Çocuk kitapları ve özellikle bu aralar kafayı taktığım çocuk çizgifilmleri hakkında ayrı bir yazı yazmalıyım.
Bu aralar işten gelir gelmez, kapı arkasında saklanıp beni bekleyen oğlumla en sevdiğimiz akşam aktivitelerinden biri, Jazz for Kids albümünden, Ella Fitzgerald’ın sıradışı “Old Macdonald” yorumu eşliğinde çılgınlar gibi dans etmek…Yerliler bile yetişemez hızımız ve orijinalliğimize:)))
Jazz for Kids albümünü İdil önermişti benim oğlanlar çok seviyor diye. Hakikaten çocukların güzel müzikle tanışmaları için iyi bir başlangıç. Muffin Man’i de çok sevdim ben, arabada bile dinliyorum. Öyle çok engin bir jazz bilgim yoktur ama severim pop-jazz’ı özellikle. Bu hafta bir de cazkolik sitesinde birkaç şarkısını dinleyip beğendiğim Elian Elias’ın bir albümünü aldım ve hiç pişman olmadım. Bu jazz işi hakikaten ayrı bir yorum işi ve en güzel jazz albümlerini, eğer bir Apple bilgisayarınız varsa, ITunes’e bağlanıp, buradaki şahane jazz radyolarından dinleyebilirsiniz.
Geçen Pazar da Barbara Streisand’ın Timeless-Live in Concert dvd’sini aldık ve izlerken mest olduk resmen. Bu nasıl bir sestir, nasıl bir zarifliktir, nasıl bir performans, nasıl bir tecrübedir… Koca sahneyi tek başına dolduran bir dev ve o devle bütünleşen deli bir insan seli…çok hoş bir atmosfer vardı ve insanlar bu olağanüstü sesi dinlerken ağlıyorlardı resmen. İşte dedim, asıl müzik dinleyicisi bu.
Deniz bile alıştı evdeki konser saatlerine, “anne, müzik koy” diyor gelip. Bir de olur olmaz müzikte dans edişi var ki…dans ederken bir bakıyoruz Süperman olmuş, kollar havada direkt koltukların üzerinde…Eee, 2.5 yaşındaki bir çocuk da ancak bu kadar uyum sağlayabilir, ne yapsın.
Son günlerde oğlumuzla olan ilişki ve yerleşik düzenimizde miladlar yaşıyoruz.
İlk önce geçen haftasonu gittiğimiz bol çocuklu ve yabancılı doğumgünü partisinde ilk defa bensiz yelken aldı ve diğer çocukların arasına karışıp mutlulukla onlarla kaynaştı…hatta artık gidelim Denizcim dediğimde “hayır” diye itiraz bile etti. Onu ancak “dolmuşa bineceğiz ama” diyerek ayrılmaya ikna ettim. Toplu taşım araçlarını çok seviyor.
İkincisi, artık gece yatma seremonilerimiz, saat 22.30 civarına geriledi. Kendisi “eeee, uyku, oda” diyerek ihtiyacını bildiriyor ve önce bizim odada, Tolga ile aramızda başlayan uyku serüvenimiz, kendi odasını ve yatağını istemesiyle sonlanıyor. Çoğu zaman yatağına benim de yatmamı istiyor, allahtan ufak tefeğim de ayaklarımı büküp sığabiliyorum yanına. İçime giriyor neredeyse sarı civcivim benim, sımsıkı sarılıyoruz, önce sevgili Mamut’umuzu dereye yollayıp, sonra da Jeep’imizin lastik kontrollerini yaptıktan sonra saçlarını okşaya okşaya uykunun tatlı kollarına bırakıyoruz kendimizi. Hatta bu gece 23.00′da uyumuştu, inanamadım! Büyük bir sevinç ve zindelikle fırladım yanından, ohh bana da biraz zaman kaldı ve hala uykum yok diyerek…Zira genelde ben de onunla uyuyup kalıyordum nereye yattıysam..
