
Dün akşam rutin bir kontrol için doktorumuz Hasan Amca’mızı ziyarete gittik.
Deniz gitmeden çok önce motive olmuştu “hem orada kaydırağa binerim. Hem akvaryumda balıklara bakarım, hem de mutfakta yemek yaparım…” diye.
Hasan amcamızın iki katlı büyük bir salonu var. Doğal olarak çocukların ve ebeveynlerin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş bir yer. Çocuklar burada muayene öncesi ve sonrası oyunlar oynayıp, güzelliklerle ayrılıyorlar…Dün akşamki ziyaretimizden hoş bir hatıra. Benim çocuğuma sımsıkı sarılıp onu öpücüklere boğduğum binlerce andan birisi daha…
Kapıdan girdiğimiz gibi koşa koşa dev akvaryumun karşısına geçti. Sandalye üzerine çıktı ve heyecanla bana seslendi:
“Ebru, bak, Nemo buraya gelmiş! Üstelik yanında babası da var! Onlara dokunabilir miyim?”
Durup kaldığım, bir çocuğun neşesine, heyecanına, sevecenliğine, şefkatine, berraklığına, “gerçeklik” algısına sığınıp, onunla birlikte o küçük, renkli dünyada sonsuzcasına kalmak istediğim binlerce dakikadan biri daha.
Neden büyümek bu kadar zor? “Büyümek” ne demek? “Gerçeklik” ne demek? Büyümek, olgunlaşmak ille de acı tecrübelerden geçerek elde edilen bir birikim mi? “Acı”larla birlikte süptil bedenlerimize kaydolan ve en ufak bir çağrışımla tekrar çıkıp gelen o sevimsiz duygular, o tatsız izler, derin şuurumda, öz varlığımda kaliteli bir idrake dönüşmedikçe, insan dediğimiz varlığın gelişiminde ne kadar etkilidir acaba? İnsan, “acı” dışında başka bir metotla eğitilemez mi? Bir güle dokunduğumda ya da bir günbatımı izlediğimde ya da çok sevdiğim bir şeyi yaptığımda almış olduğum güzel izlenimlerle gelişmiyor muyum ben? Tek mesele gelişmek mi bu dünya hayatında? Sorular sorular sorular….bildik cevapları artık beni tatmin etmeyen, hızlı bir değişime şiddetle ihtiyaç duyan spiritüel konular….


tesadüfen blogunuza ulastim,sayfaniz güzelmis