Sanırım konu üzerine düşünmeye devam etmem gerekiyor zira ardı ardına bazı manzaralara denk getiriliyor ya da sürekli konuyla ilgili bir şeylere rastlıyorum…demek ki daha irdelenecek çok şey var…Bakalım neler çıkacak?
1. Açıkçası bazen 4 yaşındaki çocuğumun mutlu çocukluğunu izlerken, bazen de ”allah allah, geç mi kalıyoruz?” endişesi içine sürüklenmiş bulabiliyorum kendimi. Toplu ipnozun etkisi elbet. Çevremdeki pek çok arkadaşım anaokulundaki çocuklarının sular seller gibi İngilizce konuştuğunu, sayıları 1′den 50′ye kadar jet gibi saydıklarını, önlerine konan puzzelları gözü kapalı yaptıklarını anlatırken, kaydırağın tepesinden ters kayan, yürümeyen sürekli koşan, sümüklüböcekleri ameliyat eden, bir tekne ya da bir araba motorunun nasıl çalıştığını bizden iyi bilen çocuğum gözümün önüne gelince afallıyorum elbet. Sonra “pardon ama geç kaldığın tam olarak nedir?” sorusu dikiliyor karşıma. Gülümsüyorum hemen, gevşiyorum…Hiçbir zaman bu yarışın içinde olmayacağız. Çocuğum çocukluk dönemini doyasıya yaşayacak ve sağlıklı bir doyuma ulaştıktan sonra bir başka dönem başlayacak, biliyorum diyorum. Bu bilgiye güveniyorum çünkü gerçekten işliyor. Çocuğuma güveniyorum çünkü o da bunu biliyor, benim ona duyduğum güven, içinde zaten var olan bilginin kesintisizce yaşanmasına yardımcı oluyor.
2. Tam da bunları derken geçen hafta bir öğle tatilinde iş yerinden bir arkadaşım elinde koca bir ders kitabıyla çıkageldi. “Hayırdır??” dedim. “Kızın yaz tatilinde çözdüğü testlerin kontrolünü yapıyorum” dedi. Test kitabı dediği ansiklopedi gibi bir şey. “Yaz tatilinde çocuk test mi çözdü? Çok var mıydı bunlardan” dedim. “Bunun gibi 4 tane daha bitirdik. Şimdi kontrollerini yapıyorum. Öğretmenimiz aşırı mükemmelliyetçi biri. Eksiler atıyor, üzerine notlar düşüyor. Hoşuma gitmiyor.” dedi! Hiçbir şey diyemeden kalakaldım! Sadece içimden “sen de mi ?” haykırışı yükselirken, birden kışın Deniz’in anaokulundan haftada iki kere eve getirdiği, birer sayfalık boyama aktivitelerini onunla birlikte yapmaya çalıştığım sahneler gözümün önüne geldi. Oha oldum kendime! Üstelik bu arkadaşım da çocuk gelişimi üzerine derin sohbetler yaptığımız, ufku son derece açık bir arkadaşımdı. “Nasıl yani, Deniz okula başlayınca ben de mi böyle olacağım?” sorusunun gerçekliğiyle acayip irkildim, sinirledim bozuldu…Bu nasıl kuvvetli bir ipnozdur, bu nasıl bir çelişkidir, gerçekten “doğru ve dengeli” olan nedir? Okula başlayan bir çocuğa ödev verilmeli mi? İçeriği ve amacı ne olmalı? Ebeveynler bu sürecin neresinde, ne kadar yer almalılar….bir sürü bir sürü soru geldi beraberinde….zira yine bu arkadaşımdan duyduğum kadarıyla çocukların “yapabilme” kabiliyetinin üzerinde öyle “proje ödevleri” veriliyormuş ki (kıl oldum bu proje ödevi lafına), çoğunu ebeveynler yapmak zorunda kalıyormuş! Herkes birbirini ve kendini kandırıyor ama olanlar çocuklara oluyor! Tam bir körler sağırlar birbirini ağırlar durumu yani…
3.Üzüntüyle bu sorular içinde boğuşurken, çat kapı Özgür Bolat’ın Hürriyet’teki yazısı çıktı karşıma da, derin bir nefes aldım ve “yürü git çocuğum, en faydalı proje ödevi çocuklukta, sokakta, parkta, insanlarla, doğayla…birebir yaşadıklarındır” diyebildim.
Yazının tümünü buraya almak isterdim ancak ne zamanım ne de o kadar yerim var. Stanford Üniversite’sinde bundan 80 yıl önce başlayan ve 80 yıllık veri analizinin sonuçlarını anlatan bir araştırmayı konu almış. Bu araştırma sosyal bilimler alanında tarihte yapılan en geniş çaplı araştırmaymış: “Okula erken başlayan çocuklar, daha erken mi ölür?” Başlık ürkütücü ama içerik çok iyi, çok rahatlatıcı, çok faydalı. Tüm ebeveynler okumalı!
Bir de “Too Much, Too Soon?: Early Learning and the Erosion of Childhood” kitabından not aldığı bazı hususları aktarmış. İşte benim de tam olarak ifade etmek istediklerimden kısa özetler:
Eğitime hazır olmayan çocuklar zaten zorlanacak. Peki hazır olanlar? Onları ne tür riskler bekliyor?