Üçüncüsü, Tolga ile daha az vakit geçirip, daha az şey paylaşabilmesinden doğan sıkıntı ve huysuzluğu çok şükür bitti. Hatta çok yorgun olduğunda Tolga’nın kendisinden önce yatmasını bile problem etmiyor. Ama hala onu bırakıp bir yere gitmesine büyük tepki veriyor. Neyse bu da geçecek…
Geceleri geç yattığı için sabahları ben işe giderken uyuyor oluyordu. Onun yatakta kendini dağıtmış masum halini görüp sevmeden çıkamıyorum ben de. Bu hafta iki sabah uyandı ve ayrılmakta zorlandık ama artık mutlaka akşam döneceğimi biliyor. Akşamüzeri kapıya gidip “annem annem” diyormuş anneme…canım oğlum, ben de koşa koşa geliyorum akşamları sana sarılabilmek için…
Yarın Cuma. Haftanın sonu, haftasonun başlangıcı. Cumartesi günü Deniz’i Taypark’a götürmeyi planlıyorum. Bakalım gerçekten taylara binebilecek miyiz?
Sabah duştan çıktım, bornoz üzerimde, oh uyanmadan rahatça giyinebileceğim derken, pıtı pıtı yanımda biten sarı lüleli bir yer mantarı…ilk iş kapının yanındaki prizi ve fişi gösterip gerekli kontrolleri yapmak! bir günaydın de be çocuğum, bir iyi sabahlar anneciğim de, yok ilk işimiz, üzerinde bornoz, kafasında havlusuyla anneyi de peşine takıp evdeki tüm prizleri teker teker kontrol etmek! Sıkıysa bir “evet annecim, priz ve fişlerimiz yerinde, çalışıyor” deme, isyan bayrakları havada…
Ne güzel bir isim…Çocuk Bayramı! Aslında onlara her gün bayram, bu saflıkla, bu sevgiyle, bu doğallıkla her günlerini Bayram gibi yaşıyorlar. Sanırım biz de o yüzden özeniyoruz çocukluğa geri dönmeye bu kadar…Neyse uzatmamak lazım derin tahlillere girerek
))
Aslında programda babamı Foça’ya götürmek vardı, malum mevsimi geldi, durunamıyor buralarda. Hem Deniz’i de biraz denize sokarım diye düşünüyordum alıştırma babında ayaklarını falan, kumlarda yürürüz birlikte diye seviniyordum ama çocuklu insanların plan yapmaması gerektiğini ısrarla tekrarlayan Murphy yine iş başındaydı. Denizcim keyifsiz olunca benim şoförlük ve deniz planım yattı. İyi ki de yatmış!
23 Nisan gibi bir gün her sene deli dolu yaşanıp çocuğuna da yaşatılmaz mı hiç? Sabahın köründe kanım kaynayarak ayaktaydım törenlere gidicez diye. Benim sabırsızlığıma inat her sabah 7.30-7.45 arası uyanan çocuğumun o gün 9′a kadar uyuyacağı tuttu. Gelip gidip bakıyorum ne zaman uyanacak diye. Stadda yer kalmayacak çünkü, acele etmek lazım. Neyse uyandık, kahvaltı, giyindik, tam teçhizatlı Cevat Kelle misali hazırlandık derken 11′e kalmadan Karşıyaka Stadı’ndaydık. Daha yoldan gelmeye başlamıştı törenin o coşkulu ahenkli sesleri!
