Yorgunluk

Yorgunum…Her şeyi bir anda ve birarada yapmaya çalışıyorum. Evde her iş bana bakıyor. Ctesi keyif yaptıysam, Pazar mutlaka evi temizlemek, çamaşırları yıkamak, ortalığı toparlamak, pazar işini halledip yemek işine soyunmam gerekiyor. Ve birini yaparken sürekli yapılacak bir diğer işi düşünüyorum. Bu da beni hem geriyor hem de çok yoruyor. Kıçına makina takılmış robot gibiyim resmen. Süpürge yaparken banyodaki paspasın silkelenmesi gerektiğini düşünüyorum, unutma sakın diyorum. Toz alırken Deniz’in öğlen ne yiyebileceğini düşünüyorum, o sırada çöp aklıma geliyor. Katı atıkları ayırmayı unutma diyorum. Bir odadan diğerine geçerken banyoya giriyorum, Deniz’in bisikleti ayağıma takılıyor, sinirleniyorum. Süpürgeye takılan minik oyuncaklarla kavga ediyorum. Vileda kovasına su doldururken portmantodaki dağınıklığı toparlamayı düşünüyorum. Mutfakta pazardan alınanları yıkayıp yerleştirirken bir kadeh şarap koyayım da şu güzel müzikle biraz gevşeyim derken, bacaklarıma sarılıp anne gel diye inleyen minik kuşla odasına biraz önce toparladığım oyuncakları dağıtmaya gidiyorum…orada kendi çapında küçük bir dağ olma yolunda ilerleyen ütüleneceklerle yüz yüze geliyorum. Hadi ütüyü takıp bir kuvvet başlayım derken, açık olan tv’de çocuğumun hangi programlarla karşılaşabileceğini düşünüyorum. Yarın pazartesi iş yerindeki işleri organize etmeye başlıyorum kafamda. Yürüyüşe çıkmak istiyorum, alev alev yanaklarımla Starbucks’a oturup, hiç kalkmadan bir 100 sayfa kitap okumayı düşlüyorum. Tolga ve Deniz seslenip hayalimin içine ediyorlar…
5 dakikalığına kıçımı kırıp ufak bir kaçış yaşadığım şu anda bile, geri planda yıkanacak çocuğumu, akşam yenecek yemeği, yarın havanın nasıl olabileceğini düşünüyorum…
Ha bir yandan da SLOW DOWN and DIVE INTO THE DEEPER WATERS demeyi ihmal etmiyorum, ama bu hızla bile 1 güne zor sığdırdığım bunca işi, bir de slown down modunda kaç günde yapabileceğimi düşünmeden edemiyorum. Neyse, denemeye değer, ne kaybedeceğim ki?
Yeni yıl için ilk hedeflerimden biri, haftada bir ev işlerini organize edecek bir yardımcı bulmak.
Yok böyle olmayacak, hem bana, hem Deniz’e, hem Tolga’ya yazık…Neticede onlarla geçirebileceğim zamandan da çalmış oluyorum bu işleri yapayım derken. Hayatta bazı şeyleri hakikaten parayı verip satın almak gerekiyor. Ben de buna alışmalıyım. Bu bir lüks değil tam aksine bir ihtiyaç…

Yılın En Güzel Saatleri

Çok severim her 1 Ocak sabahını…erkenden kalkarsın. ev halkı uyuyor. ortalıkta bir hiç yaşanmamışlık duygusu…sokaklar boş, caddeler boş, sahil şeridi boş, deniz trafiği boş, marketler, tekel bayileri, küçük kafelrr, dükkanlar…her yer kapalı. sanki koskoca şehir dün gece Yeni gelen Yılı kutlamadı da hep böyle dingin ve huzurlu…
Kahvaltıyı evde yaptıktan sonra güneşin sıcacık ışıklarından yararlanmak için aldık Noel Baba’nın getirdiği scooter’ımızı çıktık sahile…Tek tük insan, tek tük araba…şehrim bize kalmış, ne güzel!
Pazar günlerinin çılgın insan seline kapılmadan, güzel bir sabah kahvesi içtik, pelikanları izledik, denize taş attık, parka girip biraz eğlendik, yürüdük yürüdük yürüdük…güneşin sıcak ışınları içimizi ısıttı…Deniz’in anne baba seslenişleri arasında, 2010′un bir muhasebesini yaptık kendimizce… adettendir ya, mutlaka bir değerlendirme yapılır ve hatta 2011 için yeni ümitler, yeni hedefler, yeni kararlılıklar masaya konur büyük bir coşku ve hevesle. Sonrası hakkında bir şey yazmak istemiyorum, zira çoğunluk teori ile pratik birleşip de şöyle görkemli bir sonuç koy(a)maz ortaya…harbi yaşlanıyorum, umutlarım ne kadar azaldı…
bugün yine göz altımda belirgin bir şekilde “buradayım” diyen kırışıklıklarımla yüz yüze gelmenin derin acısıyla burkulu anlar yaşadım. ya bakışlardaki o küçülme, o yorgun bitkin ifade, o fersizlik…Ahmet Abiciğimin “sakın bu hayat neşeni kaybetme” dediği deli kız nereye gitti sahiden?

