Enerji Durumları

İnsan dengesiz bir varlık!
Bir gün halsizlikten yatağa yapışıp kolunu kaldırmak istemezken, ertesi gün enerjisi tavan yapmış şekilde her şeyin üstesinden gelme gücüne erişebiliyor. Manen ve fiziken!
Aha örnek bendeniz!
Cumartesi sabahı sekize on kala Deniz’in çekiştirmeleriyle adeta sürünerek yataktan çıktım.
Gözlerimi açamıyorum, bir halsizlik, genel bir mutsuzluk hali…uyuz mu uyuz…
Evde kahvaltı hazırlamak bile zul geldi, çocuğu kaptığım gibi kuzenime gittim. Baktım açmadı, geri döndük. Akşamüzeri sahile yürüyüşe çıktık açılırım umuduyla ama yok, o kilometre yürüme ruhu yok o gün bende! Bugün iş çıkmaz, yallah evine kızım dedim. Geceden de Tolga’ya tembih ettim, ertesi sabah bana dokunmuyorsunuz diye!
Ama o ne? Pazar günü gün ışığıyla Deniz’i beklemeden kendiliğinden açılan gözler cin gibi ve hayat dolu, içim kıpır kıpır! Hava muhteşem! Hemen balkonda kahvaltı yapabilir miyiz diye kontrole gittim. Sonuç pozitif! Balkon pırıl pırıl yıkandı, silindi. Sarı kafa mutluluk kelebeğimle birlikte kahvaltı hazırlığı başladı. Yazlık mama sandalyesi balkonda yerine kuruldu. Fırında kaşarlı ekmekler, domatesli omletler, mis gibi demlenen çay, kekikli zeytinler…pazara yol alan insanların neşeli sohbetlerini izleyip dinleyerek şahane bir kahvaltı yaptık. Kova, kürek, tırmık üçlümüzü kaptığımız gibi karşımızdaki parka indik. Tolga ile ikisini bırakıp kendime ait birkaç işi hızlıca hallettim. Parka döndüm ki, sarı kelebeğim Efe diye harika bir abi bulmuş, mutlulukla kamyonlarını doldurup boşaltıyorlar…hiç bu kadar uzun parkta kalmamıştık, Tolga, ben, Deniz, Efe, Efe’nin dedesi, Gökdeniz ve babası…neşe içinde bir park keyfi yaşadık. Eve çıkıp duşumuzu yaptığımız gibi öğle yemeği ardından uyku..Bugün pazara ben gideceğim dedim Tolgaya. Yallah pazara o güzelim tazecik sebze ve meyvelerin arasına! Ne keyif ne keyif, pazar arabasında yer kalmamış, o kadar çok şey almışım…Onları eve bıraktığım gibi yürüyerek market alışverişine. Ha bir de bütün bunları yaparken sürekli çevreme sırıtıyorum, ne güzel bir gün değil mi diye!
Tolga da pek bir anlam veremedi halime, sessiz sessiz izliyor…Girdim mutfağa, brokoli timbalesler, fırında patatesler, tavuklu pilavlar, kremalı çorbalar, taze yeşillikli salatalar…habire çalışıyorum, bitmiyor enerji. Sonra bana da garip geldi halim, başladım dışarıdan izlemeye kendimi, harbi garip bir güç gelmiş bu kadına dedim, zira sabır küpü olan kocamın bile sabrını çatlatan çocuğumu o an dünyanın en geniş yüreği ve hoşgörüsüyle bağrıma basabildim…Tolga’nın açlıktan ve yorgunluktan nevri dönmüştü ama ben havaya saçılan pilav tanelerini toplarken pek bir mutluydum!
Ne sinir bozucu değil mi? Bazen pek bir gıcık olurum bu haldeki insanlara, yapay gelir haletleri ama değilmiş vallaha, ben de hissettim, yaşadım birebir. Nitekim uzun sürmedi, Pazartesi sabahı işe yine sürünerek geldim…
Dediğim gibi, İnsan Dengesiz bir Varlık!