Stanford Araştırması’na göre, 80 yıl boyunca takip edilen kişiler karşılaştırıldığında, 5 yaşında bilişsel olarak hazır oldukları için okula başlayan çocuklar, 6 yaşında başlayanlara göre ortalamada daha kısa yaşamışlar. Hayatları daha problemli geçmiş. Özgüvenleri daha az gelişmiş. Bu çocuklar “çok hızlı ve çok erken” hayata itilen çocuklar olarak tanımlanmış.
Peki neden daha erken ölmüşler? Bunun bir sebebi yeteri kadar “yapılandırılmamış oyun” oynamamaları (çok sevdim bu ifadeyi, “yapılandırılmamış oyun”!) Yani amaçsız sadece zevk için oyun oynamamaları. Bu yaşta önemli olan fiziksel, sosyal ve duygusal gelişim. Bunu sağlayan en iyi yöntem de “yapılandırılmamış oyun”. Oyuna amaç yüklendiği zaman, o oyun olmaktan çıkıyor. Bu da onların sosyal ve duygusal olarak gelişimlerini engelliyor. Bu da stresli bir hayat sürmelerine sebebiyet veriyor. Daha kötüsü, kendini yapılandırılmış eğitim oyunlarında bulan çocuk, temel oyun ihtiyacı karşılanmadığı için hayal kırıklığı yaşıyor.
Stresli hayat sürmelerinin bir nedeni de o yaşta oluşan ilişki kurma modelleri. Sosyal becerileri kazanmadan okula başlayan çocuklar kendinden büyük olan çocuklar ile sağlıklı ve güvene dayalı ilişki kurmakta zorlanıyor. Öğrenme küçük yaşlarda oldukça fiziksel bir etkinlik. Çocuk çevresini fiziksel olarak kontrol altına almak, dokunmak ve deneyimlemek istiyor. Fiziksel olarak kendinden büyük olan çocukların yanında, erken okula başlayan çocuklar fiziksel zayıflıklarından dolayı kabul görmek için çırpınıyor. Stresli bir arkadaş kültüründe kendini buluyor. Kendine olan güveni kırılgan hale geliyor. Sürekli kendini ispat haline girebiliyor. İlişkilere yüklediği anlam da olumsuz şekilleniyor ve bu bakış açısını yetişkin hayatındaki diğer ilişkilerine de taşıyor.
Okula erken başlayan çocuklar, diğer çocuklarla ilişki kurabilmek için imaj yönetimine ve kabul görmeye önem vermeyi öğreniyor. Ki bu da “öğrenme aşkını” kaybetmeye sebebiyet verebiliyor. Okul öncesi eğitim ilkokul eğitiminden farklı. Bambaşka bir pedagoji, bambaşka bir ölçme ve değerlendirme ve öğretmen ile çocuk arasında bambaşka bir ilişki var. Örneğin, anaokulunda çocukların tüm çalışmaları kabul görür ve öğretmenin amacı çocukta ilgi uyandırmak ve bu ilgiyi ayakta tutmaktır. Çocuklar birbiriyle karşılaştırılmaz ve çocukların kendileri ile ilgili algıları pozitiftir. Çocukların ulaşamayacağı beklentilere girmeleri istenmez. Ama ilkokul sürecinde bu ilişki değişir. Çocuklar sevse de sevmese de belirli görevleri yerine getirmek zorundadır.
“Öğrenme aşkı” oluşmadan bir çocuğu bu yapıya sokarsanız, çocuk öğrenmeden ve okuldan çok erken soğuyabilir. Daha da risklisi, çocuğun içinde ömür boyu devam edecek bir kızgınlık yaratmış oluruz. (tam da biz Türklerin yaptığı gibi!) Bu durumda çocuk öğrenmeden uzaklaşıp, var olma ve pozitif algılanma savaşına girer. Bu da çok önemli bir stres kaynağıdır.
Küçük yaşta çocuklar kendi standartlarını oluşturmakta zorlanacağı için, öğretmene ve aileye daha çok ihtiyaç duyar. Ne iyi ne kötü, sağlıklı karar veremez. Eğer öğretmen kalabalıktan dolayı her öğrenci için gerekli geribildirimi zamanında sağlayamazsa, çocukta ya öğrenilmiş çaresizlik oluşur ya da mükemmelliyetçilik. İkisi de sağlıksızdır. Anaokulunda bireysel ilgi gören çocuk, ilkokulda bu ilgiyi göremez.
Peki bu düzeltilemez mi? Aile ve öğretmenin tutumuna bağlı. Erken yaşta okuma ve yazmanın avantajını gösteren hiçbir araştırma yok. Bu durumda okula yeni başlayan çocuklara müfredat ve okul hedeflerini empoze etmekten ziyade, onların sosyal ve duygusal gelişimlerini sağlayabilirsek, bu sorunu çözebiliriz…
Kendimi alamadım, çoğunu yazdım sanırım ama buna değerdi!


