASI olduğuydu! Epey bir silkelendim, epey bir acıdım yüzleştiklerimle ama çok şükür içselleştirdim bir parça ve özgürleştim beklentilerimden, yargılarımdan, suçlamalarımdan ve şükrettim Evren’e böyle bir dil ile benimle konuştuğu için.
Doğa’nın işleyiş düzenine bir kez daha hayran kaldım, bir yaprağın kıvrımlarında yitip gittim, bir Salyangoz ile ahbap oldum…ve biz insanlık Doğa’ya uyum sağladığımız sürece, büyük bir bereket, bolluk ve Rahmet’in her an yağdığını idrat ettim ve bir kez daha şükrettim hayata!
Oğlumu daha çok sevdim, anladım ki onunla geçirdiğim saniyenin binde birinin binde biri bile, aramızdaki bağı her geçen gün daha da güçlendiriyor. Geceleri uyandığında yanıma gelip, “seni çok özledim Ebru” diyerek bedenime sarılan minik elleri, hayatın bana en kıymetli armağanı!
Beslenme şekil ve içeriğimize daha çok dikkat ettiğim zamanlarım oldu çoğunlukta. Aslında yemek yemeğe ne kadar da az ihtiyacımız var! Koştum bol bol, koştum sabahın ilk ışıklarını izleyerek ve bedenime daha iyi baktım, onun sesine daha çok kulak verdim.
Ve evimde daha çok mum yakıp, daha çok IŞIK düşledim. Her bir köşesini sevgiyle işledim. Anladım ki, nereye gidersem gideyim, aradığım tüm huzur aslında benim İÇİMDE.
2013 için düşlerime gelince, bu düşleri gerçekleştirmek için gereken kararlılık, irade, disiplin ve DÜŞ GÜCÜ tavan yapmış durumda. Küçük küçük hedeflerimi not ediyor, öncelik ve yapabilme gücüme göre eyleme geçiyorum ufak ufak.
Küçük bir hayatım var benim. Küçük umutlarım, küçük düşlerim. Şimdilik. Böylesini seviyorum.
1.Kuvvetli bir detoks programlıyorum öncelikle. Hem fiziken hem ruhsal manada iyi bir arınma. Bol su ve bol taze yeşilliğin ağırlıkta olduğu bir beslenme. O kaba saba yiyeceklerle bedenimize öyle kötü enerjiler alıyoruz ki… Spor spor spor…onsuz olmuyor! Düşüncelerimde sadelik…Olan’a evet, Olmayan’a Hoşçakal diyebilme olgunluğu.
2.Bir dilek defteri istiyorum, daha ziyade bir günlük…Duygu,düşünce ve isteklerimi not edip, karşılaştığım olayları yazabileceğim ve böylece her şeyi kendimin yarattığını bana bire bir gösterecek bir ayna!
3.Zihnimi daha iyi organize etmek en ciddi hedefim! Saçma sapan bir sürü şey peşinde koşup enerji harcamak ve elde var sıfır olmak yerine, seçici davranıp basit, sade, doğal ve “az” şey istiyorum hayatıma, hayatımıza. Biliyorum ki zihnimi iyi organize edebildiğim takdirde, ZAMAN’ımı da daha iyi organize edebileceğim. Peşinden fıldır fıldır koşmadan, AN’ın içinde OLMAK ile ilgilenebileceğim…Epey bir zaman ve efor alsa da bunu biraz biraz öğrendim sanıyorum:)
4.SADELEŞMEK en büyük hedefim…nasıl anlatsam bilemiyorum. O kadar az şeye ihtiyacımız var ki aslında…Eskiden bana mutluluk veren, beni oyalayan ve belki de bir sürü şeyden kaçışımı sağlayan alışveriş olayı…nasıl zor nasıl gereksiz geliyor şimdi. BİLEREK ALMADIĞIM bir farkındalığı yaşıyorum. Giysi dolabımı, kitaplığımı, evimi, çocuğumun oyuncaklarını, ayakkabı kutularımızı….önce kabadan başlayıp sonra giderek süptilleşen bir Sadeleşme hareketinin tam da merkezindeyim. Daha AZ ve daha AZ sloganım!