Iggle Piggle & Upsy Daisy

Yaklaşık 1 aydır akşam 20.30-21.00 arası düzenli aktivitemiz, çocukların neden bu kadar çok sevdiğine bir türlü anlam veremediğim Gece Bahçesi’ni izlemek! Zira bana göre tam bir deli saçması ama Deniz için Iggle Piggle, Upsy Daisy, Makapaka, Ninky Nonk, Pontifine’lar…evimizin dördüncü bireyleri. Çevreden aldığım izlenimler 1,5-2,5 yaş arası çocukların bu karakterleri çok sevdiği yönünde…

Geçenlerde ofisten bir arkadaşım ile (onun da 1,5 yaşında bir kızı var) yine çocuklarımızın bu karakterleri neden bu kadar çok sevdiğini konuşuyorduk. Konuşmanın bir yerinde “artık karar verdik, izlemeyi yasaklayacağız, çünkü Iggle Piggle ve Upsy Daisy sürekli sarılıp birbirlerini dudaktan öpüyorlar. Çocuklara çok yanlış şeyler öğretiyor bu karakterler” dedi.
Nasıl yani oldum, dondum kaldım, bir şey diyemedim! Tıkandım resmen!
Zira bir yetişkin olarak benim bu öpüşme harekinden anladığım, bir SEVGİ ifadesiydi!
Arkadaşımın anladığı ise, bir SAPIKLIK tehdidiydi.

Siz olsanız birbirini öpen iki çizgi film karakterinin maceralarını izlemeyi çocuğunuza yasaklar mıydınız? Cidden soruyorum ya, eğrisi doğrusuyla bir anlatır mısınız, özellikle çizgi film konularında tecrübesi olan anne babalara soruyorum…


Personality

Yeni yılda Hindistan acentasından bir arkadaşımız çok güzel bir yazı göndermişti.
Print edip panoma asmıştım. Bu ara öyle tatsız olaylar üst üste geldi ki şirkette, bugün bu yazıyı tekrar okuyunca derin bir iç çektim ve yazarken her kelimesini hissetmeye çalıştım. Basit ama sık sık unuttuğumuz ama her zaman ihtiyacımız olan temel yaklaşımlar…

Don’t compare your life to others’. You have no idea what their journey is all about.
Don’t have negative thoughts or things you cannot control. Instead invest yr energy in the positive present moment.
Don’t over do. Keep yr limits.
Don’t take yourself so seriously. No one else does.
Dream more while you are awake.
Forget issues of the past. Don’t remind yr partner with his/her mistakes of the past. That will ruin yr present happiness.
Life is too short to waste time hating anymore. Don’t hate others.
Make peace with yr past so it won’t spoil the present.
No one is in charge of yr happiness except you.
Smile and laugh more.
You don’t have to win every argument. Agree to disagree.

Kendime ait Zaman ve Mekan istiyorum

İnsanın çocuğuyla yalnız kalamaması nasıl bir duygudur, biliyor musunuz?
Son derece sıkıntılı ve bunaltıcı!
Deniz’e annemin bakmasının büyük avantajları olduğu kadar büyükkkk dezavantajları da var…
Keşke en azından 2 yaşını bitirene kadar çocuğuma kendim bakabilseydim…Keşke imkanlarım buna elverseydi…
Bugün biraz sıkıntılıyım…kafam da karışık.
Çekirdek ailemi yeniden organize etmek istiyorum.
Evimde kendime ait Zaman ve Mekan istiyorum.
Çocuğumla birebir yaşayacağım geniş zamanlar istiyorum, özgürce, kimsenin karışmadığı, kimsenin fikrini belirtmediği, kimsenin çat kapı gelmediği zamanlar…Deniz, Tolga ve Ben’in, Aile olduğumuzu hissedip yaşayabileceğimiz ortamlar…
Böyle kalabalık bir sülalede ne yazık ki buna çok fırsatım olamıyor!
Ne yapmalıyım, katı sınırlar mı çizmeli yoksa daha da esneyip rahatlamalı mı, konuşsam bir türlü konuşmasam bir türlü…sıkışmış durumdayım :( (((

Soğuk İzmir günleri, hastalıklar, güzel kitaplar, ilk azımız ve maymuna dönen Ben üzerine…

