Çocuğu Zor Yemek Yiyen ya da Hiç Yemeyen Bir Anne Ne Yapar?

Son 15-20 gündür yine TOP dönemlerimizden birini yaşıyoruz Deniz ile.

Moralimin dip yapıp yerlerde süründüğü, sinirlenip bağırdığım, kurallar koyup yönetimi ele almaya çalıştığım, ama inanmadığım için bir işe yaramayan bu sığ davranış modellerinden sonra yine alternatif çıkış yolları arayıp, hem kendimi hem aile fertlerini yükseltmeye çalıştığım bir döngünün içinden geçiyoruz. Hayırlar ola!

Biliyorum, geçecek, her sert çıkış kendi içinde dengelenip kendi ritmini bulacak…
Sonra başka bir iniş çıkış, eski & yeni realite çatışmaları…derken yeni bir yolculuk….hiç bitmeyen bir gelişim & değişim süreci aynen Doğa’da olduğu gibi. Aynen Çocuklu bir hayatın doğasında olduğu gibi…

Deniz hiçbir zaman yemek yemeyi seven bir çocuk olmadı. Bu konuda her zaman anneannesi ve ben inisiyatifi ele alıp, onu “bilinçli ve kaliteli” beslemeye çabaladık. Kimi zaman oyunla, kimi zaman kitapla, kimi zaman hikayeyle, kimi zaman gezme ve araştırmayla, çoğu zaman da binbir çeşit maymunlukla, zaten sevmediği bir süreci onun için daha da sıkıntılı hale getirmeden, tabiri caizse “geçiştirmeye” çalıştık. Dile kolay, 36 aylık, hadi ilk 6 ay sadece anne sütü, 30 aylık bir marathon! Yemek yemeyi “istemediği”, “reddettiği” zamanlarda bazen onu kandırarak yedirdik ama bazen de ısrarlı direnci karşısında teslim bayrağı çekmekten başka bir şey gelmedi elimizden. Çok üzüldük, kahrolduk, kendimizi suçladık, gerildik, her güne “acaba bugün nasıl yemek yedireceğim” kabusuyla uyandık…Çok zor günlerdi çünkü hakikaten bir anne için en üzücü konulardan biri yemek yemeyi sevmeyen bir çocuğa severek yemek yedirmeye çalışmak ve sonuç alamadığında en kolay yol da kendini suçlamak…ama baktım ki bu iş böyle olacak gibi değil, öncelikle benim yeni bir bakış açısına ihtiyacım var. Eski kayıtları silip yerine “Akıl ve Sevgi” dolu yönergelerle hareket edeceğim yeni rehberlikler aradım, okudum, dinledim, araştırdım ve bu süreçte olayı bir “problem” olarak tanımlayanın kendi zihnimden ve eski şartlanmışlıklarımdan başka bir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleştim! Halbuki çocuğum doktor kontrolünde gayet sağlıklı bir şekilde gelişimini sürdürüyor, yapısına ve ihtiyacına göre besleniyordu. Problem o minik yavruda değil ”sağlıklı çocuk” tanımını sadece fiziksel beslenmeye eşitleyen zihnimdeki kemikleşmiş programdaydı!

Çocuğum bana kendi “istek ve ihtiyaçlarını” aynen Doğa’da olduğu gibi kendi diliyle, kendi ritmiyle bildiriyor ama “iyi anne” olma idealim bu sesi duymuyordu. “Anneciğim, benim kapasitem bu kadar, şu an yediklerim bana yetiyor. Daha fazlasına ihtiyacım olduğunda kendim talep edebilirim” diyordu ama son derece toy bir anne olan ben duymazdan gelip, üzerine bir de zaman zaman kontrol edemediğim gerginliğimle çocuğumun iradesini sıfırlıyordum. Nerede özgürlük fikri? Nerede çocuğun seçimlerine saygı gösterme, nerede öz-denetimli çocuk yetiştirme idealleri?