Yahu dedim ben yaşamayı çok seviyorum, bu coşku dolu, bu ruh dolu, bu güleryüzlü insanlarla dolu ülkeyi çok seviyorum, çoluk çocuk, anneanne, dede, teyze, hala, komşu….biraraya gelip Çocuk Bayramı Coşkusunu öncelikle çocuklarına yaşatmak ve sonra kendi çocukluklarını hatırlamak vasıtasıyla buraya gelen herkesi çok seviyorum! Ne kalabalık ne kalabalıktı! Hem de deli sıcağa rağmen! Bir sürü ülkeden gelen bir sürü aydınlık yüzlü çocuk, danslar ederek, çeşitli gösteriler yaparak, şarkılar söyleyerek, bandolar çalarak, en nihayetinde ellerindeki Türk bayraklarını havaya saçarak müthiş bir COŞKU verdiler bize, müthiş! “Atatürk’ün Işık Çiçekleri” diye başlayan şiirle birbirlerine bakarak gözleri dolan ve ağlayan onca ebeveyn, hepimiz, o çocukların hepsini bir yumak haline getirip yüreklerimize sokmak istedik ve hepimiz daha da bir sıkı sarıldık kucaklarımızdaki çocuklarımıza! Hayat sizinle güzel ve yaşamaya değer, siz geleceğin IŞIKLARISINIZ diye sarıldık minik yavrularımıza…Gırtlaklarımız patlarcasına 10.Yıl marşını söyledik hep bir ağızdan, herkes BİR SEVGİ seli oldu aktı. Müthiş bir enerjiydi, anlatılmaz yaşanır denen cinsten bir tecrübeydi…
O stadda yaşadığım kendi çocukluk 23 Nisan’larımı hatırladım, çimlere bastığımız, sıcaktan bunaldığımız, yanımızdaki ülkenin çocuklarıyla tarzanca konuşma çabalarımız, resmi geçit törenindeki ciddiyetimiz, bandonun morarttığı dizlerim, komik pisilerim…o kadar o kadar çok şey geçti ki gözümün önünden, hepsini anlattım Deniz’e hepsini…
İlk 23 Nisan Çocuk Bayramını yaşadı çocuğum…deliler gibi koştu, bandocu abi ve ablalarını izledi, fotoğraf çekimlerine model oldu, kah omzumda kah kucağımda dans gösterilerine alkış tuttu, Türk Bayrağını taşıdı ilk kez, sallamaktan helak oldu çocuğum…saat 12.30′da sıcağın, kalabalığın ve deli annesinin bitmek bilmez coşkusuyla yorulmuş, ağlıyordu artık ne olur gidelim diye. Yolda da uyuya kaldı minik kuşum…
Seneye dedim Deniz’e, daha erken kalkacağız annecim, en geç saat 8.30′da gölgelikte yerimizi alıp, 2.5 yaşın bilinciyle 23 Nisan’ımızı kutlayacağız. Daha nice bayramlara ama Sizlerle!
Yaklaşık 1 aydır akşam 20.30-21.00 arası düzenli aktivitemiz, çocukların neden bu kadar çok sevdiğine bir türlü anlam veremediğim Gece Bahçesi’ni izlemek! Zira bana göre tam bir deli saçması ama Deniz için Iggle Piggle, Upsy Daisy, Makapaka, Ninky Nonk, Pontifine’lar…evimizin dördüncü bireyleri. Çevreden aldığım izlenimler 1,5-2,5 yaş arası çocukların bu karakterleri çok sevdiği yönünde…
Geçenlerde ofisten bir arkadaşım ile (onun da 1,5 yaşında bir kızı var) yine çocuklarımızın bu karakterleri neden bu kadar çok sevdiğini konuşuyorduk. Konuşmanın bir yerinde “artık karar verdik, izlemeyi yasaklayacağız, çünkü Iggle Piggle ve Upsy Daisy sürekli sarılıp birbirlerini dudaktan öpüyorlar. Çocuklara çok yanlış şeyler öğretiyor bu karakterler” dedi.
Nasıl yani oldum, dondum kaldım, bir şey diyemedim! Tıkandım resmen!
Zira bir yetişkin olarak benim bu öpüşme harekinden anladığım, bir SEVGİ ifadesiydi!
Arkadaşımın anladığı ise, bir SAPIKLIK tehdidiydi.
Siz olsanız birbirini öpen iki çizgi film karakterinin maceralarını izlemeyi çocuğunuza yasaklar mıydınız? Cidden soruyorum ya, eğrisi doğrusuyla bir anlatır mısınız, özellikle çizgi film konularında tecrübesi olan anne babalara soruyorum…
Bir çocuğunuz olunca yerleşik normların işleyemediği öyle çok olayla karşılaşıyorsunuz ki….bu çocuklar adeta sahip olduğumuz tüm yapay kuralları sorgulatmak ve zaman zaman da yıkmak ihtiyacıyla dünyaya geliyorlar, kesin!
Bizim evde bugünlerin yıkılası kuralı günlük ve gecelik düzene göre giyinip soyunmak!
Aynı Can’da olduğu gibi bizde de müthiş bir başkaldırı sözkonusu!
Gündüz pijamalarla gezilip, gece de iki ara bir dere “zorla” giydirilen günlük kıyafetlerle uyunuyor.