Ben geldim !!!!
Neler neler oldu geçen sürede bizim cephede…

İzmir’de alışık olmadığımız soğuklar tabiri caizse tam anlamıyla kıçımızı dondurdu!
Zar gibi giyinen ben bile üzerime kalın bir mont çekip, Kordon’un ayazına karşı atkı ve bereyi doladım boynuma…
Deniz kuşu eve hapsoldu, camdan kuşları, uçakları, nene ve dedeleri izledi…
Evde karıştırılmadık delik bırakmadı, bizim yatakta zıplamayı ve atlamayı keşfetti, en zevkli oyunumuz haline geldi…

Nuray’cım işe döndü ama hastalıklarla birlikte…Sonra Eva, ardından Avi hastalandılar…bütün ofis hastalıktan kırıldı çoluk çocuk…aman korunalım derken Fritz de hastalandı. Ben aralarında tek tabanca sağlam kalma çalışmalarımı hala sürdürüyorum…

Nihancım vasıtasıyla Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin’i ve şahane eserlerini keşfettim.
Nasıl bir iştahla okuyorum nasıl…en çok Doğru bildiğim Yanlışlarımla karşılaşmak beni çok etkiledi. Tüm bu bilgileri içselleştirip sağlam bir zemine oturtmak lazım. Şu an kafam allak bullak vaziyette…

Ben patlamadan çok şükür Deniz kuzumun ilk azısı patladı!
Çocuğum ağzındaki ızdıraptan tüm neşesini yitirdi, iştah kayboldu, uykuları bozuldu, kucağa düştü iyice, hiç bırakmayın beni diyor, yatağa koyar koymaz uyanıp tekrar göğsümüze sığınıyor…çok tatlı çokkkkk….

Tüm bu sürecin içinde maymuna dönen Ben, her akşam iş çıkışında gökyüzüne bakıp bu günü 1 dakika daha uzun yaşadık diye kendimce minik sevinçler yaratıp evimin yolunu tutuyorum…

Yeni Yıl’da Zaman

En güzel “İyi Yıllar” dileğini Halil Cibran’ın enfes şiiriyle çok sevgili Gülcan’cım göndermiş.
Üzerine söylenecek bir şey kalmıyor…

ZAMAN

Ölçüsüz ve ölçülemeyen zamanı ölçebileceksiniz. Davranışlarınızı ayarlayacak ve hatta ruhunuzun rotasını, saatlere ve mevsimlere göre yönlendirebileceksiniz.

Zamanı, kıyısında oturup, akışını izleyeceğiniz bir nehir haline döndüreceksiniz.

İçinizde zamana bağlı olmadan varolan öz, yaşamın zamandan bağımsızlığının zaten farkındadır;Ve bilir ki, dün bugünün anısı, yarın ise bugünün rüyasıdır.

Ve yine bilir ki, içinizde şarkı söyleyen veya düşünen özünüz, hala yıldızları uzaya dağıtan o ilk an’ın içinde devinmektedir.

Aranızda, özündeki sevme gücünün sınırsızlığını hissetmeyen var mıdır acaba?

Yine de bu hudutsuzluğuyla aynı sevginin, bir sevgi düşüncesinden diğerine, bir sevgi davranışından bir başkasına, kendi varlığının tam orta yerinde sımsıkı ve hareket etmeden durduğunu kim hissetmez?

Ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?

Yine de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz, her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.

Ve bırakın bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklasın.

Ofis Düzenleme Çalışmaları


7 yıldır şu ofis masamı ve çevresini istediğim gibi düzenleyemedim gitti!

