Pek metapsişik bir başlık oldu, farkındayım ama işin özü aynen bu, hatta ve hatta “Anneyle Çocuk Arasındaki Şuurdışı İletişim” daha da uygun bir başlık olurdu yazacaklarıma…
Deniz ile yemek yeme konusunda yaşadığımız zorlukların tavan yaptığı bir dönemi yazmıştım buraya. Zaten bu süreci yaşarken belirli çıkış noktaları yakalamıştım kendi içimde ama hemen akabinde, 25 Eylül Pazar günü Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin’in Yaşar Üniversitesi’nde vermiş olduğu seminere katıldıktan sonra, bu konuyla ilgili yaşadığım tüm endişelerimin sanki sihirli bir değnek değmişçesine uçup gittiğini fark etmek, hem beni, hem Deniz’i artık miladını doldurmuş bir realiteyi geride bırakıp yeni realitelere yelken açmanın mutluluğuyla tanıştırdı.
İnsanların yaptıkları iyi ve faydalı şeylerin mutlaka konuşulması, uygarca tartışılması, toplu platformlarda dile getirilmesi, hele hele toplumun kemikleşmiş anlayışlarını değiştirecek yeni bir faydaysa bu, gerektiğinde isim verilerek, cesurca savunulması gerektiğini düşünüyorum. Ama bunu ille o “isme” tapmak, onun suflörlüğünü yapmak, onu putlaştırmak anlamında söylemiyorum elbette. Bir görüş sunar size, farklı bir anlayış, bir yol, bir yöntem gösterir, tanışır, incelersiniz, değer ve inançlarınıza, aklınıza ve yüreğinize uyar, uygular, sonuç alır ve yola devam edersiniz. Ve elbette bu güzel yolculuğu paylaşmak istersiniz her şeyiyle, ismiyle, felsefesiyle, duruşuyla, yeni nesil anne ve anne adaylarına sunduğu eşsiz vizyonla.
İşte Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin, benim için böyle bir isim.
A.S.Neill ve kendisinin çocuk yetiştirme konusuna olan yaklaşımları hayatımdaki en büyük değişim hareketlerinden biridir, bir kilometre taşıdır diyebilirim. Dolayısıyla her ne kadar kendilerini şahsen tanımasam da bu vesileyle kendilerine teşekkür etmeyi her zaman bir borç bilirim…
Her neyse asıl mesele benim ulaştığım sonuç. O gün, o konferanstan çıktıktan sonra, tamam dedim, bu mesele benim için bitmiştir, yemek mevzuu artık bir problem değildir, 3 yaşını bitirmiş bir çocuk ne zaman ve ne yemek istediğine pekala kendisi karar verebilir, unutma, en değerli şey Çocuğun, hem kendini hem onu rahat bırak.
Öyle de yaptım. Hem de büyük bir gönül rahatlığıyla. Çünkü ister bilinçaltı, ister şuurdışı diyelim, ismi hiç önemli değil, zihnimin geri planında bu mesele sonlanmıştı. Şuurdışım aradığı yanıtı bulmuş, kabullenmiş ve tatmin olmuşluğun verdiği o güveni bilincime, mimiklerime, bedenime birebir yansıtmıştı. İşin asıl inanılmaz tarafı, adeta bir SİHİR gibi, bu rahatlama, bu kabulleniş, bu güven duygusu, aramızdaki görünmeyen bağı görünür kılarcasına ÇOCUĞUMA da sirayet etmiş, onun ilk defa “ben acıktım, yemek yemek istiyorum” cümlesini kurmasına vesile olmuştu!
O gün bu gündür yemek yeme konusuyla ilgili bir problemimiz kalmadı.
Talep ediyor, sunuyorum, istemediği zaman “peki, ne zaman istersen o zaman söyle Denizcim” diyorum ya da sunduğum alternatifi beğenmediğinde “hadi gel, birlikte başka ne yaratabiliriz bir bakalım” diyorum, mesele kendi çözümünü anında üretir hale geliyor…
Şaşırtıcı ama gerçek! Ben bunu yaşıyorum!
Zaten anne ve babanın çocukta “problem” olarak isimlendirdikleri şeyin, mutlaka ve mutlaka kendilerinde var olan bir anlayış eksikliği olduğuna inanıyorum, kendilerinden çocuğa yansıyan etki, “problem” adı altında geri dönüyor…
Dolayısıyla bir çocuk ile annesi arasında görünmeyen alanda müthiş bir iletişim söz konusu! Çocuk resmen sizin aynanız, ne haldeyseniz onu yansıtıyor, “bak diyor, bu sensin, kendini gör, lütfen endişeli olma, rahatla ve mutlu ol! Sen üzüldüğünde ben de üzülüyorum ama seni gülerken gördüğümde dünyanın en komik, en mutlu, en uyumlu çocuğu olabiliyorum, lütfen mutlu ol annecim & babacım!”
Bu, anne ya da babaya bağımlılık değil asla, böyle görmüyorum.
Hayatının ilerleyen dönemlerinde, “Ben” algısı gelişip, “Kimlik”leri birerbirer yerine oturmaya başladığında, anne ya da babasının duygu halleri artık onu etkilemeyecek, “bu onların yaşayıp hissettikleri. Yardım edebilir miyim, belki evet, belki hayır ama ben farklı görüyor ve yaşıyorum şu an” diyebilecek. Bunu diyebilmesi için de 3 yaşında, her şeyiyle bize bağlı, kendini bizimle BİR sanan bu küçük çocukların duygu ve düşünce dünyalarını tatmin edebilmek bizim sorumluluğumzda olan bir iş. Aynamızı çok temiz tutmalıyız ki, pırıl pırıl his ve düşünceler yansısın onlara…
Ne zaman gergin, ne zaman huzursuz, ne zaman kafamda binbir tilkinin cirit attığı bir halde dolaşsam, o geceler mutlaka Deniz uyanıyor, ağlayarak beni çağırıyor, yanına uzanıyor, sarılıyorum, tekrar uykuya dalıyor ama kalktığım an aynı seramoni başa sarıyor.
Bir çocuk annenin tüm duygularını algılıyor ve bilinçdışında bu duyguları birebir yaşıyorrrrr.
Dolayısıyla annelik yedir, içir, oyna, yıka, uyut, temel ihtiyaçlarını gider anlayışının çok çok ötesinde, iki varlığın, iki ruhun, iki şuurun birbirine dolaylı olarak bağlı olduğu, müthiş bir ortak alan, bir plan gibi çalışıyor adeta.
Ne zamandır yazmak istiyordum bu konuda, çok çok iyi oldu bir iki satır not düşebilmek.


Cok dogru, tamamen katiliyorum. O minik beden icimizden cikmis olsa bile kalplerimiz birlikte atmaya devam ediyor. Ne muthis birsey.. Zaten o yuzden ben kendi hislerimi dogru analiz edip, farkinda olabildigim zamanlarda cocuklarin benimle inanilmaz bir empati kurdugunu goruyorum. Ben kendimin farkinda olmadigimda, muthis mucadele basliyor zaten, iki taraf da birbirini yipratiyor… annelik ne bitmez bir ogrencilikmis
“Annelik öğrenciliği” başlamadan önce duygularımı kontrolsüzce yaşardım Selencim. Ama şimdi tepkimi vermeden önce mutlaka Deniz geliyor gözümün önüne, ona nasıl yansıyacağını düşündüğümde otomatikman “farkındalık” yeşeriyor ve tepkimin tezahür şekli değişiveriyor. Bu çocuklar bize “Kendini Tanıma” çalışması yaptırıyorlar resmen