Bu yüzleşme, yemek olayımızdaki ilk çıkış noktası oldu!
Birden her şey aydınlandı, içim ferahladı, yüzümde tekrardan gülücükler açtı ve yemek saatlerimiz kendi doğasındaki ilk dönüşümünü yaşayıp belli bir dengeye kavuştu. Bu süreçte Deniz’i bol bol mutfak işlerine ortak etmeye, değişik tatları denemeye, sevdiği ve sevmediği tatları kendisinin keşfetmesine izin verip, kendi arzu ettikleri doğrultusunda beslenmesine özen gösterdik. Onun yanında “aa evet, bizimki de çok zor yiyiyor” yakınmalarından uzak durup, “istediklerini gayet severek yiyiyor” destek mesajlarını verdik. Masamızı ona göre düzenledik, küçük tabakları, küçük çatal kaşıklarıyla kendi yeme becerisini geliştirmesi için ona bol bol imkanlar sunduk, bunun feedback’ini hemen aldık, 2-2.5 yaşındayken köfte, sarma, patates…gibi katı gıdaları rahatlıkla yiyebiliyor, çorba ve cacığını döke saça, oyunla da olsa idare ediyordu. Hepimiz rahatlamıştık, belli bir dönem kendi içinde sükuna ermişti. Elbette yine zorlandığımız anlar oluyordu ama kendi yaklaşımımızı ve Deniz’in tepkilerini gözden geçirip, hemen yeni rotalar belirliyor ve onu üzüp sıkmayacak şekilde yola devam ediyorduk.

Ta ki 3 yaşını doldurmasına günler kala, bugün bu yazıyı yazmama sebep olabilecek kadar bizi zorlayan, anlayış ve hoşgörü sınırlarımızı yerle bir eden, ne yapsak, nasıl davransak, nerede yanlış yapıyoruz sorgulamalarıyla vicdanımızı didik didik edip, gün içinde binbir kere değişen “haleti ruhiyesini”ne uyum sağlamaya çalışıp, perişan düştüğümüz bugünlere kadar…

Feci bir şey! Acayip bir dönem! Tam bir Deli var karşımızda, anı anına uymuyor!
Var olan her şey “itiraz ve başkaldırı” sebebi. Her şey “Hayır”, her şey “istemiyorummmmmmmm”, her şey “benimmmmm, ben yapacağımmmm”!
Saniye durmuyor, sürekli koşma ve tırmanma halinde, koltuktan benim üzerime, benim üzerimden motoruna, oradan Tolga’ya, Tolga’dan sehpaya ve bu arada sürekli bir çene yarışı, sürekli soru soruyor, sürekli arabalar, motorlar, ışıklar hakkında binbir türlü hikaye anlatıp, sonra da “ama neden” diye açıklama istiyor…Vallaha başımız dönüyor, Dur geliyor bize, şaşıp kalıyoruz, bugüne kadar okuyup inandıklarımızı samimiyetle uygulamaya çalışıyoruz, bu bir dönem, geçecek, “karşısında” değil “yanında” yer almalıyız, “birlikte” yol almalıyız, üzmemeli, “yapma” komutundan uzak durmalı, kendini ifade etmesine imkan tanımalıyız diye ama şu an elimizdeki doneler yetersiz kalıyor açıkçası. Yemek süreci tekrar kabusa dönmek üzere…Gün boyu bir şey yemediği oluyor, ne sunsan reddediyor, gerilen sinirler, yükselen ses tonları, suratımızdaki sıkıntılı mimikler, “yemek bitmeden masadan kalkmayacaksın” direktifleri sonucunda başlayan ağlama krizleri tavan yapmış durumda!

Yine yeniden bir rehberliğe ihtiyacım var dedim kendi kendime zira tüm vizyonumu kaybetmiş durumdayım!
Hemen birincil kaynaklarıma, Paktuna Teyzem ve Neill Amcama yöneldim.