5.Yeni yemek denemeleriyle birlikte mutfakta daha çok zaman geçirmek istiyorum. Kendimize özel bir damak tadı keşfetmek kadar keyifli bir şey yok. Bol kitap, bol doğal gıda, bol baharat…harmanla, ilgi, sevgi ve merak kat, güzel bir kadeh şarap, minik elleriyle yardımcı küçük bir aşçı, erken gelirse bu ortama katılan baba, tınısı tüm evi kaplayan güzel bir müzik ve sıcak, huzur dolu bir akşam…daha ne isteyebiliriz ki????
6.Oğlumun odasına, her akşam ne okusak diye tüm kitapları yer sermeden karşımızda görebileceğimiz küçük, basit bir kitaplık istiyorum. Bir Montessori kitaplığı. Onun düzenleyebileceği, yazılı aktivitelerini ve resimlerini muhafaza edebilecek, fonksiyonel bir kitaplık.
7.Kocaman bir DÜNYA ATLASI istiyorum ama puzzle şeklinde. Tamamlayıp, halı olarak kullanmayı düşlüyorum
Her akşam yatmadan önce Deniz ile bazen bir ülke bazen bir şehir tanımayı ve imajinatif olarak oraları gezdiğimizi düşlemek istiyorum.
8.Doğa’da daha çok vakit geçirmek, toprağa, taşa, ağaca, yaprağa, çiçeğe, böceğe, geceden kalan çiğ’e, diri havaya daha çok dokunmak ve içime çekmek istiyorum. Çocuğumun tüm doğayı birebir yaşayıp deneyimleyerek öğrenmesini istiyorum! Yeni rotalar bulup, haftasonları keşfe çıkmak ve hatta küçük kamp denemeleri yapıp, Dedetepe Çiftliği’nin bu seneki yaz tatiline hazırlık yapmayı hedefliyorum.
9.Deniz’i eğilimli olduğu birkaç spor alanında test edip, kendisinin de severek ve ilgiyle devam edebileceği bir spor programına yönlendirmek istiyorum, istiyoruz. Tekne işlerini ve denizi çok seviyor. Yelken için yaşı henüz küçük olsa da, yeğenimin desteğiyle bu sene tanışabileceğini düşünüyoruz.
10. Dernek işlerine daha çok, daha disiplinli, daha özverili ve daha nitelikli zaman ayırmayı da çok istiyorum. Kitap basma işini tekrardan canlandırmak hepimizin DÜŞ’Ü…Bunun için başka dinamikler gerekse de, onların da yolunu bulacağını biliyorum.
Son olarak kendime ait küçük, özel, mütevazi bir alan istiyorum. Tamamen kendime ait bir gün olabilir, 2-3 saat olabilir, doğada geçirilecek bir haftasonu olabilir, içinde kıymetli dost muhabbetlerinin olduğu bir pencere kenarı da olabilir ama tamamen bana ait. Yalnızca bana. Özel.
Ve,
“Yaşam stili bir BİLİNÇTİR. Varlığını çalıştır. Yaşamın daha zengin bölgelerine girmek için göstereceğin her çaba, sendeki yokluk bilincini yıkmana yardım edecektir. Kendini bolluğa alıştır, vizyonunu yükselt ve imkansızı düşle, tüm zenginliklerin gerçek kaynağı ve onları korumanın ön koşulu olan bir ‘refah bilinci’ yarat” diyen Dreamer’ın sesini yanıma alarak, hepimiz için İYİ BİR YIL diliyorum.
Bu muhteşem kadın, ailesi ve fotoğraflarıyla tanışmadıysanız, hiç vakit kaybetmeden web sitesini ziyaret edin…edin ki gününüz bu fotoğraflardaki dinamizm, renk, sevgi ve IŞIK ile aydınlansın!
