Kriz Bahane

Dün açıklanan verilere göre Amerikan ekonomisi üçüncü çeyrekte %3,5 büyümüş!
Çok iyi rakam !

Daha dün tüm dünya ekonomisini yerle bir eden krizin Oscar’lı başrol oyuncusu, sanki dalga geçer gibi iki çeyrek sonra büyüme açıklıyor! Vay be! Meğer bu kadar kolaymış…

Bu krizin tamamen sanal bir kriz olduğuna, birilerinin cebinden çıkan büyük paraların başka birilerinin cebine aktığına daha nasıl inanacağız, bilemiyorum….

Kriz bahane. İthalat deli gibi arttı, nefessiz çalışıyoruz. Gelen gidiyor gelen gidiyor.

Dün markette baktım, kendim de dahil olmak üzere, bu nasıl bir tüketim çılgınlığıdır yarabbi dedim. Sanki dünyanın sonu gelmiş de kıtlık başlayacakmış gibi alışveriş yapıyoruz. Park yeri bulmak imkansız. Kaldırımlarda yürümek imkansız. Trafikte sövmeden ilerlemek imkansız. Her yer araç dolu. Benzinin litresi 3.30′a dayandı, kriz var ama herkesin altında arabası da var, hem de cillop gibi. Hele şu jeep’leriyle şehir içinde dolaşanlar yok mu, küfürün en büyüğünü onlara sallıyorum. 2500-3000 motorlarıyla hem gürültünün hem kirliliğin hem de görgüsüzlüğün en büyüğü onlarda. Atmosfere saldığımız karbonmonoksit gazını bir düşünsenize…

Eve varınca arabayı hemen garaja park ettim, küçük oğlumu aldım, hala Karşıyaka-Bostanlı arasında çalışan ve ismine “Besleme”(!çok güldürür beni) denilen minik otobüslere binip kendimi sahil şeridine attım. Otlarda yattık, kalktık, zıpladık, düştük, top oynadık, balon patlattık, çeşitli ot yolma ve toprak avuçlama tekniklerini deneyip tırnak içlerimize kadar battık. Hava kararınca tekrar küçük besleme otobüsümüze binip stressiz ve mutlu bir şekilde evimizin önünde indik! Minik oğluş şöför amcasıyla da tanışmış oldu böylece…

Toplu taşım araçlarında insanların yüz ifadelerini izlemeyi çok seviyorum…Çok dokunuyor bana…

Herkese iyi tatiller…

Son 2 gün

Evet, asabiyim bugün, üstelik gergin ve hırçınım. Önüme gelene çatıyorum, fırçalıyorum…

Neymiş, Pazar günü saatler (1) saat geri alınacakmış!

Benim gibi gün ışığına aşık ve sıkıntılı tipler için bu ne demek, biliyor musunuz?

İşten karanlıkta çıkmak demek!
Güneşi daha az görmek demek!
Haftasonu çıkılan doğa gezilerinden 17-17.30 gibi dönmek demek!
Yapraksız kalan ağaçları hüzünle izlemek demek!
Evde ışıkları daha çok açmak demek!
Dört duvar arasına daha çok mahkum olmak demek!
Kazak, mont, çorap, bot…giymek demek!

Offf offf, gelmekte olan kışı hiç sevmiyorum.
İzmir’de de kış mı olur demeyin, kış her yerde kış neticede.

Şimdi bütün konsantrasyonum 21 Aralık’ı kovalamak üzerine olur, 22 Aralık’da günler 1 dakika uzamaya başlayacak yaa, yaşasın yaşasın diye bir garip sevinç hali alır beni.

Hele bir de Ocak’da Nuraycım ofise döndü mü, sevincimiz ikiye katlanır, iki arkadaş gelmekte olan bahara kocaman bir kucak açar, salarız kendimizi doğaya…

Şu kışı sevenler söylesinler bakalım güzelliklerini de biraz motive olalım…

Zaman

Zaman(sız)lık

Minik kuş gözlerini gökyüzüne çevirmiş, havada uçuşan ekmek kırıntılarını kapma yarışındaki martıları keyifle izleyedursun, annesi de elinde not defteri “şu şu şu yapılacak” diye günü programlamakla kafayı kırmak üzere….