İlk önceleri çok yadırgadım, zira aldığım gelenekçi eğitime göre gece yatarken pijama giyilmesi, sabah olunca da pijamanın çıkarılıp günlük kıyafetlerin giyilmesi gerekirdi. El yüz yıkanır, pijamalar katlanıp yatak içine konur, düzgün bir kahvaltı edilir, çanta hazırlanır, temiz ve düzenli bir şekilde güne başlanırdı! Eh böyle bir “düzende” büyümüş bir annenin ileride çocuğuna da aynı düzeni “empoze” etmeye çalışmasından daha doğal ne olabilirdi ki?
Şükürler olsun ki, son günlerde, beyni henüz toplumsal normlarla şartlanmamış, özgür, kuralsız ama MUTLU çocuğum sayesinde, sahip olduğumuz pek çok kuralın ne kadar yapay ve ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha anladım!
Biz yetişkinlere göre bu bir gereklilik mi, evet! Çünkü toplumsal düzenin bir parçasıyız, bu düzene göre hareket etmezsek dışlanır, kabul görmeyiz. Elbette gereğini yerine getireceğiz ama söyler misiniz allah aşkına bir çocuk için pijamayla dolaşmanın ya da günlük kıyafetlerle uyumanın ne önemi olabilir ki?
Onun için önemli olan tek şey, oyun oynamak, SEVİLMEK ve MUTLU OLMAK! Bu kadar sade ve basit!
Pijamayla dolaşması ya da pantonla uyuması onun için hiç problem değil! Bizim içinde olmaması gerekir çünkü bilmeliyiz ki bir kere bu geçici bir dönem, üzerine gidip çocuğu sıkmaya ve mutsuz etmeye değmez, elbet zamanı gelince kendisi isteyecek üzerine değiştirmeyi, ikincisi bırakalım da onlar sayesinde bizlerin de “etraf ne der” takıntıları yıkılsın, yerle bir olsun! Şöyle bir rahatlayalım, derin nefes alıp gerilen karın kaslarımızı serbest bırakalım. “Aaa çocuğunu pijamayla parka getirmiş, ne biçim anne” bakışlarına meydan okuyalım!
Bu aralar yine Neill’e takmış durumdayım, niye bu kadar etkileniyorum, niye bu kadar etkileniyorum diye Nihan‘ın başının etini yiyiyordum, sonra anladım ki bu özgürlüğe en çok kendimin ihtiyacı var da ondan!
Ancak kendi özgür olabildiğim ölçüde özgür bir çocuk yetiştirebilirim de ondan! Yine işe kendimden başlamak gerekir de ondan! Ben gerek mantalde(ki en önemlisi bu aslında) gerekse fizikse ne kadar takıntısız ne kadar rahat ne kadar esnek olursam çocuğum ve eşim de ancak ve ancak o kadar rahat, o kadar huzurlu olabilirler de ondan….
Dolayısıyla sınırlarını giderek genişleten bir serbestiyet hareketi başladı bizim evde.
Yılbaşı temalı pijamalarımızla parka gidip, kot pantolon ve süeterimizle uyuyabiliyoruz.
Çatal ve kaşığı çeşitli manevralarla etrafa savurup dökülen yiyecekleri keyifle temizleyebiliyoruz.
Evin içinde montla fakat çorapsız ve ayakkabısız her santimetrekareyi dolaşabiliyoruz.
Iggle Piggle’ı çamaşır makinesinin içine tıkıp banyo yaptırabiliyoruz.
“Pis pis” diye yasakladığımız tuvalet temizleme fırçalarıyla tuvaleti bir güzel temizleyip alkışlıyoruz.
Herkes istediği zaman banyo yapıp, istediği zaman uyuyor!
Yastığa değil yorganın üzerine yatıyoruz!
Zorlama yok, empozisyon yok, yerleşmiş katı kurallar yok!
Sürekli oyun oynamak, gülmek ve mutlu olmak isteyen dünyalar tatlısı bir çocuk var!
Bunu uyguladıkça görüyorum ki gerçekten de çocuk kendi ihtiyaçlarını kendisi gayet isabetli bir şekilde belirleyebiliyor. Senin kıçını yırtıp zorla “yaptıramadığın” bir sürü şeyi, kendi talebiyle yapmaya başlıyor. Sen de şaşıp kalıyorsun nasıl oldu bu diye.