www.rebeccazellerphotography.com
Ahh bir Türkiye’ye gelse, ne yapar, ne eder, mutlaka ailecek bir günümüzü fotoğraflamasını çok ama çok isterim…”herkes her işi yapamaz” çok önemli bir ilkedir benim için, bu kadın bu işi hem çok iyi hem çok severek hem de bambaşka bir vizyon ile yapıyor. Hakikaten çok iyi bir vizörü var. Sayesinde İskandinavların hastası oldum! Zerafet desen onlarda, doğallık desen onlarda, sıcakkanlılık, uyum, bütünlük, güzellik, alçakgönüllülük, iyi fizik…hayata dair bir sürü pozitif unsur hepsi birarada! Boşuna değil huzur ve refahın en çok bu ülkelerde görülmesi…Kadının müthiş tatlı iki çocuğu var, şimdi üçüncüye hamile! Hayranım ayrıca doğurganlıklarına da…ben 35 yaşında ancak bir tane doğurabildim, bunlar 40′ından sonra üçüncüye de yelken açıyorlar, hem de büyük bir istek ve sevgi ile…Elbette içinde yaşadıkları kültür ve sosyal imkanlar bizimkilerle karşılaştırılamaz! Benim ülkemde kadınlar ve çocuklar halen bu kadar eziliyorken, fazla bir şey söyleyemiyorum, içim acıyor zira:(
Her günümü bu siteyi açıp çocuk ve aile fotoğraflarına bakmadan geçiremez oldum. Hatta bu kadın sayesinde ayak fetişisti bile oldum diyebilirim:) Bir insan bu kadar güzel mi çocuk ayağı fotoğraflayabilir…ya da bir ayak fotoğrafıyla SEVGİ’yi bu kadar mı güzel aktarabilir?
O çocukların saçları, kıyafetleri, çamurlu ayakkabıları, yüzlerindeki mimikler, bakışlarındaki ifadeler, tebessümler, saçlarındaki tokalar, kucaklarındaki kitaplar, çoraplarındaki kirler, aktivitelerindeki minik parmaklar, kuzenler, kardeşler, arkadaşlar, çiftlerin birbirlerine bakışlarındaki ilgi ve sevgi, parmaklardaki zerafet…hep birlikte olmaktan duyulan mutluluk ve yansımaları…Güzel insanlar bu İskandinavlar; hayatı güzel yaşayıp, güzel yansıtıyorlar!
Ben de Rebecca Zeller’in bu muhteşem fotoğraflarını enerji transformasyonu yapmada kullanır oldum. Resmen bu fotoğraflardan enerji çalıyorum! O çocuklara ve ailelere baktıkça kendimi daha iyi hissediyor, daha umut dolu oluyorum ”geleceğe” dair. Kendi sığ ve kısıtlı vizörümden kurtulup, çocukların yüzlerindeki ifadelere, mimiklere daha kolay adapte oluyor ve her geçen gün onları daha çok seviyorum…
Çocuklar çok güzel varlıklar! Çok kıymetliler! Onlara da kendimize de çok iyi bakalım!
Ve koşulsuzca SEVELİM!
Aylardır günlerdir yoğunluğu birbirini aşan bir sürü olay yaşıyorsun, sonra gelip hiç ilgisiz bir konuda bloga yazı yazıyorsun. Burası da böyle bir platform işte. Birikim birikim birikim, nihayetinde iki küçük satır sonuç:)
Evde kendime küçük bir sunak oluşturmaya karar verdim. Kendime ait, kendi içselliğimle bulaşabileceğim, taş, mum, çiçek, kristal, su, koku…ne varsa kullanabileceğim, tüm Evren ve İnsanlığı “Işık” içinde düşleyebileceğim küçük bir mekan. Şiddetle ihtiyacım var. Kendi özelimi yitiriyorum gitgide. Her gün bu sunakta yaşam için şükranlarımı sunup, tüm yaşamı kucaklayan dualar edebileceğim birkaç dakika geçireceğim. Biliyorum, çok iyi gelecek…
Tüm insanlık olarak zor zamanlar yaşıyoruz. Dünyamız da zor zamanlar yaşıyor. Bu zamanlarda ayakta kalabilmenin sırrı, Sandra Ingerman’ın nefis ifadesinde olduğu gibi “Sevgi dolu bir alanı muhafaza etme gücü”nü yitirmemekte.
Bu muhteşem kadının sitesinde her ay yayınladığı “Dönüşüm Mektupları”nı okumanız dileğiyle…
Bir kitap. Bir Düş Okulu. Bir Kendini Hatırlama aracı. Bir Tebliğ. Bir Yardım. Bir Ayna. Bir “Ben Kimim?” rehberi. Dikey Zamanda sınırları alt üst eden devrimsel bir Hareket. Bir Şuur değişimi. An’da büyük bir idrak. Bundan Önce ve Bundan Sonra durumu. Okumalı, okutmalı. İhtiyacımız olanı çekip almalı ve yaşamalı.