Gerçekleşen Hayaller…

“Düşüncelerinize dikkat edin, her an gerçekleşebilirler” ve “, Düşüncelerinizden siz sorumlusunuz” spiritüel ilkelerine her ne kadar yürekten inansam da, şimdi artık tecrübeyle sabit yaşanmışlıklarım var…hep vardı ama bu kadar hayal edip de bir türlü gerçekleştir(eme)diğim bir şeyi iki gün içinde hayata geçirebilmenin şokundan hala kurtulabilmiş değilim…

Özellikle Deniz doğduktan sonra sürekli site hayatı olan bir yere taşınma isteğim vardı. Geçen (2) sene boyunca çeşitli içsel ve dışsal şartların etkisiyle bu isteğim depreşti. İçimdeki bir ses hadi kalk ve bitir şu işi derken, diğer ses, yok yapamazsın, şu an elin kolun bağlı, şartların daha da olgunlaşmasını beklemek zorundasın diyordu ve ben sürekli bu isteğimi erteleye erteleye, eski evimde her geçen gün daha mutsuz günler geçirmeye başlamıştım.
Neyse gelenler geldi bana, baktım ki (1) sene daha dayanacak hal yok, şu an çocuğum vasıtasıyla bağlı olduğum kişileri aldım karşıma, konuştum bir güzel. Zaten son günlerde bendeki haleti ruhiyenin pek sağlıklı olmadığını gördüklerinden, hiç beklemediğim bir anlayış ve hoşgörüyle destek oldular bana. Sonrası zaten benim gibi bir eylem adamı için hiç zor olmadı.

Ptesi gazeteden evi gördüm, Salı görmeye gittim, Cuma günü taşındık! Oha, değil mi! Vallaha öyle… o günden bu güne ancak kendime geliyorum…Bundan sonraki bir taşınma işini de ancak ve ancak kendi evimiz olduğu zaman kaldırabilirim. Yetti bu hareket.

Diyeceğim, önce evrene gönderdim arzumu, sonra rüyalarımla ve imajinasyonlarımla besledim, ara ara süreci yokladım, sonrasında gerekli adımları attım ve işte sonuç!
Düşüncelerinize dikkat edin, her an gerçekleşebilirler!

Şu an tam da hayal ettiğim gibi, camekanlı balkonumdan, yemyeşil ağaçları, ağaçların arasında uzanan kanalı ve sanki dokunacakmışım gibi yakın olan gökyüzünü izleyerek yazıyorum bu satırları…Çok teşekkür ederim yüce evren çokkkkk…

Alp’in doğumgününden geldik, o kadar azdı ki çocuklar, bizimki koltukta sızdı kaldı bu saatte….

Rüya

Dün akşam rüyamda şahane bir ev gördüm yani tabii bana göre şahane. İçi eski falan ama denize bakan bir yamaçta, yemyeşil bir bahçesi, kocaman balkonu var, 2 oda 1 salon ama hiç fark etmez, biz buraya sığarız diyorum Tolga’ya. Salondan balkona açılan bir kapı var, oradan adımınızı attığınız anda sanki gökyüzü ve denizin birleştiği ufuk çizgisinde yaşıyormuşçasına bir sonsuzluk duygusuna kapılıyorsunuz, o kadar etkileyici. Zaten bu manzaradan sonra ben kararı vermiş durumdayım, hemen taşınıyoruz! Selmacım pazarlık yapıyor, ben kendimden geçmiş durumdayım, öylesine mutluyum…

Kıçım açıkta da kalmış olabilir tabii ama geçenlerde gördüğüm rüyanın 3 gün sonra aynen başıma gelmesi, kimbilir, bu da bana hayatın güzel bir sürprizi olabilir umuduyla beni pek bir hoşnut etti.

