(Mim)lenmek

Sevgili Selen beni mim’lemiş…bu mim’lenmek bu ara bloglarda yeni moda bir şey anladığım kadarıyla. Takip ettiğim kim varsa mim’leniyor:))) söylemesi bile hoş: mim’lenmek!

Ana tema çocuğunuzun ilginç bulduğunuz 7 özelliğini yazmak. Benim 13 aylık ufaklığımın karakteristik özellikleri henüz oturmamış olsa da kendi çapında ilginçlikleri var elbet ama sanki bana bunlar her çocuğa ait özelliklermiş gibi geliyor. Mesela….

1. Çok meraklı olmak…tencerede ne var, buzdolabında ne var, çamaşır, bulaşık makinesinin içinde ne var, tuvaletin içinde ne var, portmantoda ne var…gibi kapalı bilumum alanı eşelemeye çalışmak.
2. Evden ayrılan herkesin arkasından dışarı çıkabilmek için ayak yapmak.
3. Evin içinde arı gibi vızıldarken kapının dışında arabasına bindiği anda dünyanın en mutlu çocuğu olmak.
4. Otları yolmak ve toprakları avuçlayıp dakikalarca incelemek.
5. Merdivenleri hiç sıkılmadan defalarca inip çıkmak, dön çık, dön çık, dön tekrar çık…başım dönüyor a çocuğum…ben 35 yaşında bir anneyim :) ))
6. Kendi menüsünü beğenmeyip etrafın yediği her şeye abone olarak insanların vicdanlarını sızlatmak: ah aç bırakmışlar çocuğu, ver kızım ver yesin….
7. Ih Ih Ih gibi iki harfle bütün isteklerini anlatabilmek….ve daha bir sürü şey. Eminim giderek de çeşitlenerek çoğalacak. Kendi kişiliği oturmaya başladığı zaman kendine özgü daha farklı şeyler yapabileceğini düşünüyorum ve o günleri şimdiden çok merak ediyorum.

Deniz’cim seni çok seviyorum annecim!

The Weekend

Nihayet bitti!!

Bir gün gelip de haftasonun biteceğine sevineceğimi söyleseler, “de git, bu nasıl saçma bir önermedir” derdim ama boşuna dememiş büyüklerimiz “büyük konuşma” diye.
Hayat yaşatıyor insana; nasıl mı, aynen şöyle….

12 aylık, azı dişi patlamak üzere, burnu akıp öksüren, ne istediğini bilmeyen, kucaktan inmemek için sürekli vızıldayan, ıh ıh ıh diye her şeyi gösterip salise hızıyla bir diğerine geçen, yürürken düşünce yaygarayı basan, kahkahalarla oyun oynarken aniden bağırıp ağlamaya başlayan, altını açarken sanki kendisine işkence yapıyormuşuzcasına ortalığı birbirine katan, yatağına yatırdığınız anda kendini yatağın iskeletlerine çarpıp duran, gece defalarca uyanıp, yatağında oturup yarım saat hiç durmadan ağlayabilen, ne kucakta, ne yatakta durabilen….bir ufaklığınız varsa, haftasonunun bitip Pazartesi’nin gelmesine ancak ve ancak sevinebilirsiniz.
Hatta ofise koşa koşa gidersiniz oh be biraz dinlenebileceğim diye….

Yarabbi ne büyük sabır, hoşgörü, anlayış, empati, şefkat, emek… gerektiren bir şeymiş bu çocuk yetiştirmek. Yani ne diye 35 yaşında doğurduğuma şaşmamak gerek, bu kadar ertelememin varmış bir sebebi…28 yaşındaki ben bu meziyetlerin hangi birini yüzde kaç oranında tezahür ettirebilirdi, hiç bilemiyorum…. O zamanlar varsa yoksa BEN, varsa yoksa KENDİ önceliklerim!
Şimdi önce ÇOCUK, sonra ev, en son kendim ama bu da bir yere kadar işliyor(en azından bende) sonra benim kendi dengelerim şaşmaya başlayınca her şey alt üst olup hepimizin hayatı kayıyor…Onun için mümkün olduğunca KENDİM’i de unutmamaya çalışıyorum. Acayip kompleks bir konu bu: annelik kimliği & kadın kimliği & sosyal kimlik arasındaki DENGE. Özellikle çocuklar küçükken bu kimliklerin sınırları falan kalmıyor sanırım, hepsi birbirinin içine girip çıkıyor, kimi yerde eriyor, kimi yerde baskınlaşıyor, girift bir süreç ama sübjektif tabii. Herkes farklı yaşıyor olabilir ve herkesin realitesine saygı duymak gerekir.

Ben “normal” bir tip olmadığım için yaşadıklarım da hiçbir zaman “normal” olmuyor.
Artık inanıyorum, ben bir uzaylıyım!!!!! :) ))))