Kişisel gelişim yolculuğumda bunca zamandır yaşadıklarımdan biriktirdiğim en büyük sonuç: Her şey başka bir şey’e vesiledir. Her başlangıç aynı zamanda bir Son’dur. Her realite kendinden sonraki realitenin hazırlayıcısıdır. Ve Yol sonsuzdur, bitmez, çünkü Biz de Sonsuzuz, Evren Sonsuz, Alemler Sonsuz…Zaman, rakamlar arasına sıkıştırdığımız bir süreç değil, Zaman bir enerji, bir Oluş durumu, akıl ile kavramakta zorlandığımız ama içten içe bildiğimiz, hissettiğimiz bir Varoluş durumu…
Kelimeler hakikaten yetersiz. Maurice Nicoll ile örtüşen o kadar çok şey var ki…çünkü her şey aslında BİR. Her şey aslında aynı amaca hizmet ediyor: İnsan’ın Tekamülü. Bireysel Tekamül. Her şey bizde başlıyor, Biz’de bitiyor. Dışımızda ne bir etki, ne de bir olay var. Gerek toplumsal, gerek bireysel düzlemde, her şeyin yaratıcısı bizleriz. İyiliği de kötülüğü de Biz yaratıyoruz, kimse birbirine bir şey yapmıyor aslında. Dünya bu durumda olduğu için bizler böyle değiliz, tam aksine Dreamer’ın da söylediği gibi “The World is Such because You are Such!”
Son günlerim, kitabı yazıp çizmekle, geri dönüp bazı bölümleri tekrar tekrar okumakla, aldığım notları sentezlemekle, kendi iç dünyamda yakaladıklarımı hazmetmekle, bazen hüzünle bazen de yüzümde büyük bir gülümsemenin keyfiyle geçiyor.
Öyle devrimci bir vizyon var ki, ölüm & doğum, eğitim, bireysel tekamül, hayat, zaman, ekonomi, tarihsel olaylar…dünyaya ait temel değer ve inançları ciddi derecede sarsıyor. Yine de kendi iç dünyamda beni bir yerden alıp başka bir yere taşıdığını ve daha da taşıyacağını biliyorum. Bu da bir araç, tıpkı Metapsişik, tıpkı NLP, tıpkı Optimum Denge, tıpkı 4.Yol ekolü gibi. Aslında hepsinin de yaptığı bir ve aynı şey. Bana, gerçek Ben’i hatırlatıyorlar.
“Bilgi, sen var olduğun andan beri sana aittir ve daima senin içindedir. Tıpkı mutluluk, refah, irade, Oluşun Birliği ya da ister Tanrı olsun isterse para, aradığın her şey gibi bilgi de sana dışarıdan gelmez. Kimse sana onu veremez, o sadece ‘anımsanabilir’”
Anımsamama yardımcı olan iyi & kötü Her Şey…ve bu yolda birlikte yürüdüğüm tüm Yol arkadaşlarım! İyi ki varsınız, Hepinize teşekkür ediyorum.
Son günlerde çevremdeki çocuklu arkadaşlarımın hayatlarında yeni bir dönem başladı. Meşhur 4+4+4 eğitim sistemimizin ilk uygulamalarını hep birlikte göreceğiz. Deniz 3 Ekim itibarıyla 48 ayını dolduracağı için bu sene bu uygulamadan pratikte uzak kaldık çok şükür! Ama teoride uzak kalmak pek mümkün olamıyor zira 2 yaşındaki çocuğu olan da, 5.5 yaşında çocuğu olan da hep aynı mevzuyu konuşuyor: Çocukların EĞİTİM’i ne olacak?
Yorumlara katılmıyor, sessiz kalmayı tercih ediyorum zira çok iyi derecelerle üniversite eğitimi almış biri olarak, Türkiye’deki EĞİTİM’i zerre kadar ciddiye almıyorum! Okullarda verilen “Eğitim”e inancım olmadığı için de, ebeveyn arkadaşlarımın “başarı”sı yüksek okul arayışları ya da çocuklarından bekledikleri “başarı”nın içeriği bana anlamsız ve boş geliyor. Ama içinde yaşadığımız SİSTEM ve KÜLTÜR’den kendimiz soyutlamak mümkün olmadığı için, onları anlıyorum, öyle kabul ediyor ve kendi seçimlerine bırakıyorum. Öte yandan düşünmeye devam ediyorum elbet…bir gün gelecek benim çocuğum da bu düzenin bir üyesi olacak, o zaman ne hissedecek, ben ne hissedeceğim, Aile olarak “Eğitim” ve “Başarı” hakkındaki bakış açımızı koruyabilecek miyiz? Çocuğumuzu nasıl yönlendireceğiz? Elimizdeki imkanlarla ona sunduğumuz vizyonu ne kadar geliştirebileceğiz? Karşı karşıya kaldığımız çıkmaz sokaklarda “diğerleri” olarak yaşamaya ne kadar devam edebileceğiz….