Giderek Tatsızlaşan Şehrim Üzerine…

Tatsız geçen bir Pazar gününün üzerimizdeki etkilerini dağıtmak ve eğlenceli bir şeyler yapmak adına öğleden sonra İzmir Doğal Yaşam Parkı’na gidelim dedik ve büyük bir hayalkırıklığıyla bir daha gitmemek üzere bu sayfayı kapattık.
Benim güzel şehrim İzmir’imin “doğal” adı altında kalan birkaç parça yeşil alanı, kesinlikle gerçek İzmir’li olmayan, ne kendine ne çocuğuna ne çevresine ne de içinde yaşadığı dünyaya karşı en ufak bir saygısı olmayan, sorumsuz, pis, kaba, bencil insanlarca talan edilmekte olduğunu gördük!
Karşılaştığım insan manzaralarını yazsam karikatür mü gerçek mi ayırt edemezsiniz…yemek yediği masanın altına tükürüp ayağıyla ezen 60 yaşlarında dede mi istersiniz, son model türbanlarını takıp güruh halinde sipariş kuyruğunda birbirine bağırıp çağıran aileler mi istersiniz, baba tepeleme ketçap ve mayonezle süslediği patates kızartmasını kendinden geçmiş bir şekilde yerken, 5 yaşlarında çocuğu ayranı döktü diye onu döven bir anne mi görmek istersiniz, peçeteleri üçer beşer koparıp yer dekorasyonu olsun diye yerlere fırlatanları mı istersiniz ya da güzelim zürafaya muzlu gofret yedirmek için görevlinin ikazlarına rağmen kendini paralayan yetişkinleri mi…
İnanamadım, bu insanlar İzmir’li olamaz dedim, acayip pasifize oldum, moralim bozuldu, çocuğumuza yaşayarak vermeye çalıştığımız pozitif değer ve güzel ahlak normlarının başkaları tarafından nasıl da acımasız bir şekilde çiğnendiğini görmek beni çok ama çok üzdü.
Üstelik daha bir gün önce, küçük vapur yolculuğumuzda bize şu anki karşıyaka nikah dairesi önünden denize girilen, komşu bahçelerin dalından “çaldıkları” (ne büyük bir zevktir, bilirim!) taze meyveleri büyük bir keyifle yiyebilen, konu komşu herkesin akşam kapı önünde birbiriyle samimiyetle paylaştıkları çay saatlerini ve sohbetlerini, yazlık sinemalardaki tahta sandalye ve gazoz saatlerini gözlerinin içi gülerek anlatan tatlı mı tatlı, erdemli mi erdemli, aydınlık yüzlü, temiz düşünceli, eski Karşıyakalı, tam bir beyefendi dedemizle yaptığımız içimi ferahlatan bir sohbet yapmışken…bir gün sonra karşılaştığım bu manzaralar, yaşamakta olduğum güzel şehrimin içinde giderek yalnızlaştığımız hissini epeyce derinleştirdi bende…hakikaten kutuplaşmalar artıyor bu ülkede…birileri birileri yüzünden daha da uçlara doğru çekiliyor giderek…nerede bütünlük, nerede insanlık, nerede toplum…

Yağmurlu İzmir günleri

yine başladık…çok istemiştim ya, yeter artık bu sıcaklar, kış gelsin diye, aha işte göründü…
yağmur değil de problemim, karanlık gökyüzü :( ((
sabahtan beri durmaksızın yağıyor, saat ha sabah dokuz ha akşam dokuz, öylesine karanlık ki, fark edilmiyor…yağmur çizmelerini çıkarma zamanı gelmiş demek ki…tril tril yazlık eteklerimin altına da pek bir kro olacak ame…

Ben geldim!