Hiçbir zaman anlaşamadım şu akrep ve yelkovan arasına sıkıştırdığımız ZAMAN olgusuyla. Hep bir savaşım oldu, hep bir kavgam… Hayır, bir şey değil, bir miting yapsalar, en ön saflarda bayrak tutacağım ama benim gibi takıntılılar ona da sığdıramazlar eylemlerini, az gelir 24 saat, eksik kalır bir şeyler, kafadaki teller eksik ya, ondan…

Hakikaten hangi sivrizekalıdan çıkmış 1 günü 24 saate, 1 saati de 60 dakikaya sığdırmak, anlamıyorum. Greenwich palavraları da beni hiç bağlamıyor. Serbest bırakın kardeşim, herkesin kendi zamanı var hatta zaman(sız)lığı var ama yok ille bir şeyleri bir şeylere tıkıştırıp düzen sağlama hastalığı var ya biz insanlarda, ZAMAN’ı da düzenleyeceğiz sonra da ortaya benim gibi mavi hapı yutup Zaman’la kavga eden tipler salacağız. Yok yok birilerinin planı fena işliyor, buna bir STOP demek lazım!

Anlık bir farkındalıkla attım defteri çantama, çevirdim objektifimi gökyüzüne, bir oraya bir buraya kaçışan bulutlarla biraz saklambaç oynadım.

Var olan ZAMAN sadece senin ZİHNİNDE dedi bir ses, afalladım!!

Var Olmayı Seviyorum !

Dün akşam güneşin son güzel ışıklarından faydalanmak için kendimi apar topar ofis dışına attım.

Öyle güzel ki İzmir’de bu sonbahar akşamları…Yazın aşırı sıcaklardan deniz ve güneşin birbirine ne kadar yakıştığını unutabiliyorsunuz ama sonbahar bir başka keyif ve güzellikte oluyor…

Vapurda üst kata çıkıp kendimi güneşe verdim, gözlerimi kapadım, havayı her zerresine kadar içime çektimmmm…Rüzgar saçlarımı ve tenimi hafiften yalarken VAR OLMAK çok kıymetli, çok özel bir şey dedim. Bir bilinç hali ama her zaman farkında olamadığımız, gelip geçen zamana sorgusuzca kendimizi teslim ettiğimiz aslında bir nevi uyku hali.

Ara ara yaşadığım bu anlık uyanışlar benim için bir nevi ŞÜKÜR hali olur hep.

Şükrederim, bugün, burada, hayatımdaki her şeyle birlikte var olduğum için. Bunu şu an’da fark edebildiğim için…bu an’dan sonrasına daha farklı bir şuur haliyle bakabileceğim için…

Bu şuur halinin etkisiyle kendimi eve zor attım; beni görünce neşe çığlıkları atıp şımarıklıklar yapmaya çalışan minik oğluma sımsıkı sarıldım sarıldım sarıldım… İyi ki varsın, iyi ki bu minik beden ama kocaman ruhunla hayatımdasın, SENİ ÇOK SEVİYORUM dedim. Birlikte döndük döndük döndük, kahkahaları hayatıma hayat kattı.

hoşgeldim….