Eğitim ve başarı, yatay düzlemde içine sıkışıp kaldığımız dar vizyondan farklı anlamlar taşıyor benim için. Daha çok dikeyde bir hareket…İçsel gelişimin temel olduğu, Doğru Kişilik’in yetiştirilmesi üzerine bir çaba…hayatın her yönüyle tecrübe edildiği, zamanında yaşanması gerekenlerin yaşandığı, “Başarısızlık”ların değil, “Sonuçlar”ın olduğu, gerekli derslerin alınıp yeni tecrübelerin yolda olduğu bir süreç daha çok. Kendine kattıkların, bilinçaltına yerleştirdiğin temel inanç ve değerler, hayattaki temel duruşun, reaksiyonların, duygu ve düşüncelerin, seni sen yapan pek çok şey…
Dolayısıyla bir çocuğa verilebilecek en temel EĞİTİM’in AİLE’de başladığına inanıyorum. Ve bir AİLE neye inanıyorsa onu yaşar. İnsanları seviyorsa çocuk insanları sevmeyi öğrenir. Bir çiçeği, bir sümüklüböceği, küçük bir kediyi seviyorsa, yağan yağmurdan, gökyüzündeki yıldızlardan, sabah açan Güneş’ten hikayeler yazabiliyorsa, çocuk hayatı sevmeyi öğrenir. Aile gezmeyi, araştırmayı, okumayı, müziği seviyorsa, çocuk küçük yaşta severek Sting dinleyebilir, kütüphanedeki kitaplardan masallar anlatabilir, küçük bir teknenin kaptanı olup, haydi denizlere açılalım diyebilir. Aile çocuğu dinleyip, gerektiği zaman empati kurabiliyorsa, çocuk da insanları dinlemeyi ve onların HİS’lerinden haberdar olmayı öğrenir. Birisi onu hayal kırıklığına uğrattığında, acısını yaşayıp, duygularını haykırabilir…Aile Toplumsal Uyum’u bozmadan, kendi değerlerini yaşayabiliyorsa, çocuk da uyum içinde özgün olmayı öğrenebilir…Aile gerektiğinde güçlü bir duruşla HAYIR diyebiliyorsa, çocuk da HAYIR diyebilmeyi öğrenir. Aile bir problem karşısında çözüm için alternatifler arıyor, zorlanıyor ama yine de pes etmiyorsa, çocuk da boyun eğmemeyi, mücadeleyi ve Arayış’ı öğrenir …ve tüm bunlar ve nicesi, Okul’lardaki Eğitim’in çocuğuma verebileceklerinden çok ama çok ama çok daha önemli ve anlamlıdır benim için!
Deniz şu an 1.sınıfa başlasa, Okul’un ona ancak basit matematik, okuma/yazma ve biraz da sosyal ortam bilgisi verebileceğine inanıyorum. Başka da bir beklentim yoktur!
Hayat kitaplardaki gibi 4+4 değil ne yazık ki! Hayat çok daha büyük ve değerli bir şey!
O yüzden Eğitim ve Başarı girdabına sıkışmadan, olanca gücümle, yapabildiğim ölçüde keyif ve sevgiyle yaşamaya bakıyorum oğlumla….Ondan hiçbir beklentim yok. Ama yaşamasını umduğum pek çok güzellik var elbette. Bakalım o neleri seçecek, acısıyla tatlısıyla birlikte yaşayacağız….
Bana yaşadığım sürece hep böyle bakmanı temenni ederim Deniz’cim…”Seni çok iyi tanıyorum, sana güveniyorum, yapacağımız çok şey var Annecim” bakışın bu
Seni Seviyorum bir tanem.