Bir iki değişiklik yapayım alelacele de geldiğim belli olsun dedim :) ))

Ta 4 Haziran’dan 15 Ekim’e kadar…dile kolay koskoca 4 ay!
Ay ben bu blog tembelliğimi nasıl adam edeceğimi bilemiyorum.
Şu takip ettiğim arkadaşlara bakıyorum da, mesela Pratik Anne, neredeyse her gün her koşulda bloguna iki satır da olsa bir yazı düşüyor. Sonra Asliberry, sonra PrimaRima, sonra Pinik Kuş…vallaha hayranım tempolarına. Çalışıyorum, çok yoğunum, çocuğum var bahaneleri de artık çok bayat be! Herkesin hayatı yoğun, herkesin çocuğu var, hatta bazılarımızın allah sağlıklı ömürler versin, 2 tane var! E ben, bunalım takılıp organize olamamaktan şikayetle hala aynı kısır döngü içinde gelip gidip aynı şeyleri tekrar ediyorum. Ha gayret, bir göreyim seni! Zaten kendi içsel varlığım için de şiddetle bir re-organizasyona gerek duyuyorum, yoksa gelmeye başladılar soldan soldan!

Neyse efendim, bu sene, çocukluğumdan beri ilk kez “artık ne olur yaz bitsin, kış gelsin!” dediğimiz bir yaz geçirdik İzmir’de…Yakın çevremdeki herkes pek bir hayretle baktı bana, bu kışın ne kadar tehlikeli geçebileceğini sezmiş olsalar gerek:)))

Neler yaptık 4 ayda?
3 ayımız çoğunlukla İzmir Foça İzmir ekseninde kilometre yapmakla geçti.
Deniz şahane bir yaz geçirdi Foça’da anneannesi ve dedesiyle…her gün deniz, tekne, kum, balık, bisiklet, koşmaca, tırmanmaca, saklambaç derken hem fiziksel hem de ruhsal bakımdan epey büyüdü gelişti. Dili çözüldü, papağan gibi her şeyi tekrar etmeye başladı, diyaloğumuz sevimli bir şekilde arttı. Çocukların gelişimini izlemek, anne ve baba için dünyada alınabilecek en büyük hazlardan biri olsa gerek…o kadar mutlu o kadar sevimli o kadar tatlı varlıklar ki…

Sadece Deniz’in rahatı ve mutluluğu için katlandığımız Foça günleri, Tolga ve benim içinse azap haline geldi. Üniversiteden beri anne baba hegomonyasından bağımsız yaşayan benim gibi bir tip için, onlarla bir şekilde ortak hayatı paylaşma zorunluluğumuz beni acayip bunalttı.
Temmuz’da 3 kişilik çekirdek aile olarak Assos taraflarına tatile gittik…Tolga’ya da, bana da, Deniz’e de çok iyi geldi. Kuzucum alıştı afsalt düşkünü anne ve babasıyla oradan oraya gezmeye, hiç arıza çıkarmadı yavrum. Tatil dönüşü ayrılmak zor oldu ama, içimiz sızladı onu tekrar Foça’ya bırakıp İzmir’e dönerken… allahtan ki yakın mesafe de akşamları gidebiliyoruz, tabii benzin fiyatları yüzünden bu sene onu da sınırlamak zorunda kaldık!

Birkaç kitap okuyabildim vapur yolculuklarımda. Maria Montessori’nin Annelik Sanatı’nı, Tony Humphreys’in Çocuk Eğitimin Anahtarı:Özgüven’i, Dr.Harvey Karp’ın Mahallenin Mutlu Yumurcağı’nı, OSHO’nun Çocuk kitabını ve sevgili Tamer Hoca’mın evirip çevirip defalarca okumaktan bıkmadığım Türkiye’den NLP Uygulamalarını ve pek tabii ki Milton Erickson’un Hipnozle Terapi Semineri’ni…sanki bir şeyler daha okudum ama hatırlamıyorum şimdi…kitaplar üzerine kesinlikle analizci yazılar yazmak gerekiyor, o da ayrı bir not kendime.

Teyzeciğimin beyninde çıkan ikinci kist haberiyle apar topar sonlandı Foça günlerimiz.
İzmir’e yerleşik düzene, evimize döndüğümüze sevinirken, bir yandan da hastane kapılarında endişe ve üzüntülerle geçti günlerimiz…hayatın her anı hakikaten büyük sürprizlere gebe, iyisiyle kötüsüyle, her şeyiyle… o yaşadığımız derin üzüntülerden sonra maddi anlamda kendimize ve evladımıza kurmaya çalıştığımız güvenlik kalelerinin içinin ne kadar da boş olabileceğini anladım bir kez daha ve yatırım kavramına bakışımı tamamen yeniden şekillendirdim. Hayat zor ama bir o kadar da kıymetli bir şey ki, insanoğlu olarak hepimiz yaşamın kıyısına gelmeden idrak edemiyoruz bunu, tipik dokunsal Türk insanı, ille yaşayıp hissedeceğiz sonra dank edecek bazı şeyler kafamıza!