Neill’in “Özgürlük Okulu”ndan önüme gelen paragrafları yüksek sesle okuyup, yitirmeye başladığım temel inançlarımı tekrardan yapılandırmaya çalışırken, diğer yandan Paktuna Teyzemin uygulamada sonuç veren pratik metotlarına kulak verdim. Videolarını izledim, makalelerini okudum, kendi “doğru” bildiğim yanlışlarımla karşılaştım, yaş dönemlerinin özellikleriyle ilgili daha fazla bilgi edinip, çocuğumu daha dikkatli izlemeye başladım. Ve ne diyim, bu kadının gerek İnsanlığına gerekse konusundaki uzmanlığına olan güvenim daha da bir tavan yaptı. İçimde “evet, işte bu” diyen ses daha da gür bir hal aldı. Şunları söyledi bana özetle:

0-36 ay, bir insanın yaşamındaki en önemli süreçtir, hem fiziksel hem moral hem de zihinsel açıdan.
Bu süreçte çocuğa mutlaka besin sunulmalıdır. “Aç bırak, bak acıkınca nasıl yer” ya da “açlıktan ölmez” yaklaşımları doğru değildir. Bu yaştaki çocuklara mutlaka ve mutlaka besin sunulmalıdır. Eğer yemiyorsa ya da zor yiyorsa, önce yemediği şey farklı şekillerde sunulmaya çalışılmalıdır. Değişik renklerde, değişik şekillerde, değişik içeriklerde…Eğer yine yemiyorsa, zorlanmamalıdır. “Aaa, patates yemeği, bak gördün mü Deniz seni yemek istemiyor. Yeme Denizcim, sen burada kal patates, biz Deniz ile başka bir şey deneyeceğiz” gibi resmen yemekle konuşup, çocuğun tarafında olduğunuzu ona hissettirmeniz gerekir diyor. Taraf olmalısınız diyor. Oyunla yedirilebilir, arkasından yedirilebilir çünkü bu yaştaki çocuk oyun çocuğudur, yerinde duramaz, sürekli hareket halindedir, araştırır, oyunlar yaratır, bir lokma ekmek onun için kuştur, böcektir…Eğer yine yemiyorsa, bunun ardındaki nedene bakılmalıdır. Çocuk yemek yemeyi olumsuz bir şeyle eşleştirmiş olabilir. Annesi zorlamışsa, annesi kızmışsa, annesi gerilmişse, annesi bağırmışsa….çocuk bu süreci olumsuzlukla eşleştirir ve ne yazık ki reddedilen yemek süreçlerinin arkasında çoğunlukla böyle bir neden yatar. Çünkü ANNESİ ÇOCUĞUN AYNASIDIR. O AYNADA KENDİNİ GÖRÜR. ANNESİNİN ASIK SURATINDA KENDİNİ GÖRÜR. O NE YAPARSA DOĞRUDUR. O NASIL TEPKİ VERİRSE DOĞRUDUR ÇÜNKÜ BİR ANNE ÇOCUĞUN AYNASIDIR!

Eh be dedim, eh be Ebrucum, kaba tabiriyle bunlar sana kapak olsun! Dön dolaş, yine kendine bak, senin her halinde O kendini görüyor, kendini yapılandırıyor! Senin gibi yemek sürecine fazla “sempatik” bakmayan bir annenin çocuğundan da farklı bir yaklaşım beklenemez ya, değil mi?
Ve lütfen artık O’na güven, sen beyninin direktiflerine göre, haz ilkesine göre besleniyor olabilirsin ama O tamamen bedeninin ihtiyaçlarına göre besleniyor. Serbest bırak, acıktığında geri gelecektir ve bir çocuğun en iyi öğrenme metodunun Doğanın kendisi ve kendi bedeni olduğunu sakın ve sakın unutma. Kendi bedenini sev, ona iyi davran, çocuğun da bunu görecek ve ona iyi bakmayı öğrenecektir.

Sevgiyle kal.