Garfield’lar astım olmadı, şans bambusu koydum olmadı, dergiler & kitaplar getirdim olmadı, melekli takvimler koydum, neşeli rengarenk kalemler aldım, yine olmadı. İstediğim o neşeli, cıvıl cıvıl, beni yansıtan görüntüyü bir türlü yaratamadım…

Eh tabii, insanın müdürü tipik bir Alman olunca ortamda estetik falan aramayacaksın, adamın her şeyi mekanik! Dümdüz, gösterişsiz, sade ama işlevsel…Hayata bile böyle bakıyor, ya siyah ya beyaz…grilikler çok az ve belirsiz onun için…Ama ama boğuyor beni, daralıyorum, bir süre idare ediyorum sonra başlıyorum yine inceden inceden çalışmaya…

En son çalışmalarım evdeki cd’liği ofise taşıdım. Sürekli müzik yayını yapıyorum. Bazılarını çok beğeniyor. Kendi çapımda küçük bir cafe yarattım, Starbucks’dan, Ikea’dan mug’lar aldım, latte, bitter çukulata, profiterol, günün indirimli pasta servisini yapıyorum. Çok hoşuna gidiyor. Ekranımın üzerine koca bir pano astırdım, günün sözü, günün fıkrası, günün çizgi romanı…ne bulursam takıp takıp çıkarıyorum. Habire ona da okuyorum, Allah’tan muhabetti çekiliyor da neşeli kimliklerimizle günü tamamlıyoruz. Bir de çiçekli kaktüsler aldım, birini ekranımın yanına, minik kuşumun fotoğrafının altına koydum. Çok yakışmış değil mi?
Ve beni up eden en son darbem: Masamın üzerine kocaman bir cam kestirip altına da National’dan alıp senelerdir sakladığım koca dünya haritasını sermek oldu!
Oh be! Acayip rahatladım! Her gün her gün yeniden bakıp, dünyanın bilinmeyen nerelerine nasıl gidebilirim, orada hayat nasıl yaşanır, insanlar oralarda neler yapıyorlardır, onların hayalleri kuruyorum.
Seyşeller, Caroline Adaları, Mascarene Adaları… sorun bana, söyleyim hemen yerini.
Bedava seyahat diye buna denir işte!!!

Down & Up

Bu aralar yine down olmuş bir moddayım…bedenim koşuştururken ruhum sanki ağır çekimde yaşıyor…hiçbir şeyden tat almıyorum, hayaller, planlar, projeler, umutlar…hepsi çok yüksek raflara kalkmış gibi. Yeni bir yıl geliyor oysa, heyecanlanmak, geçmiş yılın iyi bir muhasebesini yapıp, yeni hedeflere gözleri dikmek lazım ama yok yok yok…bir türlü UP olamıyorum, bana bir kaldıraç lazım ama ne?

Hayallerini satan fakir kızın öyküsünü biliyor muydunuz siz?
Öyle yoksulmuş ki kızcağız, bir lokma ekmeğe muhtaçmış.
Bir gün bir ilan görmüş:
“Hayallerinizi satın alıyoruz.” diyormuş.
Düşünmüş, taşınmış, “Satamam, başka hiçbir şeyim yok” demiş.
Ancak sonunda açlık ağır basmış, gitmiş hayallerini satmış.
Sonra…
Günlerce gözüne uyku girmemiş.
Hayat anlamını kaybetmiş. Ölesiye mutsuzmuş.
Daha fazla dayanamayacağını anlayıp hayal tacirlerine koşmuş:
“Vazgeçtim” demiş, “Geri verin hayallerimi!…”
Gülmüş hayal tacirleri:
“Çok geç küçük kız” demişler, “Sattık onları biz… Yeni sahipleri çoktan gerçekleştirdiler bile hayallerini…”

Hayallerimi kaybetmek istemiyorum ben, onları geri istiyorum!!!

Little Pleasures….

Please…while you can…
Take time to enjoy all the little pleasures that God has provided for you…
If you need some hints…
Go back and read this again!

Tempo

Ne tempo ne tempo…tam 12 gün olmuş bloga dokunamayalı.

İş, ev, çocuk, spor, alışveriş, sosyal hayat…derken kaça bölüneceğimi şaşırmış durumdayım.
Tam da bu durum üzerine Elif Şafak’ın yazısı cuk diye oturdu.