İşte böyle oluyor: aynen Neill’in dediği gibi yeter ki “olmalarına” izin verelim, yeter ki içlerindeki bilgiye ve iyiliğe güvenelim. Çocuklara zorla ve zamanından önce bir şey öğretmeye kalkmayalım, yerleşik tüm inanç ve kuralları ne kadar gerekli ve ne kadar uygulanabilir olduğuna göre sorgulayıp öyle ifade edelim.
Otomatlıktan çıkıp kendimizi özgürleştirebilelim ki MUTLU ve ÖZGÜR çocuklar yetiştirebilelim.
Sabah zonklayan bir kafayla işe geldim!
Öyle dayanılmaz bir ağrıydı ki, bir an önce rahatlamak amacıyla hiç tarzım olmasa da kuvvetli bir ağrıkesiciyi mideye indirdim. Öğleden sonra oldu, hala sersem gibiyim…
Dün akşam özlediğimiz ve hevesle beklediğimiz bir arkadaşımız evimize kalmaya geldi.
Deniz gündüz uykusunu almış, yürüyüşün üzerine ılık banyosunu yapmış, ev hali içinde mutlu mesut oynuyordu. Ben de “oh oh ne güzel, akşam da Tolga ile oynarlar ben de bol bol sohbet ederim” diye safça hayaller kurup geceyi programlıyordum kendimce.. ancak ve ancak gecenin sonunda şunu anladım ki, çocuklu bir insan olarak hevesle program yapıp, gerçekleşmeyince de hayal kırıklığına uğramayacaksın! Hatta ve hatta isterse evine Kraliçe Elizabeth gelsin, ilk ÖNCELİĞİ daima ÇOCUĞUNA vereceksin! Boşver yemeği, sofrayı, çay, kahveyi…kimse aç kalmaz nasıl olsa.
Normalde Pazar akşamları yemek seromonisi ile uğraşmayız biz, Tolga bir şeyler hazırlar, hallederiz.
Vaktimizin çoğunu Deniz ile birlikte oynayarak, dolaşarak, sohbetleyerek geçiririz. Her talebine karşılık verir, asla onu geri çevirmeyiz. İlgi, alaka, zaman, paylaşım…hep onunladır. Hafta içi yeterince tatmin olamayan Anne&Baba özlemini, haftasonları tüm önceliği ona tanıyarak doyurmak isteriz kendimizce.
Dün akşam, yemek, sofra, mutfak telaşı, sohbet özlemi derken, bacaklarıma tırmanıp sürekli kucakta kalmak isteyen minik oğlumu biraz ihmal ettim sanırım ki, gecemizi her daim hatırlanabilecek bir geceye çevirdi. Yerimden kalkıyorum ağlıyor, Tolga odadan çıkıyor, ağlıyor, su veriyoruz ağlıyor, bir Tolga’ya bir bana…ne yapsak mutlu edemedik minik kuşu…Bizim çaresizliğimiz onun hıçkırıklarıyla birleşince üzüntümüz daha da arttı. “Çocuğun davranışlarının altında yatan ihtiyacı anlayıp tatmin ederseniz, olay kendiliğinden çözüme kavuşur” diyen Prof.Dr.Sabiha Paktuna geldi sürekli aklıma, 16 aylık miniğimi anlayamadığımız için içim daha bir parçalandı! Yavrucuğuma sarıldım, “yanındayız annecim, seni çok seviyoruz, seni çok önemsiyoruz, seni ihmal ettiysek çok özür dileriz, lütfen gevşe ve rahatla, buradayız biz” fısıltılarım onun hıçrıklarına karışarak uykunun kollarına bıraktık kendimizi. Meleklerini de çağırmıştım, onu rahatlatıp korusunlar diye, iyi çalışmış olmalılar ki sabaha kadar deliksiz uyudu bizimki.
Sabah sekizde gayet zinde, yenilenmiş, neşe dolu çocuk enerjisiyle ayaktaydı!
Onun mutluluğunu görünce birden gevşeyen Ben, koca kafama koca bir de baş ağrısını ekleyip öyle start aldım yeni haftaya. Hah dedim, haftanın dersi ille de çocuk, önce çocuk!