O günden beri uzun vadeli kesinlik arz eden planlar yapamıyorum kendim ve ailem için, daha çok harbi içinde bulunduğum AN’ı hissedip hissettirmeye ve çocuğumun gözlerinde gördüğüm ışığın içinde onunla hemhal olarak yaşamaya çalışıyorum. Atlıyorum, zıplıyorum, dans ediyoruz, açık havada geziyoruz, parklarda kumlarla inşaatlar yapıyoruz, ambulans, itfaiye, polis arabası ve çöp kamyonlarının peşine takılıp, iş makinalarının şoförleriyle arkadaşlıklar kuruyoruz, teknik bilgiler alıyoruz, gece istediğimiz saatte uyuyup yine de güne erkenden başlayabiliyoruz…bu çocukların enerjileri tanımsız bir şey, gerçekten ayarları yok! ama mutlular, buna da değiyor doğrusu…

2 hafta önce ikinci doğumgünümüzü kutladık Solomon sülalesi olarak…maşallah yine kırk kişi vardık, harran gürren derken ikinci mumunu da üfledi Deniz kuzumuz.. Sağlıklı güzel yaşlara olsun inşallah…

Araya giren onca telefonla ancak bu kadar yazabiliyorum şimdilik.
Ama dönüşüm feci acımasız olacak, her bir bok da yazılmaz ki kardeşim dedirteceğim
blogumu okuyan, tesadüfen karşılaşan bir iki kişiye…

Her nerede her kiminleyseniz güzel AN’lar diliyorum herkese…

Güle güle dedeciğim…Yolun açık olsun….

Dün sabah aldık haberini…bedenen ayrıldı aramızdan…gözlerimde yaşlar, zihin gözümde çocukluğuma dair anılar ve giderek kabaran yürek acısıyla koyuldum yola…bugün de “ebedi yolculuk” dedikleri son yolculuğuna uğurladık Dedeciğimin artık yorulan bedenini…ruhu da özgürleşti, aramızdaydı bugün, gördü ne kadar seveni olduğunu, torunlarının her biri sırayla başucunda nöbet tutarken eminim mutlu oldu, gurur duydu…üzerimizdeki hakkını unutmak mümkün mü? “Erdem”in ne olduğunu yaşayan bir erdem olan senden öğrendim ben, Erdemler bütünüydün benim için… Seni çok seviyorum dedecim. Şu dünya zamanıyla ne kadar zaman geçerse geçsin, kalbimde bana bıraktığın sevgin hiç ama hiç kaybolmayacak…

Yolun açık olsun Dedecim…Işıklar içinde yol al…Rehberlerin seni korusun…

Çocuk Bayramı!