Elif Şafak annesine mesaj atmış neden beni altız doğurmadın, hiçbir şeye yetişemiyorum diye.
Kendinden en az 6 tane klonlamak istiyormuş, eşi de “Allah Korusun” demiş !
Ben de aynı talepte bulunuyorum dedim Tolga’ya. Adamın beti benzi attı.
“1 tanesiyle nasıl başedemediğimi gören büyük Allah’ım sen böyle bir eylemden beni koru” oldu yorumu.
Pis nankör dedim, hayatını bunca kolaylaştıran bir kadından 6 tane daha isteyeceğine Allah’tan koruma istiyorsun…zaten güzellikten anlamazsınız siz erkekler, odunluk var genlerinizde dedim, gülüştük…

Bu evlilik ve ebeveynlik işinde bir enayilik var kesinlikle.

Erkeğin bir günü:
Sabah işe gider, çalışır, akşam eve gelir, duş alır, pırıl pırıl sofrasına oturur, afiyetle pişmiş yemekleri mideye indirir, çocukla oynar, uyutur. Aynı anda kendisi de uyur. Sabah askıdan temiz ütülenmiş kıyafetlerini alıp elini kolunu sallaya sallaya yine işe gider.

Kadının bir günü:
Gece çocuk uyanmalarıyla bölük pörçük olmuş bir uykudan gülen bir yüzle uyanıp ufaklığına sarılır.
Kuala gibi üzerine yapışmış bir çocukla aynı anda elini yüzünü yıkar, giyinir, yatak toplar, lattesini yapıp çantasını hazırlar. Çöpleri atmayı yine unutmuş eşine iltifatlar yağdırarak çöpleri organize eder.
Dolabın ve ufaklığın eksiklerini tespit edip, günlük yapılacaklar listesini update eder.
Koşa koşa vapura yetişir. Çok özel 10 dakikasında kitabını okur. 9′a 10 kala çalmaya başlayan telefonlarla işe günaydın deyip akşam 6′ya kadar bilumum çeşitlilikte insanla konuşur, yazışır, kavga eder, eğlenir. Öğle tatilinde koşa koşa spora gidip karın bölgesine yerleşmiş simidinden kurtulmaya çalışır. Ödenecek faturaları & kredi kartı ekstrelerini düzenleyip ödemeleri yapar. Özlenen eş dost akrabaya hatır sorar. Kendine iyi gelen birkaç blogu takip eder. Gazetelere göz atıp gündemden bihaber kalmamaya gayret eder. Annesiyle konuşup, çocuğun günlük durumu hakkında bilgi alır, talimat verir :) )) İş çıkışı muhakkak market ziyareti yapıp, kol kaslarını geliştiren torbalarla eve dönüş yolunu tutar. Spor olsun diye asansörü kullanmayıp, 4 katı yürüyerek çıkar. Evin kapısı açılır açılmaz oyun isteyip naz yapan dünyalar tatlısı bir çocukla azar: at olur, eşek olur, araba olur, hokkabaz olur, zıplar, döner, dans eder, ne istenirse o kılığa girmek için kendini paralar. Alınanları dolaplara yerleştirir. Koca gelir, çocuk kocaya pas edilip çamaşır makinesine çamaşır koyar, banyosunu temizler, sofra hazırlar. Meraklı çocuğa tencere içindeki tüm yemekler tanıtılır, çeşitli yaratıcı aktiviteler eşliğinde en az yarım saat yemek seromonisi yönetir. Kurulan sofrayı kaldırır, mutfağı toplar, bir sonraki günün yemeğini orgazine eder, çocuğun dolabını şöyle bir gözden geçirir, çamaşırları asar. Kocanın bir sürü sorusuna cevap verir. Tam kıçını koltuğa koyup şöyle derin bir nefes almak üzereyken bir bakar ki değil gün gece bile bitmek üzere…Bu arada kafada bitip tükenmek bilmeyen diğer işler, projeler, okunacak kitaplar, makaleler….

Ne kapasite var biz kadınlarda maşallah…Bizim 1 günümüz=erkeklerin 3 günü!

Bu aralar psikopata bağlamış durumdayım yine: neden ben bu kadar yoğunken Tolga bu kadar rahat diye. Aslında cevabı çok iyi biliyorum ama okşanmaya ihtiyacı olan sevgili EGOM bu cevabı asla duymak istemiyor: Seçimlerinin sonucunu yaşıyorsun sevgili Ebrucum!