Not: sanırım blogda bugüne kadar yazdığım en uzun yazı oldu :)

Deniz&Can – Ebru&Nihan Yalıkavak Birlikteliğimize Ait Kısa Notlar

Bazen çok üzülüyorum hatıraları, özellikle çocuklarla ilgili olanları, buraya daha sık, daha güncel kaydedemediğime. Deniz ile ilgili öyle çok şey var ki son zamanlarda mutlaka “kayıt” altına alınması gereken, ama olmuyor işte… Halbuki ona bırakacağım en büyük hediye çocukluğuyla ilgili hatıraları olacak, biliyorum, benim gibi hatırlamak için habire bilinçaltı yolculuklar yapmasına gerek kalmasın diye :)

Neyse, bir gittik, pir geldik misali, 2 kadın ve 2 erkek çocuğuyla olan 6 günlük “tatil” maceramızı, büyük tecrübeler eşliğinde, derin şuurumuzda derin izler bırakarak tamamladık.

Cuma akşamı Tolga bizi almaya geldiğinde perişan vaziyetteydim, saç & baş dağılmış, üst & baş leş gibi, bir yandan üstümden düşen şortu çekmeye çabalarken, bir elimde Deniz, diğer elimde valiz, koca bir torbada meşhur deniz kabukları alışverişlerim, açlıktan zır zır öten midemle…evim evim güzel evim’e ulaştık nihayet.

Bu birlikteliği Nihan ile çok arzulamıştık, zira çocuklar ilk kez biraraya geleceklerdi, büyük beklentilerimiz yoktu iyi anlaşacaklar, iyi oynayacaklar, arıza çıkarmayacaklar, biz de iki arkadaş baş başa bol bol sohbet edebileceğiz diye. Onları izlemek bize yetecekti zira. Biz de böylece ideallerimizde paylaştığımız annelik modellerimizin uygulamalarını görecektik birlikte. Daha ne olsun!

İyi ki de dedik böyle beklentilerimiz yoktu, zira iki arkadaş ancak (1) gece, o da sağolsun bir türlü kökünü kurutmayı beceremediğimiz sivrisineklerin saldırısı sayesinde, sabahlayabildik. Bir öğlen de çocuklar sızmışken, balkonda “lafladık” biraz. Geri kalan bütün An’lar, çocuklarla birlikte bilimum eğlenceli amelelik işleri yaparak geçti. Can’ın denize düşen terliklerini kurtarma operasyonları, havuz kenarında güneşlenen insanların arasına işeyen oğlumun çişlerini çaktırmadan temizleme çabaları, bir çocuk, bir yetişkin havuzu arasında gidip gelmekten sızlayan bacaklar, oyuncak & kitap & kalem & dolmuşta pencere kenarına oturma kavgaları, sitenin yokuşlarında koşma yarışları sonucunda oluşan yaralanmaları şefkatle tedavi operasyonları, zıvanadan çıkan sivrisinek avlama cambazlıkları, bir bağırış bir çığlık, ardından gelen ağlama krizlerini “manage” etme çabalarımız, buna rağmen yılmadan, gün aşırı, 2 dolmuş seyahatiyle gerçekleştirdiğimiz Yalıkavak ve Bodrum gezilerimiz, hem bizde hem de çocuklarda hakikaten güzel hatıralar bırakarak sonlandı.

(Burada uzun bir parantez açıyor ve özellikle belirtmek istiyorum ki, Çocukların gelişim evrelerinin özelliklerini bilmek, büyüklerimizin “tatili zehir etti bana” ya da “çocukla tatile çıkılmaz” yakınmalarını kökten çürütüyor ve 3 yaşlarında bir çocukla yapılacak tatil perspektifini “bireysel keyif” anlarından çıkarıp, “çocuğunla birlikte geliştiğin ve değiştiğin” başka bir boyuta taşıyor. Buradan Paktuna Teyzeme bu bakışı bize kazandırdığı için teşekkürü borç biliyorum)

Yine de Nihan’a olası başka bir “tatil” için bıraktığım not aynen şöyle oldu:
Seneye, çocuklarla birlikte bir tatil, ancak (3) gün, kocalarla birlikte ve tam pansiyon olmak şartıyla kabulümdür :)

Bizim iki kafadarın ilk günkü buluşmalarından sevgi dolu kareler… Diğer günler bir saat oynadılarsa gün boyu kavga edebildiler :)