Ne güzel bir isim…Çocuk Bayramı! Aslında onlara her gün bayram, bu saflıkla, bu sevgiyle, bu doğallıkla her günlerini Bayram gibi yaşıyorlar. Sanırım biz de o yüzden özeniyoruz çocukluğa geri dönmeye bu kadar…Neyse uzatmamak lazım derin tahlillere girerek :) ))
Aslında programda babamı Foça’ya götürmek vardı, malum mevsimi geldi, durunamıyor buralarda. Hem Deniz’i de biraz denize sokarım diye düşünüyordum alıştırma babında ayaklarını falan, kumlarda yürürüz birlikte diye seviniyordum ama çocuklu insanların plan yapmaması gerektiğini ısrarla tekrarlayan Murphy yine iş başındaydı. Denizcim keyifsiz olunca benim şoförlük ve deniz planım yattı. İyi ki de yatmış!
23 Nisan gibi bir gün her sene deli dolu yaşanıp çocuğuna da yaşatılmaz mı hiç? Sabahın köründe kanım kaynayarak ayaktaydım törenlere gidicez diye. Benim sabırsızlığıma inat her sabah 7.30-7.45 arası uyanan çocuğumun o gün 9′a kadar uyuyacağı tuttu. Gelip gidip bakıyorum ne zaman uyanacak diye. Stadda yer kalmayacak çünkü, acele etmek lazım. Neyse uyandık, kahvaltı, giyindik, tam teçhizatlı Cevat Kelle misali hazırlandık derken 11′e kalmadan Karşıyaka Stadı’ndaydık. Daha yoldan gelmeye başlamıştı törenin o coşkulu ahenkli sesleri!
Yahu dedim ben yaşamayı çok seviyorum, bu coşku dolu, bu ruh dolu, bu güleryüzlü insanlarla dolu ülkeyi çok seviyorum, çoluk çocuk, anneanne, dede, teyze, hala, komşu….biraraya gelip Çocuk Bayramı Coşkusunu öncelikle çocuklarına yaşatmak ve sonra kendi çocukluklarını hatırlamak vasıtasıyla buraya gelen herkesi çok seviyorum! Ne kalabalık ne kalabalıktı! Hem de deli sıcağa rağmen! Bir sürü ülkeden gelen bir sürü aydınlık yüzlü çocuk, danslar ederek, çeşitli gösteriler yaparak, şarkılar söyleyerek, bandolar çalarak, en nihayetinde ellerindeki Türk bayraklarını havaya saçarak müthiş bir COŞKU verdiler bize, müthiş! “Atatürk’ün Işık Çiçekleri” diye başlayan şiirle birbirlerine bakarak gözleri dolan ve ağlayan onca ebeveyn, hepimiz, o çocukların hepsini bir yumak haline getirip yüreklerimize sokmak istedik ve hepimiz daha da bir sıkı sarıldık kucaklarımızdaki çocuklarımıza! Hayat sizinle güzel ve yaşamaya değer, siz geleceğin IŞIKLARISINIZ diye sarıldık minik yavrularımıza…Gırtlaklarımız patlarcasına 10.Yıl marşını söyledik hep bir ağızdan, herkes BİR SEVGİ seli oldu aktı. Müthiş bir enerjiydi, anlatılmaz yaşanır denen cinsten bir tecrübeydi…
O stadda yaşadığım kendi çocukluk 23 Nisan’larımı hatırladım, çimlere bastığımız, sıcaktan bunaldığımız, yanımızdaki ülkenin çocuklarıyla tarzanca konuşma çabalarımız, resmi geçit törenindeki ciddiyetimiz, bandonun morarttığı dizlerim, komik pisilerim…o kadar o kadar çok şey geçti ki gözümün önünden, hepsini anlattım Deniz’e hepsini…
İlk 23 Nisan Çocuk Bayramını yaşadı çocuğum…deliler gibi koştu, bandocu abi ve ablalarını izledi, fotoğraf çekimlerine model oldu, kah omzumda kah kucağımda dans gösterilerine alkış tuttu, Türk Bayrağını taşıdı ilk kez, sallamaktan helak oldu çocuğum…saat 12.30′da sıcağın, kalabalığın ve deli annesinin bitmek bilmez coşkusuyla yorulmuş, ağlıyordu artık ne olur gidelim diye. Yolda da uyuya kaldı minik kuşum…
Seneye dedim Deniz’e, daha erken kalkacağız annecim, en geç saat 8.30′da gölgelikte yerimizi alıp, 2.5 yaşın bilinciyle 23 Nisan’ımızı kutlayacağız. Daha nice bayramlara ama Sizlerle!

İlişkilerde "değer" üzerine…

Neden birtakım pozitif “değer”leri tüketmeye bu kadar meraklıyız insanlık olarak…tam aksine artırmaya bu kadar da ihtiyacımız varken!
Neden bir başıboşluk, bir bencillik, bir hükmedicilik hakim tüm ilişkilerimize…
Neden “bütün dünya bana hizmet etmeli” anlayışıyla yaşayan prens ya da prenseslerin sayısı giderek çoğalıyor çevremizde…

“Değer” verdiğiniz ilişkiler ardı ardına sarsıldıkça şöyle bir mesaj yerleşiyor içten içe bilinçaltınıza: “Güvenmeyeceksin!”
Bu mesajı birebir doğru bulmasam da kendimce şu şekilde yorumlamaya ve bünyemdeki sert etkisini yumuşatmaya çalışıyorum:
“İlişkilerdeki bağını özgürleştireceksin! Beklentilerini, özellikle duygusal anlamda sıfıra indireceksin..
Herkesi de hayatı algıladığı ve seçtiği şekilde yaşaması için serbest bırakacaksın. Ve bir ilişkide asla fedakarlık duygusuyla hareket etmeyeceksin…Bu geri dönüşü tehlikeli olan bir şey… Ha sana müdahale etmeye kalkanlara da gereğince haddini bildireceksin!”