Tam iki ay olmuş blogda tek bir tuşa bile dokunmayalı…

Genel bir yılgınlık bir isteksizlik var üzerimde an’ı yaşamaya dair…

Böyle hep geriye çekilmek ve olan biteni dışarıdan izlemek gibi bir durum hasıl oldu ama yok bu da bana göre bir şey değil, böyle disassociate takılmaya devam edersem tembel ve ruhsuzun biri olup çıkacağım ki bu da öz’üme aykırı bir state yani… bir an önce canlanmalı, hayata sıkı sıkıya sarılmalı ve yeni yolculuklara yelken açmalıyım tıpkı blog resmimdeki gibi…

Yeni bloglar keşfettim bu süreçte…müthiş insanlar var, yaratıcılık, mizah, zevkler, kültürler, seyahatler, çalışkanlık, tutku, edebiyat, yemek, fotoğraf…acayip bir dünya bu blog dünyası. çok keyif alıyorum izlemekten (fazla izlemekten işin içine girmekte geç kalıyorum, o ayrı mesele)

Blogunu her gün güncelleyen ve derli toplu tutan insanların temposuna hayranım hele de iki çocuk sahibi olan anne ve babaların!

Ben de canlanmaya, her ne olursa olsun, kendime hiçbir mazaret uydurmadan blogumu güncellemekle başlayacağım. Dijital günlüğümü kendi kendime besleyeceğim (ne büyük keyiftir o geçmişe dönüp şimdiki senle geçmişteki sen arasındaki uçurumları görüp tebessüm edebilmek). Duygularımı, düşüncelerimi, umutlarımı, hayalkırıklıklarımı, planlarımı, arkadaşlarımı, ailemi…sahip olduğum kendi içsel gökyüzümü dijital bir hafızaya kaydetmeye çalışacağım. Ve bir gün geri dönüp vay be diyeceğim gelecek zamanı yaşayacağım…

Nihancım, artık iç uzayımdan daha sık haberdar olabileceksin:)))

Şimdi gidiyorum.



Şaşkınlık…

Bir insan herhangi bir şey karşısında şaşkına dönüp tiksinti duyuyorsa, bu onun en çok ilgilendiği şeydir. 

Aşırı erdemli kişi, çıplak ruhuyla yüzleşmeyi göze alamayan bir töretanımazdan başka bir şey değildir.

A.S.Neill, Özgürlük Okulu’ndan…

Viva la Vita !

Beni yavaşlat Tanrım!

Yüreğimin atışlarını düşüncemin sakinliğiyle rahatlat.
Zamanın sonsuz görüntüsüyle hızımı azalt!
Bana, güncel kargaşanın ortasında,
Tepelerin ölümsüz sakinliğini ver…

Bir çiçeğe bakmayı,
Eski bir dostla sohbet etmeyi ya da yeni bir dost edinmeyi,
Yolunu kaybetmiş bir köpeği okşamayı;
Ağ yapan bir örümceği izlemeyi;
Bir çocuğa gülümsemeyi;
İyi bir kitaptan birkaç satır okumayı -ve-
Yarışın daima daha çok hız için olmadığını anımsat her gün bana,

Yavaşlat beni Tanrım!
Ve bana ilham ver
Köklerimi,
Yaşamın katlanılan değerler toprağının
Derinlerine göndermek,
Kaderimdeki yıldızlara doğru -daha çok-
Büyüyebilmek için…

Herkese güzel bir gün diliyorum, Yaşasın Hayat!

Aşk

Akıl ve mantığın hudutları gayet keskin olabilir. Ama aşkta tüm sınırlar ve ayrımlar silikleşir.

Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: “Bırak kendini, ko gitsin!”

Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Aşk

“….. ilk başlarda araya bir mesafe koyabileceğini, yüreğini kontrol altında tutabileceğini zannedersin. Oysa rüzgar sandığın fırtınadır. Sınır sandığın yer oynak ve kaygan bir zemindir. Bir bakmışsın, farkında bile olmadan açılmış, karadan uzaklamışsın. Okyanusun tam ortasındasın.
…..koca bir ömrü haddimi bilerek geçiren ben, bir kere de olsa hudutlarımı aşmak istiyorum. Cesaretim beni şaşırtıyor. Tabi eğer bunun ismi cesaretse…. “

Aşk

“Aşkın olduğu yerde, er ya da geç ayrılık vardır.”